Sıcak bir öğleden sonra... Yol kenarında sade, sevimli bir kır kahvesi. Mavi beyaz kareli örtüleri olan ahşap masaların hemen hepsi dolu.
Mönü çiğ börek ve buz gibi ayrandan oluşuyor ama yetiyor da artıyor bile. İnsanın ruhunu dinlendiren, şehir yaşamının gürültü patırtısından uzaklaştırıp hızlı çarkından koparan bu atmosferde çeşitlilik de aramıyorsunuz zaten.
Aradığınız tek şey huzur... Alabildiğine sadelik ve sessizlik... Ağustos böceklerinin hiç durmayan şarkılanna masalardan gelen hafif konuşmalar kanşıyor.
Karnım doyunca konuşmaları ister istemez duymaya başlıyorum. Duyduklarım da hiç şaşırtmıyor. Bana yakın olan hemen her masada halk günün önemli olaylarını konuşmakta.
Tatilde daha hafif ve neşeli sohbetler beklenirken ciddi konularda konuşuyor olmaları şaşırtıcı değil. Günün hemen her saatinde ve her mekânda "sorun"lardan söz etmek de bize mahsus bir sorun değil mi?
34 plakalı arabalardan inmiş olanlar "boş kalan" evlerinin son 10 yılın en büyük yağmur olayından etkilenip etkilenmeyeceğini merak ediyor korkuyla. Boşaltılan semtlerde oturan "zavallıların zararlarını nasıl telâfi edeceğini sorguluyorlar.
Soldaki masa ekonomik sıkıntıdan, küçük şehirlerde bile aşın pahalılık olduğundan yakınıyor. "Sen onu bırak da bu yıl kızın kurs paralarını nasıl vereceğiz, onu düşün" diyor kadın kocasına. Adamın yüzü buruşuyor.
Bu tartışma, kızarmış gözleriyle çiğ böreğini yemekte olan küçük oğlanı ilgilendirmiyor; "Ben o paletle deniz gözlüğünü istiyorum" diye burnunu çekerek bir ısırık daha alıyor börekten.
Arkada köpekleriyle birlikte oturan iki sevgili, karayollarının bozukluğundan söz ediyorlar. Oradan en güzel sahillerin bakımsızlığına, denizin ve çevrenin nasıl hızla kirlendiğine atlıyor sohbet.
Ben ise sadece dinliyorum. "Keşke bir mikrofon olsa yanımda ve bu minik minik sesleri toplayıp duyması gerekenlere iletebilsem" düşüncesi geçiyor aklımdan.
"Birileri onlara sessiz çoğunluk demişti, sonra sessiz sessiz iniverdiler koltuklarından" diye mırıldanıyorum.
Üstüme bir mahmurluk çöküyor. Yeniden ağustos böceklerinin şarkısına dönüyorum.
Olimpiyat şampiyonunun en büyük isteği!
"Ben Süreyya'nın da önündeyim" diyen, 36 madalyası, 3 dünya, 5 olimpiyat rekoru olan genç haltercimiz Nurcan Taylan, aldığı son şampiyonlukla hepimizi sevindirdi.
Dün "İyi haber yok mu, iyi haber?" demiştim, al sana iyi haber.. Afrası tafrası olmayan, sessizce işini yapan, üstelik güleryüzlü bir sporcu Nurcan. Kibirsiz, problemsiz...
Gecekondudan, en mütevazı şartlardan azimle zirveye yükselen ve Türkiye'nin gururu olan bir genç kız.
Bütün bu olağanüstü başarının yanında iki tanecik de isteği var:
1) İşsiz ağabeyine iş bulmak,
2) Bodrum'u görmek..
Şampiyonluğu, milyonlarca vatandaşın sorunu olan birinci isteğini gerçekleştirmesine yardımcı olacak mı bilmiyoruz ama Bodrum'da güzel bir tatili fazlasıyla hak etmedi mi Allah aşkına? Hem de deniz kenarında, beş yıldızlı bir otelde kusursuz bir tatil programını uçak biletiyle birlikte ona sağlamak devletin görevi değil mi?
Turgut Özal Naim Süleymanoğlu'na ne hediyeler, ne evler verilmesini sağlamıştı, Nurcan Taylan'a da benzer şartların sağlanması neden düşünülmesin?
Emniyet kemeri taksam ne olur, takmasam...
Birkaç ay önce size üniversite öğrencisi Ufuk'un geçirdiği trafik kazasını, yoğun bakıma kaldırıldığını ve Türkiye'nin en iyi beyin cerrahlarının onu kurtarmak için seferber olduğunu anlatmıştım.
Kızımın da üniversiteden arkadaşı olan, onu tanıyan herkesin iyiliğinden, neşesinden söz ettiği Ufuk Aysal'ın kurtulup kurtulamadığını ise yazmamıştım. Gecenin geç bir saatinde, yanında arkadaşı, aracını hızla sürerken, kemerini takmamış olan Ufuk'u bütün çabalarımıza rağmen ne yazık ki kurtaramadık.
Nur içinde yatsın, yeri cennet olsun. Ben onu her gün hatırlıyorum, kimbilir ailesi nasıl... Acaba bir an unutabiliyorlar mı?
Her hatırlayışımda hep "keşke" diyorum. Keşke kemerini takmış olsaydı. Birkaç saniyesini alacak bir hareketten kaçınmak ne yazık ki onu sevenlerinden ayırdı.
Şoför ve Trafik Dergisi adında bir dergi gönderilmişti bana... Bu dergide Petrol Ofisi ile T. Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu'nun ortaklaşa açtıkları Trafik Kampanyası anlatılıyor. 2004 yılı "Yaşamak ve Yaşatmak Elinde" sloganıyla Trafik Yılı ilân edilmiş.
Kampanya çerçevesinde toplumun bilinçlendirilmesi için kısa belgesel filmler hazırlanarak trafik güvenliği için gerekli kurallar TV'lerden halka öğretilecek.
Hazırlanan afişlerden birinde şöyle yazıyor:
"Su kemeri taksam ne olur, takmasam ne olur". Son sözümüz olmasın.
Çocukların ve gençlerin kesinlikle öğrenmesi, her an görmesi gereken iki cümle bunlar. Kendi çevremdeki gençlerden biliyorum hiçbiri kemer takmaktan hoşlanmıyor. Öte yanda okul servislerinde hâlâ çocukların kemersiz olarak gidip gelişlerine göz yumuluyor ve bu alışkanlık küçük yaşta kazandırılamıyor.
Trafik ihmallerini görmek için trafik polislerinin sayısı yetersiz. İstanbul'da 2 milyon kayıtlı araç ve 3 bin trafik polisi var. Her gün trafiğe 500 yeni araç çıkıyor ve günde ortalama 400 kaza oluyor. Dile kolay.
Onun için ben TŞOF ile Petrol Ofisi'nin başlattığı kampanyanın çok önemli olduğuna inanıyorum.
Artık insanlarımıza işin ciddiyetini anlatalım. Gençlerimiz, Ufuk'larımız ölmesin.
Bir kır kahvesinde "halk"...
Sıcak bir öğleden sonra... Yol kenarında sade, sevimli bir kır kahvesi. Mavi beyaz kareli örtüleri olan ahşap masaların hemen hepsi dolu
Haberin Devamı

