VURUN KAHPEYE filmi gösterilmeli!

2 Eylül 2004

Gazeteye gelirken takside radyoyu dinliyorum. AKP'li milletvekillerine ve sanıyorum Adalet Bakanı'na sorular soruluyor. Her kafadan fışkıran ayn seslerden feyz alıyorum, benim de kafam bir anda allak bullak oluyor.Biri "Eski yasada nasılsa aynen öyle olacak zina maddesi diyor. Demek ki yine evli kadınların yalnızca bir kez ilişkisi, erkeklerin ise "birlikte yaşaması" zina sayılacak. Buyrun size eşitlik.Başkası alıyor sözü: "Eşitliği sağlayacağız. Kadın da, erkek de evliliği dışında ilişki yaşıyorsa cezalandırılacak" diyor. Aa, tamam, demek Vural Savaş'ın dediği olacak. Cumhuriyet tarihinin de gerisine dönmeye karar vermişler. Eşitlik adına erkek de anında hapse girecek.Sonraki konuşmacı "Şikayete bağlı olacak, şikayet yoksa işlem de yapılmayacak" diyor. Hıı, demek erkekleri kurtarmaya karar verdiler, kadın korkudan nasılsa şikayet edemez. Deniz Baykal'ın teklifi yattı.Ne yapacaklarını baştan tahmin ediyordum da inanamıyordum, belli oldu böylece... Gazeteye gelince gündeme bakıyorum. İmam nikahlılar için muhhhteşem bir şart getirmişler:"Eğer eşlerden biri diğerinin imanı nikahıyla yaşadığını öğrendiği tarihten itibaren 6 ay içinde şikayetçi olmazsa, çoğul yaşayan kişi zina suçundan ceza görmeyecek."Şimdi daha iyi anlaşıldı; imam nikahı kıyılıyorsa evlilikdışı ilişki zina sayılmayacak. İran'daki gibi!İlişkiye girecek olanlar yakında üç-beş saatlik nikah da kıyarlar. Şaka mı bu? Adamlar zaten karılarına haber vererek alıyor kumaları. Zavallı kadınlar sokakta kalmamak için bir değil üç, beş imam nikahlıya razı oluyor.Razı olmazsa iki çözüm var: Ya basıyor tokadı ve razı ediyor veya kadın şikayet edecek gözü karalığa sahipse hapisten çıkınca temizliyor.Göz zinası ne olacak?Buna zemin hazırlamak üzere namus cinayetlerinde 'ağır tahrik' uygulamasını da koruyorlar zaten. 'Karım ben cezaevindeyken başkasıyla beraber olmuş, dedikodu var, görenler var' dedin mi, cezadan kurtulursun.Bence derhal 'Vurun Kahpeye' filminin TV'lerde yayınlanması gerekiyor. Sadece kadınlar aleyhine işleyecek, yayılacak bir kanun ve anlayış, 'kadının namusunun mahalleden, komşudan, polisten, jandarmadan, muhtardan, imamdan sorulduğu' bir ülkede olayların nereye varacağını izleyelim.Yalan şikayetlerle, iftiralarla kadınlara neler olabileceğini milletçe 'KANUNDAN ÖNCE' görelim.Bu rezaletin gerçekleşmesine, şeriatla yönetilen ülke kurallarının ve baskısının ülkemize getirilmesine susabilir miyiz karar verelim.AKP zina kavgasıyla TCK'nın diğer güdük maddelerini unutturmaya çalışıyor. Amaç; bugüne kadar değiştirilen ve kadınlann zarar görmesini engelleyecek tüm maddeleri etkisiz hale getirmek.O kadar kolay değil; biz sussak AB Komisyonu bu aldatmacayı asla kabul etmeyecektir. Ki bu mücadele sonuna kadar sürecek.New York'tan yazan okurum Emre Tomin'in sorusuyla bitireyim;"Göz zinası da İslâm'a göre suç, ona ceza yok mu?"

Devamını Oku

CHP'yi suçlamak haksızlık olur!

1 Eylül 2004

Başlıktaki cümleyi ancak CHP'nin Türk Ceza Kanunu Tasarısı'nın şekillendiği komisyonlarda başından beri nasıl ciddi bir çalışma yürüttüğünü bilenler söyleyebilir.Ben bu 'bilenler'den biriyim. Yüzlerce maddelik Tasarı'nın başlangıçtaki çağdışı halinden çıkıp bugün zina maddesi dışında sadece 'birkaç sakat madde'ye sahip hale gelmesinde CHP'li komisyon üyelerinin ve diğer CHP milletvekillerinin katkısı çok büyüktür. Eğer Aman tabanımız bizi suçlamasın, fazla da çağdaş görünmeyelim. Şuraya birkaç tane onlara mesaj gönderebileceğimiz madde koyalım' endişesine girmeseler ve komisyon çalışmalarındaki mutabakata sadık kalsalardı AKP'li üyelerin komisyonlardaki 'uyum çabası'na da saygı duymuştuk. Yazmıştık da bunları.Birkaç gündür sözünü ettiğimiz (namus cinayetleri başta), AB komisyonu'nun da kabul etmeyeceği, İNSAN HAKLARINA aykırı, kadın nüfusun ezilmesinin devamını sağlayacak olan maddelerdeki uyumsuzluğu son anlarda gösterdiler.Basının görevi yağcılık değildirAçın VATAN dışındaki gazetelere şöyle bir bakın. Çoğunda (hâlâ hergün tecavüz, cinayet ve her türlü haksızlıkla karşılaşan çocuk ve kadınlarla dolu bir ülkede) ceza kanunlarını "kendi tabanına mesaj" ekseninde düzenlemeye çalışan iktidar partisine yağcılıktan başka bir şey göremeyeceksiniz.Oysa zaten halihazırda Medeni Kanunu'nda bir önceki hükümetin yaptığı hata ile 17 milyon kadının haksızlığa uğradığı, bu nedenle şiddet, zina, her türlü olaya boyun eğdiği bir ülkede ceza kanunları ile yepyeni bir baskı yaratılmasına susulamaz. Türk basını ise SUSUYOR! Çok kritik bir dönemde, çok tehlikeli bir susuş bu.Birkaç köşe yazan dışında fazla bir itirazla karşılaşmayan bu çağdışı çabalar, sırf basının tutumu nedeniyle kısa sürede, kabul edilemez maddelerin kanunlaşmasına neden olacaktır.Biz bütün partilere eşit mesafede bir gazeteyiz ve icabında CHP'yi de, AKP'yi de hepsini de aynı şekilde eleştiririz. Ama TCK Tasarısı'nda CHP'nin üzerine düşeni yapmadığını söylemek (her gazete için) haksızlık olur. Ben Deniz Baykal'ın 'zina' maddesinde AKP'yi destekliyor görünmesinin tamamen bir blöf olduğuna ve CHP'nin bu madde oylamasında destek oyu vermeyeceğine inanıyorum. Eğer AKP; namus cinayetleri, zina, 15-18 yaş arası gençlerin gönüllü ilişkisine hapis cezası gibi maddeleri kanunlaştırmaya kalkarsa bu, 21. yüzyıl Türkiye'sine 'Şeriat' benzeri kanunlar sadece kendi sorumluluğu olacaktır.O zaman da bir yandan kan dökülmesine (namus cinayeti), baskıya, şiddete, özel yaşama saldırıya yol açacak yasalar çıkarırken öte yandan "AB'yi istiyoruz" sözlerine kimseyi inandıramaz.Ne demiş atalarımız: "Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün."Bu millet de o kadar aptal değil herhalde!Tayyip Bey bir özür borçlu!Bizde adet oldu ya söyleneni veya yapılanı bir gün sonra yalanlamak, alıştık artık hepimiz....Tayyip Erdoğan'ın kaçak yapılar, kredi kartları gibi konularda millete tavsiyede bulunması aslında çok yararlı oluyor eminim, bu konuşmalan da iyi yapıyor. Ama ortada şöyle bir çelişki var; bir süre önce "Ben de kaçak evde oturuyorum" diyen, Belediye Başkanlığı döneminde kaçak yapılaşmanın artmasına göz yuman biri, şimdi tamamen zıt bir tavsiyede bulunuyor.Yine 'hafıza zayıflığı' isteyen bir durum.Veya yine "dediğimi yap, yaptığımı yapma" gibi bir durum.Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül hakkında, eğer İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu onaylarsa "kaçak inşaatlara rüşvet karşılığı izin verdiği" için soruşturma açılacakmış. Aynı nedenle CHP onun parti üyeliğini de askıya alıyormuş.Bir yanda bir ilçe belediye başkanı "kaçak inşaatlar" nedeniyle sorgulanacak ve partiden çıkarılacak, diğer yanda binlerce kaçak yapıya izin veren bir il belediyesinin başkanı ve üyeleri en büyük ödülle, siyasi ikballe ödüllendirilecekler.Onların dosyaları raflara kalkacak, dokunulmazlıklarına dokunulamadığı için de yargının karşısına çıkmayacaklar.Çok büyük bir haksızlık değil mi bu?Ve çok önemli bir soru daha; "Ben de kaçak evde oturuyorum" diyen Başbakan bugün "kaçak ev yapmayın" tavsiyesinde bulunurken halka eski sözlerinden dolayı bir özür borçlu değil mi?'Altyapı' önemli biliyorsunuz!Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik geçenlerde Vatan Gazetesi'nde yayınlanan röportajında bu yıl başlayacakları eğitim reformunu anlattı.Hür beyni olan bireyler, ezbere hayır, sorgulayan, düşünen, araştırmacı, rekabetçi öğrenci yetiştirme konusunda güzel açıklamaları vardı Bakan'ın.Okuyunca çok basit, çok kolay görünüyor göze. Önce pilot bölgelerde uygulanacak yeni müfredatın hazırlanmasında akademisyenlerden, üniversitelerin birikiminden de yararlanılmış. Ama TV'lerde hiç tartışılmadı. Oysa bütün toplumu, hemen her aileyi ilgilendiren bu kadar önemli değişikliklerden herkesin haberinin olması gerekmez mi?Zira eğer sistem iyice tartışılmadan, olumsuzluklar giderilmeden, alt yapı tamamlanmadan başlanırsa, olay "hızlandırılmış tren" konusuna dönebilir maazallah. Örneğin, konuştuğum bazı eğitimciler yeni sistemi iyi bilen yeni öğretmenler yetiştirilmeden, alelacele yapılacak bir değişikliğin hata olacağını söylüyorlar.Öğretmenlerin, yepyeni ve geniş kapsamlı bir sistem için bu kadar kısa bir sürede eğitilmesi mümkün mü acaba?

Devamını Oku

Devletin yatak odasına girme hakkı olabilir mi?

31 Ağustos 2004

Zina tartışmaları öyle sakız gibi uzayan, her yöne çekilebilecek bir çizgide ki içinde kaybolmak çok kolay. Şöyle geriye çekilip geniş acıdan baktığınızda ise hep aynı noktaya gelindiğini kolayca görüyorsunuz:"Ne olursa olsun kadın baskıdan kurtulamasın. Namusu erkekten sorulsun. Gerekirse hapse atılsın, gerekirse öldürülsün ama namusunu erkekler temizlesin"...Bir yandan 'Bekâret kontrolü kaldırıldı' diyorlar öte yanda '15-18 yaş arasındaki gençlerin gönüllü ilişkisine hapis cezası' istiyorlar. O da yetmiyor 'zina yeniden suç olsun' diyorlar. Bu maddelerin her ikisi de kadınlara anında "doktor kontrolü" yapılmasını sağlayabilecek kolaylığı getiriyor.Namus cinayeti işleyenlere ağır ceza vermekten bu kadar kaçmalarının nedeni de aynı. Kendi ağızlarıyla, çekinmeden "Böyle bir durumda suç işleyene anlayış göstereceklerini" ifade etmediler mi?Oysa şu sözünü ettiğimiz üç madde:Namus cinayetlerinde ağır cezadan kaçınma, gönüllü ilişkisi olan gençlere hapis cezası ve zinaya hapis cezası gerçekleştiği takdirde Türkiye Suudi Arabistan'dan, İran'dan sadece bir adım geride olacak.Çağdaş recmTecavüz olaylarında 15 yaşından küçük gençlerin "rızası"ndan söz eden Tasrı maddelerine karşı çıkıldığı için, olayı 15-18 yaş arası gönüllü ilişkilere getirdiler. Oysa ikisi tümüyle farklı şeylerdir. 'Yaş" farkı olduğu gibi, ikincide "her iki tarafın isteğiyle olan" bir beraberlik söz konusudur.Hele tümüyle rüştünü ispat etmiş insanların kuracağı ilişkiler sadece 2 veya evlilik halinde 3 kişiyi ilgilendirir. Devlet vatandaşların yatak odasma giremez. Onların özel alanına, hak ve özgürlüklerine müdahil olamaz. Olduğu takdirde 'muhatap vatandaşlar' için uygun görülen cezanın da bir tür çağdaş recm cezası olacağına ve kadına her alanda baskı, şiddet, adaletsizlik yaratan anlayışın devlet eliyle sürdürüleceğine hiç şüphe yoktur.Çok eşli milletvekilleri!Ayrıca zina maddesinin üzerine mal bulmuş gibi atlayan AKP şunları düşünüyor mu:- Bu madde kabul edilirse erkeklerin bir kez kaçamak yapması veya geneleve gitmesi ceza için yeterli olacak.- Çok eşli olduğu bilinen bazı AKP'liler eşleriyle birlikte doğru cezaevine gidecek.- Zavallı hayat kadınlarının ise ömrü cezaevinde geçecek.Bu arada; cezaevlerinde yer olmadığı için genel af çıkarılan bir ülkede milyonlarca zina suçlusunu nereye sığdıracakları sorusuna da cevap bulmaları gerekecek.İki bekar da zina yapmış sayılır mı?"Bu madde ne kadar eşitlikçi düzenlenirse düzenlensin sadece kadınlar aleyhine çalışır. Her yasağı kadınlar aleyhine işletilen bir ülkede cezaevinden çıkacak kocanın hışmından korkan kadınlar şikâyet edemez" diyen hukukçulara "iki bekâr" sorusunu da sordum.Neyse ki burada Suudi Arabistan'dan ileriymişiz, iki bekârın ilişkisi zina sayılmıyor.Diyorum ya, sakız gibi uzar bu konu. Ama "Bir ülkenin demokrasi ölçüsünü o belirler" denilen ceza kanunları TCK'yı aceleye gelmemeli. AKP, Ecevit Hükümeti'nin yeniden değiştirilmeyi bekleyen Medeni Kanun hatasına düşmemeye dikkat etmek zorunda!Vural Savaş: "Cumhuriyet tarihinde görülmemiş şey!"Dün sabah beni telefonla arayan eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş "zina" konusunda yapılan önemli hatalara dikkat çekti."Zina zaten eskiden de suçtu deniyor oysa Anayasa Mahkemesi de maddeyi eşitliğe aykırı olduğu için iptal etmişti" diyen Savaş şunlan söyledi:"TCK'nın 440-441'inci maddeleri kadın ve erkek için farklıydı. Kadında bir defa ilişki suç sayılırken erkekte kan koca hayati yasama şartı aranıyordu. 1989'da SHP milletvekili Erdal Kalkan 'Farklı düzenlemelerin Anayasa'ya ve uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu' söyleyerek 'Herkesin bir kez ilişkisi suç sayılsın' teklifini getirdi. Bütün partiler görüşe katıldılar. Ben de Yargıtay temsilcisi olarak oradaydım, sıra bana gelince 'Bütün demokratik ülkeler zinayı suç olmaktan çıkardılar, biz de çıkaralım, eşitlik böyle sağlansın' dedim. Sonuçta bu görüş kabul edildi, yasalaşmadı. Sonra Anayasa Mahkemesi zinayla ilgili maddeyi iptal etti."TBMM'deki son tartışmayla 1989'da Erdal Kalkan'ın yaptığı teklife dönüldüğünü söyleyen Vural Savaş "Bu hem çağdaş normlara aykırı, hem de 1920'lerde bile suç olmayan bir eylemi suç kabul ediyor. Cumhuriyet tarihinde erkeğin ilişkisi de hiçbir zaman suç sayılmamıştır" dedikten sonra konuşmasını; zina suç kabul edildiği takdirde "baskın" uygulamasının son derece çirkin olacağını, geçmişte bunların yaşandığını vurgulayarak, "İnsanlar bunları tekrar görünce 'keşke eski yasa kalsaydı' diyecekler, ama korkarım Meclis'in TCK'yı aceleye getirme niyetine engel olunamayacak" sözleriyle bitirdi.AKP gerçekten, Meclis'teki çoğunluk gücüne dayanarak ülkeye geri adım artırabilir mi, işte bunu ancak bekleyerek göreceğiz.

Devamını Oku

Anadolu kadını, asılsız bir mazeret!

30 Ağustos 2004

Fikret Hakan tarihe nasıl sanatçılığının yanında kadın burnu kırmasıyla geçmişse AKP Milletvekili Hakkı Köylü de siyasetçiliğinin yanında "Karınızı yolda bir erkekle konuşurken görseniz iki tokat atmaz mısınız" sorusuyla geçmiştir.Bu soruyu yine, şu anda zina konusunda karşıt görüşler ileri sürdüğü CHP Milletvekili Orhan Eraslan'a sormuştu.Başkanlığını yaptığı TCK Alt Komisyonu görüşmeleri sırasında... Bu söz üzerine TCK ile ilgili bir profesör de (hatırlayacaksınız) "Türk erkeği bu durumda tokat atmaz, başka şey yapar" demiş, onun konuşması da ilmî bir açıklama(!) olarak zihinlere kazınmıştı.Çok enteresan bir ülke burası. Akla hayale gelmeyen ne varsa bir gün karşınıza çıkabilir. Aynen, ilerleyelim reform yapalım derken birden bire gerilediğinizi, mevcut ilerlemeleri de kaybettiğinizi görebileceğiniz gibi.Hakkı Köylü şimdi de diyor ki; "Zinanın suç sayılmasını Anadolu kadını istedi."Burada vurgulamak gerekir, zinanın matah ve tercih edilebilir bir şey olduğunu kimse iddia edemez. Ama iki yetişkin insanın kendi tercihleri olarak yaşanan bir beraberlik de hapis cezası verilecek bir suç sayılamaz. Hiçbir demokratik, hukuk devletinde de sayılmamıştır. Suç, medeni nikah dışında imam nikahlarına göz yumulması, birkaç eşli evliliklerin Türkiye'de hâlâ sürüp gitmesidir, bu evliliklerin açıktan açığa yaşanması ve mağdur olan kadınlara yüksek tazminat hakkı verilmemesidir.Asıl suç Medeni Kanun Mal Rejimi'nde yapılan olumlu değişiklikten 17 milyon kadının mahrum bırakılması, boşanma halinde başlarına geleceği bildikleri için kuma dahil her haksızlığa susmak zorunda kalmalarıdır.15-18 yaş arası gençlerin gönüllü ilişkilerine hapis cezası getirilmek istenmesine hayret ederken şimdi ortaya "tam yetişkinlere ceza" konusu atıldı.Asıl sorun devrimler ve laiklik mi? AKP'nin, durup dururken, komisyonlarda Tasarı konusunda mutabakat sağlanmışken Meclis'te birden bire "üniversitelerde türbana izin", "Kur'an kurslarının serbest bırakılması", 'devrim yasalarına göre yasak kisveler'le ilgili maddenin yeniden düzenlenmesi gibi konuları TCK gündemine sokması Ceza Kanunları'nın çıkarılmasını da tehlikeye attı.Aynı sırada, 30 Ağustos nedeniyle Genelkurmay Başkanı'nın "TSK'nın sabrı deneniyor" demesinin bu son emrivaki çabasıyla bir ilgisi var mı, yok mu düşünmek lâzım. (Yine aynı sırada "Fransız okullarında türban serbest bırakılmadığı takdirde öldürüleceği söylenen" iki Fransız gazetecinin Iraklı militanlar tarafından kaçırılması kötü bir tesadüf oldu.) Zira ön planda Başbakan "kredi kartlarını dikkatli kullanmaları ve kaçak yapı yapmamaları" konusunda halka düzgün ve basit uyanlar yaparken arka tarafta AKP ateşle oynuyor gibi bir manzara var ortada.Dönelim TCK Tasarısı'na... Sorunların çoğu komisyonlarda iki partinin anlaşmasıyla çözülmüş, geriye üzerinde durulup düzeltilmesi gereken birkaç nokta kalmıştı ki bunlardan en önemlisi "Namus cinayetlerinin 'Nitelikli İnsan Öldürme' maddesine alınması, maddedeki ifadenin 'töre ve namus saikiyle işlenen cinayetler' olarak değiştirilmesi" idi.O unutuldu, ortaya zina, türban, Kur'an kursu gibi TCK Tasarısı'nda hiç tartışılmayan konular çıktı. (Devam edecek...)Parsadan'ın isteği!Tansu Çiller'in bir paşa zannederek konuştuğu ve partisine oy kazandırmak için örtülü ödenekten para verdiği Selçuk Parsadan hastalanmış.Tedavisinin çok zor olduğunu öğrendikten sonra şöyle konuşmuş Parsadan:"Böyle acılar içinde ölmek istemiyorum. Eski hükümetlerin hatalarını düzeltsinler, tek isteğim bu."Suçu ne olursa olsun bir insanın ağır şekilde hastalandığını duymak üzücü. Umarım tedaviler iyi sonuç verir ve hayatı kurtulur.Demek ki insan bu durumda kalınca günahlarını daha iyi anlıyor ve tamir etmek istiyor. Keşke öyle olmasa... Keşke insanlar vicdanlarını sağlıklı olduklan zaman da hatırlayabilseler.Yolsuzluğa, sahtekârlığa yeltenmeseler. Özellikle siyasete talip olanlar... Özellikle ülke yönetenler. Bir yandan "Yetim hakkını yedirmem" derken öte yandan yetimin, yoksulun, açlık sınırında yaşayan milyonlarca insanın hakkına rahatça el uzatmasalar.Particilik uğruna yakınlarına, partililerine her türlü imkânı sağlayıp hak eden ama hakkını alamayan ve üstelik kendilerine değer ve oy vermiş olan vatandaşların iyice ezilmesine yol açmasalar.Daha önce bu yollara başvuran siyasetçilerin beşerî adaletten kaçsalar bile ilahi adaletten kaçamadıklarını hatırlasalar (Deprem bölgelerinde çürük ev yapan müteahhitler gibi meslek sahipleri için de geçerli aynı hatırlama...)En hafif cezaları "rezil olmak ve silinmek" olmadı mı onların?Keşke bu kadar kolay unutmasalar!

Devamını Oku

En zor gün!

29 Ağustos 2004

Dün Teşvikiye Camii'nin avlusunda değerli dostlarım Bülent ve Oya Eczacıbaşı ile Faruk, Şakir Eczacıbaşı ve ailenin diğer fertlerine başsağlığı dilemek üzere beklerken yanımdakilere "İşte Bülent'in en zor günü" dedim.Allah kimseye evlat acısı tattırmasın, bunun dışında en zor gün anacığını yitirdiğin gündür. Doğduğun andan başlayarak nefes aldığın her günde (görmesen bile) varlığını hissettiğin ve bundan mutluluk duyduğun insanı, seni dünyaya getireni kaybetmek kolay dayanılır bir duygu değildir.Hasta da olsa, yaşlı da olsa, kendin "yalnız kalabilecek" yaşlarına gelmiş bile olsan onu kaybedeceğine inanmazsın kolay kolay.Daha birkaç gün önce Avrupa Birliği sürecinde Türk kadının güçlenmesine destek için Eczacıbaşı'nın başlattığı bir proje yemeğinde beraberdik. O gün yüzü gülen, neşeyle konuşan Bülent Eczacıbaşı bugün nasıl da farklıydı.***Gerçek güzeller yıllar geçtikçe, olgunlaştıkça çirkinleşmezler, tam aksine olumlu yönde değişirler. Yüzlerine eklenen her çizgi, gözlerine yerleşen her deneyim pırıltısı kişiliklerini daha da anlamlı hale getirir. Hele kalpleri de güzelse yüzlerine öyle bir ışık yansır ki kalabalık içinde bile onları derhal farkedersiniz.Beyhan Eczacıbaşı, sessiz zerafeti, her zaman içi gülen çekik gözleri ve yüzündeki ışıkla farkedilen, benim de çok sevdiğim, takdir ettiğim "gerçek bir hanımefendi'ydi.Ona ve bir gün önce toprağa verilen, Cumhurbaşkanımız Necdet Sezer'in annesi Hatice Sezer'e Allah'tan rahmet, aynı acıyı yaşayan ailelerine de sabır ve başsağlığı diliyorum.Türkiye ve AB'de kadınÇok şükür şu sıralarda gündemin en önemli konularından biri Türkiye'de kadınlara karşı yapılan ayırımcılık ve bu nedenle kadınlann her alanda temel haklarından yoksun bırakılışı... Başta Ceza Kanunları ve Medeni Kanun olmak üzere eğitim, iş ve ev yaşamı, sosyal ve siyasi yaşamda bugüne kadar kadından alınan hakların iadesi sağlanacak.Yani toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanacak... Yani hem "Biz de Avrupa'ya dahil olmak, medeniyet ölçülerimizi genişletmek istiyoruz" deyip hem de 35 milyon vatandaşın "İkinci sınıf' bırakılmasına göz yumulmayacak.Bunun gerçekleşebilmesi için ülkenin hukukçuları, kadın kuruluşları ve medyası uzun süredir elinden geleni yapıyor. Son günlerde çalışmalar iyice hız kazandı.13 Eylül 2004 tarihinde Boğaziçi Üniversitesinde "Türkiye ve AB'de Kadınlar; Ortak Bir Anlayışa Doğru" konulu bir sempozyum yapılacak. Türkiye ile AB'ye üye veya aday ülkelerden siyasetçi bürokrat, araştırmacı ve yazarları bir araya getirecek olan sempozyumun amacı bu ülkedeki kadın hareketinin AB'de tanıtılmasına imkân sağlamak.Avrupa Kadın Lobisi Türkiye Sekreteryasını üstlenmiş olan KA.DER ile AB üyeliğinin Türk kadınına getireceği "eşit hakların" gerekliliğini savunan Eczacıbaşı Topluluğu'nun girişimi ve sponsorluğunda düzenlenecek sempozyum hakkındaki bilgileri geçtiğimiz hafta yazarlar grubunun davetli olduğu öğle yemeğinde aldık.Bu önemli toplantıyı izlemek isteyenler için kayıt 13 Eylül sabahı saat 9.00-9.30 arasında B.Ü Albert Long Hall'da yapılacak.Nasıl ray bu?Aslında 'nasıl ray abicim bu' diyecektim ama haydi başlıkta daha efendi olalım.Afyon - İzmir treni az kalsın kaza yapacakmış ve makinistin dikkati sayesinde'kıl payı'kurtulmuş. Aynı günlerde Kayseri'den Karabük'e giden yük treninin vagonları da raydan çıkarak devrilmiş ve olay Vali'den bile gizlenmiş.Eh yeter artık yani, bizde de yeni bir kelek duruma dayanacak hal kalmadı. Tanıdığım en aklı başında insanların moralleri sıfır. Nasıl olmasın, saçmalıkların ardı arkası kesilmiyor.Biri bize anlatsın lütfen (örneğin hiç bir nedenle istifaya yanaşmayan Ulaştırma Bakanı ile halasının oğlu olan TCDD Genel Müdürü) sıcaktan S şeklini alacak kadar eskiyen raylar hâlâ kullanılmaya devam edilebilir mi? Bu olayın benzeri herhangi bir medeni ülkede görülmüş müdür?Can kaybına neden olan iki tren kazasının ardından hâlâ "Satışlarda azalma olmadı, trenler aynen eskisi gibi doluyor" diyen Bakan artık birçok hatta doluluk oranının yüzde 50'ye indiğini biliyor.Ucuzluğu ve güvenli oluşu açısından tercih edilen demiryolu ulaşımından vazgeçilmesi de hâlâ, hâlâ bir şey anlatmıyor mu onlara acaba?Hayır, bu tren denen nesne daha önceleri hiç değilse öyle-böyle gideceği yere 'ulaşıyor'du. Şimdi yola çıkan trenleri neredeyse ağlayarak uğurlayacağız istasyonlardan!Yücel Kop'un verdiği zarar!Olimpiyatları başından sonuna dikkatle izleyen ve Türkiye'nin ne atletizm ne de başka dallarda yeterli varlık gösteremeyişine üzülen bir tanıdığımla konuşuyordum.Gerçekten de çok iyi bir gözlemci olan, hemen her konuda vurguladığı noktalarda hep haklı çıktığına benim de defalarca şahit olduğum bu tanıdık, konu Süreyya Ayhan'a gelince hiç düşünmediğimiz bir noktaya değindi.Yücel Kop'un kendisine emanet edilen çocuk yaşta bir sporcuyla ilişki kurması ve evlenmesinin verdiği zarara."Bu olaydan sonra kimse çocuğunu küçük yaşta spora başlatmak, meslek olarak sporu seçmesini sağlamak, evlâdını antrenörlere emanet etmek istemiyor. Yücel Kop, Süreyya'nın yerine konuşmak, onu yanlış yönlendirmek ve sonunda yarışlara katılamaz hale getirmek dışında bir büyük zarar da antrenörler ve 'sporcu yetiştirme' konusunda verdi. Spor Federasyonu onu neden bu konularda sorgulamadı ve sorgulatmadı anlamıyorum."Türkiye'de olaylara çoğu kez yanlış gözlükle baktığımız veya (birilerinin iteklemesiyle) baktırıldığımız için bu hiç aklımıza gelmemişti değil mi?

Devamını Oku

Birşey değilsen "birşey" rahatsız eder

28 Ağustos 2004

Ne zavallı bir görüntüdür bu... Ne iç acıtıcı, vicdan sızlatıcı bir davranış şeklidir. Aşağılık kompleksini, çaresizliği, çare adına her değerin yok oluşunu açığa vuran...Ve ne yazık ki genellikle yine biz Türklere özgü bir yöntemdir.Şarkıcılar tarafından kullanıldığını çok gördük, gazetecilik dahil başka mesleklerde de... En kolay yolu seçer, adını duyurmak uğruna; emeği ve yeteneğiyle, özellikleriyle, çalışarak yükselmiş bir ismi alır, ona takar ve bol bol kullanırsın.Eğer omurgasızlar familyasından isen öyle bir çıkış noktası bulursun ki karşındakiler yapmakta olduğun istismarın farkına bile varmazlar. Şöhret yolunda herşeyi ve herkesi malzeme yaptığın, icabında yağladığın, icabında sövdüğün, yaklaşmayı başardığın her isimden yararlandığın için insanlar bunu 'bir üslûp' olarak kabullenmişlerdir zaten, farkına varmazlar kullanılmakta olduklarının. Farketseler bile çoğu kez ilkesizliğini, saygısızlığını yüzüne vurmazlar.Bazen de bütün sataşmalarına, saldırılarına durup dururken bir kalitesizliğe muhatap olmak istemedikleri, üstlerine sıçrayacağını, onlara da bulaşacağını bildikleri için susarlar.Onlar sustukça sen önünü boş bulur, küstahlığın dozunu giderek arttırırsın. Aslında kullandığın ismin veya isimlerin 'ulaşamayacağın bir noktada' olduğunu bilmene rağmen...İşin asıl ilginç yanı bu karakterlerin ustaca masum rolü oynayabilmeleri ve hatta kendileriyle aynı davranış örneğini gösterenlere "neden böyle yaptığını" sorabilmeleridir.Bizden daha gelişmiş ülkelerde toplumlar ne duygu sömürülerini ve yersiz reklâmları, ne de bu tür seviyesiz, ilkesiz davranışları yutar. Kendi otokontrolü ile yapanlan siler atar. Ama Türkiye gibi henüz değerleri oturmamış, doğruyla yanlışı tam olarak ayıramayan ülkelerde bir süre için yutturulabiliyor. Neyse ki yine de herşeye rağmen bu tür kifayetsiz muhterislerin gerçek yüzü sonunda ortaya çıkıyor, son golü kendilerine atarak yok olup gidiyorlar.Eşinin burnunu kıran adam!Bütün bunları bana hatırlatan, Fikret Hakan'ın dünkü Milliyette çıkan konuşması. "O kifayetsiz muhterisler" sınıfında değil, Türk sinema tarihine iyi bir aktör olarak ismini yazdırmış bir sanatçı ama "kifayetli" olsa da benzer bir hatayı yapabilmiş ve kendisi ile aynı dönemde var olan (bazıları hâlâ ekranda ve sinemada) birlikte filmler çevirdiği, sinemamızın gururu 4 kadın star için;"Meslek hayatım boyunca mümkün olmayan isimlerle oynadım. Allah böyle belaları bir daha Türk Sineması'na göstermesin" demiş.Peki nereden icabetmiş, yeri hâlâ doldurulamayan büyük sanatçılar için bu acımasız ve haksız sözleri söylemek? Çünkü beyefendi Eğreti Gelin isimli yeni bir filme başlıyor, yeni bir reklâm lâzım. Onun için basacak omuz, başlatacak polemik, kullanacak isim arıyor.Aslında tarihe aynı zamanda "evlendiği gün eşinin burnunu kıran adam" olarak geçmiş birinin kendine hedef olarak "4 kadın" ı seçmesinde şaşılacak bir şey yok.Çok acıdır ki iyi sanatçı dediğimiz, yaşını başını almış isimler bile bu yollara başvurabiliyorlar.Fikret Hakan'ın söyledikleri Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın ve Fatma Girik'i zerre kadar etkilemez ama onunla film çevirmekte olan kadınlar dikkat etsinler, her an her şey olabilir!

Devamını Oku

Memleket kaynıyor, yönetim süt liman!

27 Ağustos 2004

Geçen hükümetler döneminde bu sözü kullandığım çok olmuştur, bir süredir ara vermiştim bugün yine yazıya oturunca bana hakim olan duygunun bu olduğunu farkettim; 'günün haberlerinden dirhem alan kudurur'.Devlet kurumu - mafya ilişkilerinden gına gelmesini mi istersiniz, laiklik ve cumhuriyet değerleri konusunda dile getirilen endişeler mi, hastane mikrobu ve ihmaller nedeniyle ardarda ölenler mi, SSK'dan'bile bile soyulduklarına'dair açıklama mı, yoksa AKP'nin TCK konusundaki son faaliyetlerini ve CHP ile çatışmasını mı? Seç seç al, malzeme bol, ahali depresyonda. Dönüp yönetenlere bakıyorsunuz, bütün bunlar başka bir ülkede oluyormuş gibi gayet rahat ve fütursuzlar.Ben bugün, 14 Eylül'de TBMM'de olağanüstü toplantı ile görüşülecek olan TCK Tasarısı kavgasını seçiyorum, zaman çok azaldı zira...Paniğin nedeniEfendim bilindiği gibi Tasarı'da önemli eksik ve hatalar var. AB Komisyonu da her alanda kadın-erkek eşitliğinin sağlanmasını, haksızlıkların ortadan kaldırılmasını şart koşuyor. Paniğin asıl nedeni budur.Kıyamet ise namus cinayetlerinin de töre cinayetleri gibi, ağır cezalar getiren "Nitelikli İnsan Öldürme" maddesi kapsamına alınmaması, Tasarı'ya eklenen "Reşit Olmayanla Cinsel İlişki" maddesine çok haklı olarak kadınlardan tepki gelmesi (bu madde 15-18 yaş arası gençlerin kendi isteğiyle kurduğu ilişkilere hapis cezası öngördüğü gibi, genç kızlara -onayları alınmadan- bekâret kontrolü yapılmasını sağlayacak), "Ayırımcılık" ile "Müstehcenlik" maddelerinin de yeniden düzenlenmesi istendiği için kopuyor.İşin içinde iş varVe tabiî şimdi, CHP Milletvekili Orhan Eraslan'dan öğreniyoruz ki AKP Tasarı'dan Atatürk devrimlerinin korunmasıyla ilgili maddeyi de çıkarmak, zinanın yeniden "suç" olarak kabul edilmesini de sağlamak ve türban konusunda ilginç bir çözüm de getirmek istiyor.Eraslan "İstedikleri bu değişiklik yapılırsa TCK bir cumhuriyet yasası değil, şeriat yasası olur" demiş.Ben ise hukukçu Milletvekili Eraslan'in endişe ettiği maddeleri kolay kolay değiştiremeyecekleri kanısındayım. Bırakın "devrimler ve türban" konularını, hiç bir demokratik hukuk devleti ceza yasasında yer almayan; "zinanın suç sayılması" isteklerini de gerçekleştiremezler. AB Komisyonu ne bunu, ne namus cinayeti ve bekâret kontrolü manipülasyonlarını, ne de "Müstehcenlik" bahanesiyle bilimsel kitapların bile yasaklanmasına yol açacak maddeyi, kısacası çağ dışı ve insan haklarına aykırı hiçbir şeyi kabul etmez. Bunları etmediği gibi Medeni Kanun Mal Rejimi Yürürlük Maddesi haksızlığını da yeniden gündeme getirir.Yani bu kez olay AKP Grup Başkanvekili Salih Kapusuz'un söylediği kadar basit değildir:"Meclis karar verdi, saygı duy!"Avrupa Birliği duymuyor, ne yapacaklar? AKP'nin asıl sorunu bu kez kadınlar veya CHP'nin tepkisi değil, AB'nin ta kendisidir.Hatırlatmış olayım!(Not: Dün 'Yunanistan'da var, bizde yok 'başlıklı yazımda Elvan'ın' kazanamadığı yarış '1500 m.' olarak çıkmış, oysa 1500 son katıldığı ve yarı finale kaldığı yarış, önceki '5000' olacaktı. Düzeltiyorum.)

Devamını Oku

Tekzipler ve gerçekler!

26 Ağustos 2004

Bu gidişle yakın bir gelecekte yazıların ardından hemen tekzipleri yayımlamaya başlayacağız. İş kolaylaştı ya, hemen karara bağlanıp tekzip üç beş günde çıkarılıveriyor, bu kolaylık pekâlâ basını susturmak için malzeme olarak kullanılacak elbette.Hazır olun, "bir yazı, bir tekzip"e doğru gidiyoruz. Tekzipler gerçekleri değiştirebilir mi onun kararını da okuyucuya bırakıyoruz.Dışişleri'nin çok önemli bir ismi, 'Ermeni Dosyası' kitabının yazan, değerli Büyükelçi Kâmuran Gürün hastane mikrobu kaparak 17 Temmuz'da yaşamını yitirdi.Eski bakan, milletvekili Veysel Atasoy'u 25 Ağustos'ta aynı nedenle kaybettik. Basit estetik operasyonlar veya bir sinüzit tedavisi için gidilen hastanelerde yaşamını yitiren çok sayıda insanımız olduğu medyada hemen her gün yer alıyor.Buna rağmen biz, gözlerimizle görüp kulaklarımızla duyduğumuz olayları yazdığımızda bile tekzip yayınlamak zorunda kalıyoruz.Kâmuran Gürün'ün ölüm nedenini anlattığım yazıda Marmara Üniversitesi Hastanesi Başhekimi Neşe Kavak'ın söylediği "Evet, yoğun bakım en az ilgi gösterebildiğimiz bölüm. Zaten üniversite de bu ünitenin ihtiyacı olan 500 milyar TL'yi vermiyor" sözleri yer almıştı. Başhekimin bu açıklamasını ben ve Gencay Gürün aynı anda duymuş, hayretle açılan gözlerimizi yine aynı anda birbirimize çevirmiştik.Yazıda daha sonra anlatılanlar ise hastanede yaşananlara bire bir şahit olan Gencay Hanım ve hastanın diğer yakınları tarafından anlatılmıştı.Hastane mikrobu kaptı!Yani "gerçeğe uymayan" bir şey varsa o şey aynen yaşananlardan aktarılmıştı.Nitekim Gencay Gürün dün köşemde çıkan "düzeltme metni" ni yani tekzip yazısını okuyunca daha da çok hayrete düştüğünü anlattı telefonda.Sözlerini aynen aktarıyorum."Bu söylenenlere ancak 'insaf denir. Doktorların elinden geleni yaptığı, yönetimin bize özel oda açtığı doğru. Doktorlar elinden geleni yaptığı için eşim ameliyattan son derece sağlıklı çıktı. Tekzipde solunum sıkıntısı nedeniyle' denmiş, o solunum sıkıntısı zatürreydi. Önce Cerrahi Bölümü Yoğun Bakımı'nda hastayı üşüttüler. Hem klima çıplak olarak yatmakta olduğu yatağın üstünde çalışıyor, hem de yanında pencere açılıyordu. Kağıt kalem isteyerek yazdığı 'Beni buradan götürün, üzerime pencere açıyorlar' yazısı hâlâ bende. Bırakın herşeyi, yoğun bakımda pencere açılır mı?"Başhekime sorsunlarBunları söyledikten sonra "Gayet iyi biliyorum" diye devam ediyor."Stafilokok (MRSA) ürediğini kendileri (hastane) söylediler. Önce 'ürediği için kortizon yapamıyoruz' dediler. Sonra bir ara 'Artık yapabiliriz' diyerek kortizon kullandılar, arkasından hemen Tekrar üredi' dediler. Cerrahi Yoğun Bakımı'nda 'üşütülerek' zatürre oldu, raporlarda da zaten 'zatürre' olduğu yazılmış. Bu nedenle gönderildiği İç Hastalıkları Yoğun Bakımı'nda virüs ortaya çıkü. Hastane virüsünden kurtulamadığını da defalarca söylediler."Olayı hastanın en yakınının, her an yanında olan eşinin ağzından bir kez daha dinlemiş olduk.Üniversite düzeltme yapmak istiyorsa önce Başhekime sözlerinin ve yoğun bakımlarındaki ihmallerin nedenini sormalı bence. Sonra da gerçekleri hastanede Sayın Gürün'le birlikte olanların ağzından dinlemeli.Ve tabiî Sağlık Bakanlığı da "sayılı", "saygın" vs. gibi tanımlara bakmadan tüm hastaneleri en iyi şekilde denetlemeli. İhmali görülenlere yaptırım uygulamalı. Sonuçta; cezalandırılması gerekenler "bu olayları yazanlar"mıdır, "neden olanlar"mı? İyice karıştıi da!Yunanistan'da var, bizde yok!Bilmece gibi değil mi? Aslında çok şükür 'Yunanistan'da olup da bizde olmayan nedir' diye sorarsanız "AB" dışında bir şey pek akla gelmez. Şimdi ben, baktıkça yeni bir fark görüyorum ne yazık ki... Yunanistan 2004 olimpiyatına çok iyi hazırlanmış. Atletizmin hemen her dalında, su sporlarında varlıklarını gösteriyorlar.Bizde ise spor denince sadece futbol ve basketbol akla geliyor, olimpiyat sporlarında ise güreş ve halter dışında Türkiye'nin adı duyulmuyor. 1500 m. yarışında bir tek Elvan ümidine sarıldığımız için olmayınca milletçe çöktük.Oysa olimpiyatlara ev sahipliği yapmak için çırpınan bir ülkenin Yunanistan gibi de hazırlanması lâzım. Tek olay mekânı hazırlamak ve sunmak değildir, bir çok alanda rekabet edebilecek sporcu yetiştirmektir.Bunun için de ilkokul döneminden başlayarak çocukları değişik dallarda spora özendirmek gerekir. Sporun alt yapısı olan atletizmin hiçbir dalında sporcu yetiştiremiyorsak 'biz sporda da varız' demeye hakkımız olmaz.Çarşamba gecesi Yunanistan'ın 'su balesi'nde bile ekip çıkardığını görünce kıskandım açıkçası. Türkiye'nin de üç yanı denizle çevrili, havuz imkanlan en az Yunanistan kadar. O zaman neden onlar su sporcusu yetiştirebiliyor da biz yapamıyoruz merak etmez misiniz?

Devamını Oku