Türban bitti sıra çarşafta!

18 Ağustos 2004

Din konusu siyasetçilerin gündeminden tek bir gün bile düşmüyor ya, basın da aynı konuya dönüp durmaktan uzaklaşamıyor.Yaz tatilini Akçay-Altınoluk yöresinde geçiren, değişim partisinin Meclis Başkanı Bülent Arınç'la CHP milletvekili Canan Arıtman'ın "mecliste kara çarşaf" tartışması, neredeyse sel ve deprem tartışmalarının bile önüne geçecek.İki siyasetçi arasında geçen doğal bir konuşma, devletin zirvesinde, en saygın görevlerden birine, Türk milletinin temsilcilerinin başkanlığına lâyık görülmüş olan bir isim tarafından mahalle kavgasına dönüştürüldü.Canan Arıtman'ın devrim yasalarına da aykırı bir kıyafet olan kara çarşafa mecliste izin verilmesiyle ilgili olarak yaptığı bir ironi var soruda... Ayrıca meclisin, pekâlâ Başkan'ın da bildiği bir kıyafet protokolü mevcut. Örneğin orada çalışanlar mini etek ve pantolon giymiyorlar. Ziyaretçilere karışılmıyor ama kara çarşaf bu tartışmanın -güvenlik açısından da- dışında.Sonuç; soru makul.O zaman Arınç'ı bu kadar rahatsız eden, (bırakın kadın olmasını, herhangi bir milletvekiline) itici ve kaba bir cevaba iten nedir?Sadece Arıtman'ın dediği gibi kadına saygısızlık mı, yoksa türbandan sonra sıranın kara çarşaf savunmasına gelmesi mi?Yıllardır Afganistan, Suudi Arabistan, İran örnekleriyle konunun türbanda bitmeyeceğini, devlet yönetimine "din" bir kez karıştı mı sonunda nerelere varacağını gördük, duyduk, okuduk, yazdık. Ve işte gelinen nokta bunları doğruluyor.Haydi türbanı (din bilimcilerin aksini söylemesine rağmen) inanç gereği diye savunuyor ve topluma her gün din tartışması yaşatıyorlar. Peki kara çarşaf neyin gereği? Arınç bunu nasıl ve neden savunuyor? Çarşaflılar, mecliste harem-selâmlık isteseler onu da mı savunacak?Acaba kadınların çarşafa sokulduğu ve erkeklerle eşit vatandaş haklarına sahip olduğu tek bir ülke gösterebilir mi bize sayın Meclis Başkanı?Bunu gösterirken her gün siyasete dinin karıştırıldığı; din-inanç, kılık-kıyafet konuşulan başka bir ülke varsa onu da söylemesini rica ediyoruz.Bir yandan "Biz AB'yi istiyoruz, Batı dünyasına dahil olmak istiyoruz" demek, öte yandan kadının İslâmi yönetime sahip Arap ülkelerinden bile beter kılıklarda olmasını savunmak nasıl bir anlayıştır?Bu yapılan Türkiye'nin AB üyeliğine karşı olanların ekmeğine yağ sürmek değilse nedir?İktidar artık kendine çeki düzen vermek zorunda!Bener Cordan.. Büyük bir kayıp!Hükümetler, bakanlar değişti ama o hep yerinde kaldı. Milli Eğitim Bakanlığı'nda uzun yıllar müsteşarlık yapan, 8 yıllık kesintisiz eğitimin kabul edilmesinde büyük rolü olan Bener Çordan'ı erken kaybetmiş olmak beni çok üzdü.Meslek yaşamı boyunca eğitim sorunları konusunda ondan defalarca bilgi aldım. Defalarca bu sorunların çözümü için canla başla çalıştığını izledim. Daha uzun yıllar engin bilgisinden yararlanmak mümkündü, Allah rahmet eylesin..Keşke Abbas Güçlü'nün önerisi; Milli Eğitim'e bu kadar önemli hizmetler veren Çordan'ın adının iyi bir okula verilmesi gerçekleşebilse. Bilmem ki 8 yıllık eğitime katkısı olan biri için bunu yaparlar mı?

Devamını Oku

Bir kır kahvesinde "halk"...

16 Ağustos 2004

Sıcak bir öğleden sonra... Yol kenarında sade, sevimli bir kır kahvesi. Mavi beyaz kareli örtüleri olan ahşap masaların hemen hepsi dolu.Mönü çiğ börek ve buz gibi ayrandan oluşuyor ama yetiyor da artıyor bile. İnsanın ruhunu dinlendiren, şehir yaşamının gürültü patırtısından uzaklaştırıp hızlı çarkından koparan bu atmosferde çeşitlilik de aramıyorsunuz zaten.Aradığınız tek şey huzur... Alabildiğine sadelik ve sessizlik... Ağustos böceklerinin hiç durmayan şarkılanna masalardan gelen hafif konuşmalar kanşıyor.Karnım doyunca konuşmaları ister istemez duymaya başlıyorum. Duyduklarım da hiç şaşırtmıyor. Bana yakın olan hemen her masada halk günün önemli olaylarını konuşmakta.Tatilde daha hafif ve neşeli sohbetler beklenirken ciddi konularda konuşuyor olmaları şaşırtıcı değil. Günün hemen her saatinde ve her mekânda "sorun"lardan söz etmek de bize mahsus bir sorun değil mi?34 plakalı arabalardan inmiş olanlar "boş kalan" evlerinin son 10 yılın en büyük yağmur olayından etkilenip etkilenmeyeceğini merak ediyor korkuyla. Boşaltılan semtlerde oturan "zavallıların zararlarını nasıl telâfi edeceğini sorguluyorlar.Soldaki masa ekonomik sıkıntıdan, küçük şehirlerde bile aşın pahalılık olduğundan yakınıyor. "Sen onu bırak da bu yıl kızın kurs paralarını nasıl vereceğiz, onu düşün" diyor kadın kocasına. Adamın yüzü buruşuyor.Bu tartışma, kızarmış gözleriyle çiğ böreğini yemekte olan küçük oğlanı ilgilendirmiyor; "Ben o paletle deniz gözlüğünü istiyorum" diye burnunu çekerek bir ısırık daha alıyor börekten. Arkada köpekleriyle birlikte oturan iki sevgili, karayollarının bozukluğundan söz ediyorlar. Oradan en güzel sahillerin bakımsızlığına, denizin ve çevrenin nasıl hızla kirlendiğine atlıyor sohbet. Ben ise sadece dinliyorum. "Keşke bir mikrofon olsa yanımda ve bu minik minik sesleri toplayıp duyması gerekenlere iletebilsem" düşüncesi geçiyor aklımdan."Birileri onlara sessiz çoğunluk demişti, sonra sessiz sessiz iniverdiler koltuklarından" diye mırıldanıyorum.Üstüme bir mahmurluk çöküyor. Yeniden ağustos böceklerinin şarkısına dönüyorum.Olimpiyat şampiyonunun en büyük isteği!"Ben Süreyya'nın da önündeyim" diyen, 36 madalyası, 3 dünya, 5 olimpiyat rekoru olan genç haltercimiz Nurcan Taylan, aldığı son şampiyonlukla hepimizi sevindirdi.Dün "İyi haber yok mu, iyi haber?" demiştim, al sana iyi haber.. Afrası tafrası olmayan, sessizce işini yapan, üstelik güleryüzlü bir sporcu Nurcan. Kibirsiz, problemsiz...Gecekondudan, en mütevazı şartlardan azimle zirveye yükselen ve Türkiye'nin gururu olan bir genç kız.Bütün bu olağanüstü başarının yanında iki tanecik de isteği var:1) İşsiz ağabeyine iş bulmak,2) Bodrum'u görmek.. Şampiyonluğu, milyonlarca vatandaşın sorunu olan birinci isteğini gerçekleştirmesine yardımcı olacak mı bilmiyoruz ama Bodrum'da güzel bir tatili fazlasıyla hak etmedi mi Allah aşkına? Hem de deniz kenarında, beş yıldızlı bir otelde kusursuz bir tatil programını uçak biletiyle birlikte ona sağlamak devletin görevi değil mi?Turgut Özal Naim Süleymanoğlu'na ne hediyeler, ne evler verilmesini sağlamıştı, Nurcan Taylan'a da benzer şartların sağlanması neden düşünülmesin?Emniyet kemeri taksam ne olur, takmasam...Birkaç ay önce size üniversite öğrencisi Ufuk'un geçirdiği trafik kazasını, yoğun bakıma kaldırıldığını ve Türkiye'nin en iyi beyin cerrahlarının onu kurtarmak için seferber olduğunu anlatmıştım.Kızımın da üniversiteden arkadaşı olan, onu tanıyan herkesin iyiliğinden, neşesinden söz ettiği Ufuk Aysal'ın kurtulup kurtulamadığını ise yazmamıştım. Gecenin geç bir saatinde, yanında arkadaşı, aracını hızla sürerken, kemerini takmamış olan Ufuk'u bütün çabalarımıza rağmen ne yazık ki kurtaramadık.Nur içinde yatsın, yeri cennet olsun. Ben onu her gün hatırlıyorum, kimbilir ailesi nasıl... Acaba bir an unutabiliyorlar mı?Her hatırlayışımda hep "keşke" diyorum. Keşke kemerini takmış olsaydı. Birkaç saniyesini alacak bir hareketten kaçınmak ne yazık ki onu sevenlerinden ayırdı.Şoför ve Trafik Dergisi adında bir dergi gönderilmişti bana... Bu dergide Petrol Ofisi ile T. Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu'nun ortaklaşa açtıkları Trafik Kampanyası anlatılıyor. 2004 yılı "Yaşamak ve Yaşatmak Elinde" sloganıyla Trafik Yılı ilân edilmiş.Kampanya çerçevesinde toplumun bilinçlendirilmesi için kısa belgesel filmler hazırlanarak trafik güvenliği için gerekli kurallar TV'lerden halka öğretilecek.Hazırlanan afişlerden birinde şöyle yazıyor:"Su kemeri taksam ne olur, takmasam ne olur". Son sözümüz olmasın.Çocukların ve gençlerin kesinlikle öğrenmesi, her an görmesi gereken iki cümle bunlar. Kendi çevremdeki gençlerden biliyorum hiçbiri kemer takmaktan hoşlanmıyor. Öte yanda okul servislerinde hâlâ çocukların kemersiz olarak gidip gelişlerine göz yumuluyor ve bu alışkanlık küçük yaşta kazandırılamıyor.Trafik ihmallerini görmek için trafik polislerinin sayısı yetersiz. İstanbul'da 2 milyon kayıtlı araç ve 3 bin trafik polisi var. Her gün trafiğe 500 yeni araç çıkıyor ve günde ortalama 400 kaza oluyor. Dile kolay.Onun için ben TŞOF ile Petrol Ofisi'nin başlattığı kampanyanın çok önemli olduğuna inanıyorum.Artık insanlarımıza işin ciddiyetini anlatalım. Gençlerimiz, Ufuk'larımız ölmesin.

Devamını Oku

Nerede kalmıştık arkadaşlar?

15 Ağustos 2004

İşte kavuştuk yine! Selam hepinize...Dile kolay tam iki haftadır ayrıyız. Gazetecilerin diğer meslek sahipleri gibi uzun tatillere hakkı yoktur malumunuz, onlar nâm-ı diğer "Köle Isaura"lar olarak yaz kış, bayram seyran dinlemeden 24 saat ve 365 gün çalışmak zorundadırlar.Onun için de -inanın bana- tatil yaparken bile vicdan azabı duyarlar.Bir garip suçluluk duygusu bu... "Aslında çalışmam lazım", "ama dinlenmem de lazım" ikilemi.Tatil sırasında gazete ve TV'lerden haberleri izlemeye devam ederlerse olayları herkes gibi dinleyip geçemezler. Elleri, beyinleri kaşınır durur.Bu duyguyu yaşamamak için TV ve gazeteyi minimuma indirdim tatilde. Hiç mi bakmadım, baktım tabii, hisseden, ülkesinin, toplumunun sorunlarını duyan, yaşayan bir gazetecinin elini, kolunu, gözünü, kulağını bağlamanız lazım ancak durdurabilmek için...Açıktan açığa değil yan yan baktım. Yanınızda oturanın gazetesine attığınız kaçamak bakışlar gibi.İyi haber arıyorum!Biliyorsunuz tatil başladıktan en az bir hafta sonra beyin ancak dinlenmeye konsantre olabiliyor. İşte o bir haftadan sonra olaylara uzaktan bakmayı başarabiliyorsunuz. "Uzaktan" gördüklerim bizim kolay kolay değişmeyeceğimize dair inancımı -ne yazık ki- biraz daha pekiştirdi.'İyi bir haber yok mu, iyi haber' diye diye geçti günler."Hızlandırılmış tren" kazasının üzüntüsü bitmeden ve tam da Ulaştırma Bakanı'nın (yoksa gerçekten 'ulaştırmama bakanı' mı demek gerekiyor) "güven eksilmedi, biletler aynen satılıyor" dediği günde ikinci tren kazası. Yine ölenler, yaralananlar, yok olan aileler... Ve yine umursamayan, sorumluluk almayan, suçu birbirine atan yöneticiler, siyasetçiler."Roche-SSK" olayı... İlaç rezaleti. Bu büyük skandali bile önemsiz göstermeye çalışan sorumlular (o satışlardan kaç trilyonun kimlerin cebine girdiği ne zaman açıklanacak?)Basit rahatsızlıklarla hastaneye gidip virüs kaparak ölen veya sakat kalanlar... Bu skandal da "ABD'de de benzer olayların yaşandığı" nı bildiren cümleyle kapatıldı. Bizde ve batı ülkelerindeki hastanelerde aynı nedenle ölüm oranlarını karşılaştırmalı olarak bir açıklasalar keşke...Depremi yaşadım!Yargıtay Başkanı'nın topu topu 25 milyarlık, o da taksitle alınan evi için koparılan fırtınalar. Acaba yargıya olan güveni de tümüyle yerle bir ettikten sonra elde ne kalacak? Kime güveneceğiz bu ülkede?Son iki haftanın yeterince önemsenmeyen oysa en önemli olaylarından biri deprem. Küresel ısınmaya bağlı olarak hızla değişen iklim, zamansız ve aşın yağışlar, seller, fırtınalar yanında "yaşanan ve beklenen" depremler. Buna rağmen alınmayan önlemler...Muğla civarındaki dizi depremlerde o bölgedeydim. Saat başı salıncak gibi sallanmaya alıştık, yerimizden bile kıpırdamıyorduk. Ama bu, günlerce süren deprem fırtınası bölgedeki hatalı inşaatların kontrolünü sağladı mı, yenilerini önledi mi?Yoo... Her şey eski tas eski hamam devam.Deprem profesörü Celal Şengör "İstanbul için ödüm patlıyor" derken İstanbulluların ödü patlıyor mu ki Muğla'dakilerin patlasın?Biz Türküz, ne AiDS'ten korkarız, ne radyasyondan, ne de depremden...Şükür kavuşturana... Yarın devam ederiz.

Devamını Oku

Gülben Ergen olayıyla bu çok farklı!

31 Temmuz 2004

Tamer Karadağlı eşini aldattı ve bir kıyamet daha koptu. Analiz üstüne analiz yapıyoruz şimdi yine, hepimiz sosyolog ve psikolog kesildik.İyi, güzel, yapalım da bari her yönüyle ele alarak yapalım. Sadece "Pınar diziden çıkarıldı, o niye çıkarılmıyor?" demekle veya "Bu da Clinton vakası gibi" demekle olmaz.Konuşmaları, Karadağlı ve eşi Arzu Balkan'ın açıklamalarını dinledik. Tamer bey aldatmakla büyük hata yaptığını açıklayarak ve gerçekten de Clinton benzeri bir "toplu özür" ü gerçekleştirerek sorumluluğu kabullendi. Eşi ise, görülen o ki hiçbir durumda, sebep ne olursa olsun aynlmak niyetinde değil.Elbette genel beklenti, aldatılan tarafın bu kadar aleniyete dökülmüş bir durum karşısında onurunu koruması ve "boşanıyorum" demesiydi.Yine genel beklenti, böylesine topluma mal olmuş, sevgiyle, takdirle karşılaşmış bir ismin ilişkilerini doğru bir zemine oturtması ve "Kusura bakmayın, nefsime hakim olamadım" gibi bir cümleyi söylemek durumunda asla kalmamasıydı.Ama burada önce toplum olarak geldiğimiz noktayı sorgulamamız gerekiyor. Sevgili ülkemizde gazetelerimiz, İslâmi olanlar dahil erkek, kadın bazı köşe yazarlarımız sürekli olarak aldatmanın gayet normal ve özellikle bizim toplum için çok normal bir davranış olduğunu anlatan yazılar yazıp durmuyorlar mı?Farklı ilişkiler yaşamanın neredeyse sağlığa bile iyi geldiği anlatılmıyor mu?Asıl "çifte standart" bu!TV programlarımız, yabancı ülke TV'lerinden birebir kopya edilen "sitcom"larımız kimin eli, kimin cebinde belli değil öyküleri bu topluma empoze etmiyor mu? Toplum bu programlarla ve küçük bir kesimin "sıradışı" yaşantı görüntüleriyle 24 saat beslenmiyor, uyuşturulmuyor mu?Şimdi ise bakıyorsunuz "Evli çiftlerin haftanın birkaç günü ayrı ve canının istediği gibi yaşaması gerektiğini" savunanlar bile Tamer Karadağlı ya yükleniyor, "O da diziden atılsın" diyorlar. Oysa, işte sadece bu olay dahi sınırsız özgürlüklerin ağır bir faturası olabileceğini, katlanması güç sonuçlar ortaya çıkabileceğini gösteriyor.Tamer Karadağlı, bir günlük, bir gecelik ilişkiler uğruna hem kendini, hem eşini zor duruma düşürdü. Burada "çete olayı", "kameralı şantaj" tabii ki şiddetle cezalandırılması gereken, kabul edilemez bir durum ama olayın boyutu "Gülben Ergen şantajı"ndan çok farklı.Gülben Ergen sevdiği adamla, yıllar önce, çok genç bir yaşta beraber olmuştu ve her ikisi de bekârdı. Muhatabının böyle çirkin bir girişimde bulunacağı aklına gelmeyebilirdi. Karadağlı ise tanımadığı bir kadınla, üstelik hiçbir sakınca görmeden başkalarının yanında beraber olmuş. Ortada aşk, sürekli bir ilişki bile yok. Ve üstelik evli taraf olarak şikâyet etmeye hakkı da yok.Aynı durumdaki diğer erkeklerden farklı olarak çıkıp hatasını açıklaması olaydaki tek "artı" puan ama acaba bu davranışı bundan sonra aynı hatayı tekrarlamamasını sağlayabilecek mi?Kendine güvenen aldatmaz...Herkes hata yapabilir ama ders alınmayan ve sürekli olarak tekrarlanan olaylar da "hata" olmaktan çıkar.Bir başka bakış açısıyla, bizim sırf "aile dizisi nde oynuyor diye yetişkin bir insanın yaşamına, kararlarına bu kadar karışmaya hakkımız var mı, o da irdelenmesi gereken bir konu. Tamer Karadağlı veya Pınar Altuğ istedikleri her rolü oynayabilirler. Yaşamlarını rollerine göre ayarlamak zorunda da hiç değiller. Yaşadıkları kendilerini ve eşlerini ilgilendirir. Kime ne?Bırakın bunu, sanatçıların, mankenlerin, ünlü kişilerin ve sosyetenin yaşamına, ölçülerine her ülkede "farklı bir sınıf" olarak bakılır. Örneğin toplumlar Madonna, Tom Cruise, Bruce Willis gibi isimlerin (her ne kadar şimdilerde onlar bile düzgün aile yaşamını tercih ediyor görünseler de) yaşantısına kafayı takmazlar. Onların ölçülerini toplumsal ölçü olarak almazlar. Bizde her sınıf birbirine karışmış vaziyette (yine yerine oturmamış taşlar meselesi, bu da sosyolojik taşların oturmayışından)...Zamanla o ayrım yapılabilecektir sanıyorum.Ben kişisel olarak erkek veya kadın, seven, mutlu, özgüveni gelişmiş insanların aldatmaya gerek duymayacağına inanıyorum. Bunun mazereti yok, mutsuzsan ayrılır, canının istediğini yaparsın. Hem eşinden vazgeçmeyip hem de aldatmayı sürdürüyorsan ciddi sorunların var demektir.Yine kişisel olarak bazı meslektaşlarımızın daha önceki konuşma ve yazılarında aldatmayı hoşgörmelerine ve hatta teşvik etmelerine rağmen böyle bir olayda hemen "aldatan erkeğe" saldırıya geçmelerine çok şaşırıyorum. Ne yapacaksınız ki burası Türkiye. Her şey olabiliyor!İzin istiyorum...Sevgili okurlarım, birkaç gündür deniz kenarındayım ama denize girecek zaman bulamadım.Kızlarımın uyarısıyla, yıllık izin haklarımı da kullanmayarak son birkaç yıldır hiç tatil yapmadığımı fark ettim. Bu kendime olduğu kadar onlara da haksızlık.Bir süre için sizden ayrılıyorum. Mail ve fakslarınızı yine okuyacağımı ve yazıya başlar başlamaz dikkate alacağımı bilmenizi isterim.Şimdilik hoşçakalın ve yokluğumda kendinize iyi bakın, olur mu?

Devamını Oku

Kan değiştirerek gençleşme!

30 Temmuz 2004

''Haydi bir estetik yaptıralım da gençleşelim" demek yeterli değil biliyorsunuz. Artık neredeyse bir diş çektirme kadar kolaylaşan estetik operasyonlar elbette insanın dış görüntüsü kadar ruhunu, moralini de etkiliyor ve iyi ki plastik cerrahi bu kadar ilerledi. Ama estetikle "daha genç görünme ve hissetme" yeterli mi, değil... Değil çünkü organlarımız da cildimizle birlikte yaşlanıyor. Cildinizi gerdirseniz de (veya türlü enjeksiyonlarla gergin görünmesini sağlasanız da) iç sistemleriniz gerilmiyor, tempoları artmıyor.Örneğin, gözlerinizin görme yeteneği ve gücü yaşla birlikte azalıyor. Ve işte bu noktada Dr. Sinan Göker çıkıyor ortaya. Onu artık hepimiz çok iyi tanıyoruz. Yalnız Türkiye'nin değil, dünyanın en iyi göz cerrahlarından biri. Örneğin, Avrupa'dan doktorlar gelip onun operasyonlarını izliyor, yeni teknolojilerin nasıl kullanıldığını ondan öğreniyorlar. 1992 yılında Türkiye'de lazer operasyonlarını başlatan, 1994'te LASIK tekniğini, 1997'de (göz tansiyonu tedavisinde kullanılan) endoskoplu lazeri, 98'de gözyaşı kanalı, 99'da katarakt ameliyatlarında kullanılan dikişsiz yöntemi getiren teknoloji ustası bir doktor o.Bugüne kadar gözünde ileri derecede miyop, hipermetrop, katarakt olan tam 40 bin kişi İstanbul Cerrahi Hastanesi'ne hasta girip bir kaç saat içinde sapasağlam çıktı. Bu rakamla Avrupa rekorunu elinde tutuyor Sinan Göker.Ve ben, tam hastanelerle, doktorlarla ilgili önemli sorunlarla karşılaştığımız şu günlerde böyle başarılı bir doktorumuzun başlattığı yepyeni bir teknikten söz etmekten mutluluk duyuyorum. (Oh nihayet mutluluk veren güzel bir olay. Hiç gelmeyecek sandım..)Gözde gençleşiyor, vücut da...Efendim, tekniğin adı Rheopheresis; kanın filtre edilme yöntemi.. Aslında yaşa bağlı (50 yaş üstü) görme kaybında, hasar gören retina tabakasının tedavisinde kullanılmak için geliştirilen teknik, kan dolaşımını düzenleyip kanı filtre ederek geri verdiği için ince damarlardaki dolaşımda belirgin bir artış oluyor.İki saat süren seanslarda (10 seans) diyaliz makinesine benzer bir makineye bağlanıyorsunuz ve bu alet kandaki bazı maddeleri ayırıyor. Böylece kanın akışkanlığı artıyor ve kan gitmeyen dokular tekrar kanla beslenmeye başlıyor.Böylece temizlenen kanla sadece gözde değil, beyin, kalp, kemik ve diğer dokularda da iyileşme, gençleşme sağlanıyor.Aynı yöntem ilaçla düşmeyen kolesterolleri düşürdüğü gibi romatizma ağrılarını da geçiriyor.Tıpta çok önemli bir gelişme olan "Rheopheresis"i size duyurmak istedim. Daha önce duyanlarınız olabilir ama duyanların duymayanlara anlatmasını beklemek uzun sürüyor.Ucuz bir teknik olmadığını söyleyeyim; seansı 1500 dolar.Ama hiç değilse imkânı olanlar için değmez mi?Not: Görme kaybında en riskli gruplar: Çok sigara içenler, yüksek tansiyon hastaları, çok ileri hipermetroplar, aşırı şişmanlar..''Sokaklara dökülelim mi?''Hastane rezaletleri ve tren faciası ile ilgili "mail"lerin ardı arkası kesilmiyor. Günlerce yalnız bu iki olayı yazsak bitmek bilmeyecek.Bugünlük yerimiz kalmadığı için sadece okurlarımızın çoğunun "uyanlara rağmen ısrarla başlatılan Hızlandırılmış Tren Projesi'nin sorumluları ortaya çıksın" dediklerini tekrarlayacağım.Erhan Reçberoğlu isimli okurumuz ise "Biz de İspanya'daki gibi sokaklara dökülelim. Onlar tren bombalandığında bunu yapabiliyorlar, bu da bombalamaktan farksız. Biz de milletçe yürüyelim" diyor.Galiba sonunda başka çare de kalmayacak!

Devamını Oku

İhmal edilmiş raylarda hızlı tren

29 Temmuz 2004

Hızlı tren kazasının Bilirkişi Heyeti'nde bulunan, ilgili bilim insanları kazanın hızdan değil raylardaki hatalardan kaynaklandığını açıklıyorlar. Konuşan bilimciler arasında mühendisler ve ulaştırma uzmanı profesörler var. Bu açıklamalar sorumluların ortaya çıkması açısından çok büyük önem taşıyor.Tabii Ulaştırma Bakanı Binalı Yıldırım'ın Hızlandırılmış Tren Projesi başlamadan önce yaptığı konuşmada. Banda alınmış bu konuşmada Bakan Yıldırım, amca oğlu olduğu açıklanan TCDD Genel Müdürü Karaman'ın "tepki gelebilir" uyarısına karşılık "sen yap kimse farkına bile varmaz" sözleri varmış.Bugün bir dergide çıkacak olan konuşma metninde Bakan şöyle diyormuş: "Tren 30 km.'nin üzerine çıktığı zaman lokomotif yuvanın başı gibi oynuyor ve raydan çıkma riski çok fazla. Demiryollarının bazı hatlarına 35 yıldır hiç el atılmadı. Genel Müdür projeye karar vermeden önce bana geldi ve uyardı. 'Sen yap kimse farkına varmaz' dedim. Hakikaten hiç de tepki gelmedi. Ve Şubat'ın ortalarında tamamlıyoruz. Bu iş 50 yılın ihmali. Öyle bir yılda, iki yılda olmaz. Çok gerçekçi olmamız lâzım."Aslına bakarsanız sadece bu konuşma, bilirkişilerin "suçluyu açıkça işaret etmesi" gözönüne alınmadan bile Bakan'la TCDD Genel Müdürü'nün derhal istifa etmesine (veya görevlerine son verdirilmesine), daha sonra da toplu katliam gibi bir kazanın iki sorumlusu olarak yargı önüne çıkmalarına yeterlidir.Ama biz yine toplu uyutulma, toplu dikkat dağıttırılma dönemine girdik. Şu anda dikkatler kazadan Başbakan'ın İran gezisine ve "öncelikli konuları" olan terör, dış ticaret vs.ye çevrilmiş durumda... Bir de İran'a giden kadın gazeteci, televizyoncu arkadaşlarımızın pek eğlenceli bir oyunmuş gibi "zorla taktırılan" türbanları, tesettür kıyafetleriyle gülerek verdikleri pozlara.Oysa İran grubu oradaki işlerini yapadursun burada kalanların kazayı unutturmama ve sorumlularından açıklama isteme gibi önemli bir görevleri var.Ankara'nın çok ünlü avukatlarından biri dün telefonda Ankara Garı'ndaki tarihi binanın girişine, en kolay görülecek yere asılmış olan ve tam kaza günü kendisinin de dikkatini çeken plaketten söz ediyordu. Plaketin üstünde "Hızlı Tren Projesi Başbakan Tayyip Erdoğan ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım döneminde başlatılmıştır" yazıyormuş.Yani Bakan Yıldırım'ın kendi ağzıyla "50 yıldır ihmal edilmiş olduğunu ve trenlerin yoldan çıkma ihtimalinin çok fazla olduğunu" ifade ettiği demir yollarında izin verdiğini ve Genel Müdür'ün de hata yaptığını bile bile buna sustuğunu itiraf ettiği Hızlı Tren Projesi'ni kişisel gurur olarak da ilân etmişler.Ankaralı avukat, bırakın bunun bir suç itirafı oluşunu, yapılanın, böyle bir olayı şahsi ve siyasi propaganda aracı yapmanın da teamüllere aykırı olduğunu ısrarla söyledi. Şimdi... "Biz zor durumlarda görevi bırakıp kaçmayız" diyenlerin ve onlara koltukta kalma izni verenlerin herhalde bu kadar açık bir "çok zor durum"da yapacakları yeni açıklamalar olmalı.Millet İran gezisi haberlerinin yanında bu açıklamaları da en kısa zamanda duymak istiyor. Bekliyoruz!Yine önemli bir kayıp, yine hastane!Bütün kayıplar o insanların yakınları için önemlidir elbette. Ama topluma mal olmuş, çok değerli eserler bırakmış, önemli görevler yapmış insanların kayıpları sadece yakınlarını değil, bu eserleri bilen, neredeyse bir yaşamın tümüne yayılmış değerleri, çalışmaları izleyen tüm topluma büyük üzüntü verir.Büyük bir karikatür ustası, gazetecilik mesleğinin onuru sayılacak isimlerden biri, büyük sanatçı Oğuz Aral'ın kaybı da bütün ülkeyi üzdü... Ve sonuçta öğrendik ki bu büyük kayıpta yine kaldırıldığı hastanenin rolü var.Bu gidişle yakında Türk vatandaşlarından kimse kendi eceliyle ölmeyecek galiba.. Ve biz, hepimiz giderek iyice paranoyak olacağız."Acaba kim yaptı, neden yaptı, nasıl yaptı?""Acaba bu olayın arkasında hangi ihmal, kasıt vb. var?"Kısa süre önce Çapa'dan gelen şikâyetlerden, daha sonra bir başka değerli insanımız Kâmuran Gürün'ün Marmara Üniversitesi Hastanesi yoğun bakım ünitesindeki hatalar nedeniyle ölümünden söz etmiş, yoğun bakım ünitesinde önemli eksikler olduğunu Başhekim'in kendi sözleriyle anlatmış, Sağlık Bakanlığı'nın hastaneleri neden düzgün şekilde denetlemediğini sormuştum.Oğuz Aral'ın kalp krizi geçirdikten sonra götürüldüğü Özel Bodrum Hastanesi'nde kardiyoloji servisinin ruhsatsız ve tabii yetersiz olduğu ortaya çıktı. Tam teşekküllü kardiyoloji servisi olan Universal Hospital doktorları ise "Bize gelse anjiyo yapıp kurtarabilirdik" dediler.Hatta bu hastaneden Prof. Dr. Ayhan Özdemir "Acilen bize gönderilmeliydi ama herkesin gözünü Euro bürümüş" şeklinde ağır bir suçlama da yaptı.Ulaştırma Bakanlığı görevini yapmıyor, Sağlık Bakanlığı görevini yapmıyor. Türkiye'de hükümet olmak giderek nasıl da kolaylaşıyor!

Devamını Oku

Merak etmeyin unutturmayacağız!

28 Temmuz 2004

Kısa süre için tatildeyim. "Kenarından köşesinden bir kaç gün, bir kaç gün tırtıklayarak dinlenebilirim belki" ümidiyle bir sahil köşeciği buldum kendime. Merak etmeyin ama, sizin "keseciğiniz şimdilik devam ediyor. Ve hiç merak etmeyin, gönderdiğiniz çok sayıda mektup, mesajınızı açıkça veriyor: Hızlı tren kazası ile sorumlularını unutturmayacağız..."Vazgeçmeyelim, toplum olarak tepkimizi sürdürelim. Sorumlular istifa edinceye kadar" sözlerinizi mümkün olduğunca uzun süre onlara duyuracağız.Toplumumuzun duyarlılığını VATAN okurları o kadar güzel ortaya koyuyorlar ki... Bu tür önemli olaylarda artan okur mesajları, milletin toplu tepkisinin küçük çaplı bir istatistiğini verir aslında. Her zaman böyle olmuştur. Olaylardan sonraki ilk hafta içinde son derece net bir mesaj çıkar ortaya, yine öyle oldu.Bu kez mesaj: "Kesinlikle unutturmayalım. Artık aldatılmak istemiyoruz. Ulaştırma Bakanı ve TCDD Genel Müdürü mutlaka istifa etmeli..."Bir kaç tanesini kısaca vermek istiyorum yine...Nesrin Esin (25): "Her şey bizim elimizde. Tepkisiz kalmayalım. 38 kişinin katili olan ve hâlâ 'hızlı tren'in aynı şekilde devamında ısrar eden zihniyete verilecek en güzel yanıt bundan sonra bu seferlerin ne olursa olsun kullanılmaması olmalıdır. Sorumlular da icraatlarının nasıl kan kaybettiğini görsünler."Muasır Medeniyet??Mehmet Can Sezer: "Bu olayı da bir kaç hafta içinde unutturacaklarını sanıyorlar, buna izin vermemeliyiz. Ayrıca bu kazanın incelenmesinde nasıl bir tarafsızlık var anlamıyorum. Kazadan sonra gelip delil karartanlar AKP'nin kadrolaşma sürecinde göreve gelenler değil mi? Başbakan Erdoğan Çanakkale'de Seramik Bayramı nedeniyle yaptığı konuşmada 'Muasır medeniyetlerin üstüne çıkmaktan' söz ediyordu. Bilim ve tekniğe inanmayan, desteklemeyen bir iktidarla bunu nasıl yapabiliriz ki? Daha çok gencim ve olup biteni çaresizlikle izliyorum. İnanın bana geleceğe dair tüm ümitlerim tükenmeye başladı."Hülya İdemen (50): "Ben iyi bir vatandaş olmaya çalışıyorum, karşılığında da insana değer veren bir hükümet tarafından yönetilmek istiyorum. Tepkilerimizi sonuna kadar gösterirsek uyuyan bir zümrenin gözlerini açabileceğimize inanmak ve bu inancı kaybetmemek istiyorum. Lütfen bunları yazmaktan vazgeçmeyin. Siz ve sizin gibi bir kaç yazann olayın üstüne kararlı gidişi ayakta durmamızı sağlıyor."Gül Bayındır: "Umarım hızlı tren faciası bakan beyin bu halka yaptığı son kötülük olur. Bilimi ve kanunları hiçe sayanlann yaptığı atamalar, icraatlar vs. daha kaç kez cinayetle sonuçlanmalı ki bu işlerin böyle yürümeyeceğini anlasınlar. Son olarak, acaba gazeteniz aracılığıyla istifa çağrısı yapılsa ve hepimiz katılsak anlamalarım sağlayabilir miyiz?"Bunlar, son gelen 'mail'lerin sadece bir kısmı.. Bilmem ki bu küçük istatistikler hâlâ, hâlâ koltuğuna yapışıp kalanlara ve buna göz yumanlara da mesajı anlatabiliyor mu?Malûm, anlamamakta ısrar edenler için anlama zamanı bizde hep "çok geç" olmuştur!Pegasus HeykeliAntalya'da Helenistik döneme ait, 2 bin 300 yıllık olduğu sanılan bir Pegasus heykeli bulunmuş.Bizim için küçük bir haber, fazla bir anlamı yok. Ama her tarihi bölgemizde olduğu gibi bu bölgede de araştırmaları yapan yabancı ekip elbette çok heyecanlanmış.Su altı çalışmalarını yürüten ve 15 metre derinlikte heykelciği bulan Amerikalı Profesör "Böyle bir esere dünya üzerinde kolay rastlanmaz, paha biçmek çok zor, değeri büyük" demiş.Ben bu yabancı araştırmacı ve ekipleri yıllardır yazanm. Bodrum'da su altından çıkarılan yüzlerce değerli eser kaçırıldığında da yazmıştım, başka olaylarda da..Anadolu medeniyetlerine ait paha biçilmez nice hazine bugün Avrupa ve Amerika müzelerinde sergileniyor, bizimkilerde değil.. Ve biz ancak bazen "Bu eserin bir parçası Türkiye'de, lütfen diğer yarısını verin de şunu tamamlayalım" diye yalvar yakar "yarı parçalarını" alabiliyoruz.Ben de tüm halkımız gibi Amerikalıların ve diğer yabancıların Türkiye'nin tarihine, kültürüne büyük ilgi duyarak(!) gelip buralarda çalışmalarını takdir ediyorum da aynı görevi neden bizim prof.lann, arkeologların yapmadığını anlamakta zorlanıyorum.Bizim Kültür Bakanlığı'mız, üniversitelerimiz çok mu meşguller ki en önemli ve en değerli işlerimizden biri daha yabancılara havale ediliyor?Son soru: Aynı bakanlık "Pegasus"u nasıl ve nerede koruyacağına karar vererek heykelciği devraldı mı?Kimseyi suçluyor değilim, kısa süre sonra onun arkasından da dizlerimizi dövebileceğimizi düşünüyorum sadece, o kadar!

Devamını Oku

Konuksever tecavüzcü!

27 Temmuz 2004

Yani bazen yaratıcılığımıza(!) parmak ısırıyorum inanın. Ben parmak ısırıyorsam bu yeteneklerden haberi olmayan turistler kimbilir ne yapar...Okuduğum muhteşem haberlerden biriydi; 'muhteşem' dediğime bakmayın 'abukluk sınırını aşmış' bir ölçüden söz ediyorum. Bu kadarına az rastlanır. Adam, Alanya'da gezmekte olan Alman genç kızla arkadaşını bıçak tehdidiyle durduruyor, ıssız bir yere götürüp erkek arkadaşı bağlıyor. Kafasına da kızın çantasını geçirdikten sonra kıza tecavüz ediyor. Sonra da paralarını, eşyalarını, kimliklerini alıp kaçıyor. (Milliyet, 25 Temmuz)Çift doğal olarak şikayetçi oluyor ve tecavüzcü yakalanarak ceza evine konuyor.Buraya kadar normal!!! Bizde sık rastlanan (bugüne kadar) olaylardan... Muhteşem kısmı şimdi başlayacak;Ceza evinden tecavüz ettiği kıza "Sevgili..." hitabıyla başlayan bir mektup yazıyor ve Alman çiftin "Zoraki bir şey olmadığını, paralarını da çalmadığını" söylemelerini istiyor."İfadelerini değiştirirken lütfen eşini ve çocuğunu düşünmelerini" de. Şimdi sıkı durun "bunu yaptıkları takdirde her yıl Türkiye'ye geldiklerinde onlara iyi bir ev sahibi olacağını, kalacak yer sağlayacağını" vaadederek bitiriyor mektubu.Yine iyi, sonuna "Hatta her gelişinizde benden tecavüz de bedava. Size tarife uygulamayacak, üstüne paranızı almayacağım" da diyebilirdi. Bu ülkenin hukukçuları "Türkiye tecavüzcüler cenneti oldu, Namus cinayetleriyle ilgili yanlışı düzelterek, onu da töre cinayetlerinin yanına ekleyerek TCK'yı bir an önce Meclis'ten geçirin" diye boşuna mı çırpınıyorlar?Toplu tazminat!Hızlı tren kazası hakkındaki tüm bilgiler açıkça iki suçluyu işaret ediyor; Alman Demiryolları Yönetim Kurulu Başkanı Hartmut Mehdorn dahil olmak üzere hiç kimsenin uyarılarına ve hatta bu nedenle istifa eden uzmanlara kulak asmadan treni alelacele devreye sokan Bakan Yıldırım ve TCDD Genel Müdürü Karaman.Ama onlar cesaretle "istifaya direniyorlar". Bazı yazar arkadaşlarımız buna karşılık mağdur ve maktullerin ailelerinin toplu şekilde tazminat davası açmasını öneriyorlar.Doğrudur, bu onların hakkı. Peki dava açılırsa kim cezalandırılmış olacak, suçlular mı?Hayır, yine vatandaş. Bizler... Tamam, helâl olsun onlar için de ödeyelim ama neden cezayı yalnız biz çekelim. Bunun âdil bir çözümü olmalı değil mi? Nedir çözüm sizce?Toplu iadeTam 5.000 civarında hızlı (veya hızlandırılmış) tren bileti iade edilmiş kazadan sonra... Bazı yolcular ise biletlerini erteletmişler.Yani hâlâ emin değiller binip binmemek konusunda... Bir süre sonra unutup "güvenmeleri" de muhtemel. Eh, pes doğrusu. Bunu görünce "Hızlı tren seferleri aynen devam edecek" diyenlere itiraz edemiyor insan!Askerliğin kısaltılması imkansız mı?Aylardır gençlerden gelen mektuplar arasında en fazla şikayet edilen konulardan biri askerlik süresi... İki günde bir "15 ay (460 gün) askerlik yapıyoruz, bu süre çok uzun değil mi" diye soran faks ve mailler geliyor.Bu uzun süre içinde işlerini bıraktıklarından, ailelerinden (bazdan eş ve çocuklarından) uzak kaldıklarından, kendileri üretime katkı sağlayamadıkları gibi devletin de onlara bakmak, giderlerini karşılamak için esaslı bir bütçe ayırmak zorunda kaldığından söz ediyor hepsi.Ve sonunda aynı soru: "Askerlik kısaltılamaz mı?"Genelkurmay'ın bu konuda isteksiz olduğunu biliyoruz. Ama onların da askerliği meslek olarak seçmemiş gençler için, hangi şart altında ve zamanlaması ne olursa olsun; liseyi, üniversiteyi bitirdikten veya işe girdikten ya da iş kurduktan sonra 15 ayın "ara vermek için" çok uzun bir süre olduğunu kabul etmeleri lâzım. Özellikle de iş kurmuş ve istihdama katkıda bulunanlar için... Hem "yatırıma", "eğitimli ve çalışan insana ihtiyacımız var" deyip hem de onların önüne bu kadar uzun bir zaman engeli koymak çok yanlış görünüyor. Öyle olduğu da doğru ki bir çok ülke profesyonel askerliğe geçmiş durumda."Vatan hizmeti" tamam, "herkes yaptı, onlar da yapacak" tamam ama Türkiye genç nüfusu fazla bir ülke, daha kısa sürelerle daha çok insanın askerlik görevini yapmasında ne sakınca var anlamak mümkün değil.Bu olayın ciddi şekilde ele alınıp tartışılması ve mümkünse çözülmesi gerekiyor.Değişim birçok alanda mümkün ise neden "askerlik"te olmasın?

Devamını Oku