İşte "silahsızlanma"nın önemi!

19 Temmuz 2004

Benim için yalnız başanlı bir "İstanbul Devlet Tiyatrosu sanatçısı" veya "dizi oyuncusu" değil o. Aynı zamanda, çok değer verdiğim Opera Sanatçısı (Devlet Sanatçısı) Mete Uğur'un damadı...Komşusu tarafından 8 kurşunla öldürüldüğü haberini gördüğümde tam anlamıyla şok oldum.İsmail Hakkı Sunat'ın, gecenin 11.30-12'sinde, evinin yanıbaşında yüksek sesle çalınan müziğe tepki göstermeye hakkı vardır. Ama, nazik ve anlayışlı, "kısa süre sonra müziğin ve gürültünün kesileceğini anlatan" bir cevap yerine kimbilir nasıl... Kimbilir nasıl bir cevapla, tepkiyle karşılaştı ki eve gidip kuru sık tabancasını aldı.Ve hiç bir zarar vermeyecek bu tabanca yüzünden gencecik yaşında hayatını kaybetti...Eğer onda kuru sıkı tabanca olmasaydı... Onu öldüren Fuat Özgen'in evinde silâhı bulunmasaydı, böyle değerli bir sanatçıyı yitirmiş olmayacaktık. Gencecik eşiyle küçücük oğlu onun sevgisinden mahrum bir yaşama mahkûm kalmayacaklardı. Silah taşımaya izin verilen, herkesin istediği kadar silaha sahip olduğu bu sınırsız demokrasinin, özgürlüğün ne zaman sonu gelecek acaba?Ne zaman silahları bırakacak, TV'lerimizin insanların beynine "cinayetin sıradan bir olay" olduğunu kazıyan filmlerle dolup taşmasına engel olacağız?Kurşun ayağa, bacağa değil kafaya, göğüse sıkılmış. Mete Uğur "Acım çok büyük, rüyada gibiyim. Hayatımda ilk kez birinin açık kalmış gözlerini kapattım. Kendi damadımın... Göğsünde, karnında 6-7 kurşun vardı" diyor. Fuat Özgen'in babası, oğlunun "havaya ateş ettiği, Sunat'ın ise kurşunların önüne atladığı" şeklinde ifadeler vermiş. Aklı başında herhangi bir insanın bunu yapması mümkün değildir. Havaya ateş ettiyse zaten hiçbir şekilde mümkün değil. Gerçek herhalde doğru şekliyle ortaya çıkacak, adalet yerini bulacaktır. Değerli Sanatçımız Sayın Mete Uğur'a, kızı Deniz Sunat'a ve tüm ailesine başsağlığı diliyorum.(Yarın bir başka değerli insanımızın; Kâmuran Gürün'ün kaybını yazacağım.)Yüksek tepeler!"Yıldırımlar yüksek tepelere düşermiş" sözünü yaşayarak öğrenenlerdenim ben... Attığı her başarılı adımda karşısına çıkarılan engellerle mücadele ederek yükselenlerden.Eğitim, yetenek, deneyim, zekâ... Hiç bir özellik bu engelleri durdurmaya yetmez bizim ülkemizde. Aksine, bunların hiç birine sahip olmayanlar, olanların önüne geçip oturuverirler icabında.Bir gazetede Çetin Altan gibi bir büyük ustanın bıraktığı köşeye lâyık görülen, buna rağmen o köşede yıllarca "gazetedeki en düşük maaşla" çalışmış bir yazarım ben... TV. programlarını, en başarılı olduğu dönemde, çevrilen bir sürü entrikadan, oyundan bıkarak bırakmış bir televizyoncuyum. Onun için iyi bilirim "arkadan çevrilen dolap" hikâyelerini."Yıldırımlar yüksek tepelere düşer" lâfını aklımda tutmaya çalışırım bu nedenle. Şimdi de gazetemiz (gazeteniz) iki yıl gibi kısa bir sürede (sayenizde) fırlayıp ilk 4 gazeteden biri olunca, okur yelpazesi her görüşten, her ideolojiden çoğu eğitimli-insanlarımızı kapsayınca, inandırıcılığı bir anda en eski, en köklü gazetelerin önüne geçince dolaplar dönmeye başladı doğal olarak.Müslüman ama laik, demokratik bir ülkenin yazarları olarak, ülkemizin "dünyaya örnek gösterilen" çağdaş rejimini korumaya yönelik yazılarımızın inandırıcılığı birilerini rahatsız etti; "Sabetaycı" yaptılar (beni yaptılar en azından.) Buyrun, kanıtlayın, köşemde yayımlayacağım kanıtlarınızı dedim, cevap gelmedi.Şu sıralarda kenarından köşesinden bu gazetenin, bir başka grubun patronuna ait olduğunu satır aralarına sıkıştıranlar var. Hatta "O patron kendi gazetesi VATAN'da bunu yazdırdı" türünden iyice abuklaşanlar.Bu gazete "Bağımsız gazeteciler A.Ş"ye ait. Bu gazetenin patronu olmadığı gibi, hisseler de hiç kimsenin patron olmasına imkân tanımayacak şekilde bölünmüştür.Biz, gazeteler arası kavgalara, okuyucuyu bezdiren polemiklere girmemek, lüzumsuz spekülasyonlara fırsat verip, çok okunan gazetemizde bizi buna zorlayanlara hizmet etmiş olmamak için susuyoruz. Bunu okurlarıma duyurmak isterim.

Devamını Oku

Eski alışkanlıklar kolay terk edilmiyor bizde!

17 Temmuz 2004

Arkasının geleceği belliydi; önce gündemden bir türlü düşürülmeyen, toplumun ve basının en önemli konusu haline gelen "siyaset arası din"le kaybolan popülarite kazanılacak arkadan asıl amaç gelecekti."CHP'yi sallama" misyonu...Bu "misyon" kelimesi önemlidir. Zira çok değil iki yıl önce, Kemal Derviş'in tam "Artık ekonomi düzeldi, makro dengeler oturdu, Türkiye bir genel seçimi kaldırabilir" sözüyle ortaya çıkması sonucunda erken seçim gündeme gelmiş, alelacele hiçbir hazırlığı olmayan bir seçime gidilmişti.Geçen hükümet döneminde atılan ekonomik ve siyasi adımların sonucu alınmadan yapılan seçimde o sonuçlar da bir başka hükümetin "başarısı" olmuştu.Yine o sıralarda, kurulacak yeni bir partiye katılacağı mesajını vererek bazı milletvekillerinin perilerinden ayrılmasına neden oldu Derviş. Ve son anda, "yeni bir parti" umuduyla yüzlerce kişinin katılmaya hazırlandığı (ve katıldığı) bir sırada herkesi yüzüstü bırakarak "kolay yolu" tercih etti. O partiden ayrıldı,kurulma aşamasındaki partiyi de kendisi ile yola çıkan siyasetçileri batırdı, CHP'ye girdi.Bu olaydan kısa süre sonra karşılaştığımız bir toplantıda ona 'Bizi hayal kırıklığına uğrattınız Sayın Derviş' dediğimde şu cevabı vermişti:"Siz (ben ve birçok kişi) insanlara bir misyon yüklüyor ve o misyonu gerçekleştirmelerini bekliyorsunuz. Ben o kişi değilim. Ekonomistim ve ekonomi konusunda katkıda bulunmak istiyorum."Son günlerde yine fikir değiştirdi ve ekonomi dışındaki faaliyetlerine döndü. O zaman amacı hükümetin dağılması ve erken seçimdi, bugün ise CHP'nin dağılması.Bu kez dağılma "ortadan kalkma" anlamında değil ama yeni çıkışının partiyi kökünden sallama, kaynatma konusunda nasıl bir "tetikleyici" olacağını sanıyorum yakında göreceğiz.CHP'nin kendini yenilemesi, iç kavgalardan kurtulması, yönetim sorununu gidermesi gerekiyor. Bunları biz de yazdık ama partinin kendi milletvekillerinin bu tür çıkışlarını samimiyetsiz buluyorum ben.Ne zaman biri, bir partide böyle ani, radikal çıkışlar yapsa yeni lider adayı o oluyor. Benzerlerini çok gördük ki Tayyip Erdoğan'da Erbakan'la aynı şeyleri yaşayarak ortaya çıkmamış mıydı?Bu partilerin kendi grupları, grup toplantıları var. Sorunları içlerinde çözmeleri gerekirken neden millete çözdürüyorlar? Neden liderlerini veya iç meselelerini de vatandaş "gündem olarak" taşımak zorunda kalıyor? Bu nasıl bir siyaset etiği, alışkanlığıdır?Kemal Derviş'in "Lider güvenilir olmalıdır" sözüne gelince... Haydi geçmiş hatalarını bir yana bırakalım, son konuşmalarıyla kendisi bu tanıma uyduğuna inanıyor mu acaba?Durum bana "Bak şu konuşana" filmini hatırlatıyor da!Hediye tartışması sürüyor!Dün yazdığım düğün ve hediyeler başlıklı yazıda Kapalıçarşı esnafının Başbakan'ın düğünüyle ilgili olarak anlattıklarını aktarmıştım. Düğün için alınan takıların 3000 dolardan başladığını söyleyenler vardı.Ben de '2 bin kişi takı takmış olsa siz hesaplayın kaç milyon dolar eder' demiştim. Yazı çıktıktan sonra telefonlar durmak bilmedi.Okurlarımız; böyle düğünlerin daha önce hiç görülmediğinden, binlerce kişilik "takı kuyrukları" nın kabul edilir bir durum olmadığından tutun da bu hediyelerin "hazineye ait olması" gerektiğine kadar çeşitli görüşler, tepkiler bildirdiler."Kaç bin kişi, kaç liralık takı taktı bilmiyoruz"... "Altın yanında pırlanta, elmas var mıydı onu da bilmiyoruz. Ama gelen hediyelerin toplamının en az birkaç milyon dolardan başladığı da ortada.""Mal varlığı sorularına bundan böyle oğlundan, kızından borç aldığı altınlarla cevap vermesi daha kolay olacak Sayın Başbakan'ın.""Acaba partisinden bir milletvekilinin çocuğunun düğünü olsa aynı miktarda hediye gelir miydi? Yani gelen hediyeler Erdoğan ailesine mi yoksa mevkiye mi gelmiştir?"Bunların hepsi okurların merak ettiği konular. Aile ve dostlar arası, normal bir düğün olmadığına, zenginler, sanatçılar, içerden ve dışardan siyasetçilerin katıldığı "halka açık" bir düğün olduğuna göre, keşke hediyelerin tutarını açıklayarak merak içindeki toplumu rahatlatsalardı. Biz de sorulardan kurtulmuş olurduk.

Devamını Oku

Nasıl bir demokrat?

16 Temmuz 2004

Barlas Yurtsever'in, yine bir kara mizah örneği olan dünkü yazısını hem gülerek, hem sinirlenerek okudum. Kemal Derviş'in, telefonun bağlanmış olduğunu fark etmeden yanındakine "Bak şimdi nasıl konuşacağım. Kızgın halimi ilk defa göreceksin" dedikten sonra söyledikleri tam bir trajediydi.Yalnız kendisi için değil, bir zamanlar ona ümit bağlamış olan Türk halkı için de!Derviş'in tartışmalara neden olan konuşmasını yaptığı ARI Hareketi'nin (13 Temmuz Salı akşamı) toplantısına davetliydim. Eksik olmasın Başkan Kemal Köprülü gazeteye gelerek vermişti davetiyemi. ARI yöneticileri ile uzunca bir görüşme de yapmıştık o gün.Toplantıya katılmak istemeyişimin en önemli nedeninin "bir süredir Kemal Derviş'in grubu görüntüsü vermeleri olduğunu da açıkça söylemiştim onlara. Sayın Derviş'in orada olacağını ve bu tür konuşmalar yapacağını da adım kadar iyi biliyordum.Onun için dünkü yazımda "Onun söylediklerinin hiçbiri benim için sürpriz olmuyor artık" dedim. Bence bir insanın kişiliğini bazen tek bir davranış, tek bir söz ortaya kovmaya yeterlidir. Biz, ona ekonominin en kötü olduğu, Türkiye'nin dibe vurma noktasında bulunduğu bir anda Hızır gibi yetişerek, sakin, akılcı tutumuyla, uluslar-arası ilişkileri ve bilgisiyle işe el koyduğu günlerde güvenmiş, bir kurtarıcı olarak görmüştük. Kemal Derviş'e uzun süre elimizden gelen desteği verdik. Ama ne yazık ki o, basının ve halkın güvenini, verdiği krediyi doğru kullanamadı.Birlikte parti kuracağına söz verdikten sonra insanları partilerinden ayırıp ortada bırakarak bir başka partiye geçtiği gün (başkalarını bilmem ama) benim güvenim ve desteğim sıfırlanmıştı. Meslektaşlarımın bugün yaşadığı hayal kırıklığını o gün yaşayarak defteri kapatmıştım. Aslında o hayal kırıldığına bile gerek yoktu. Aynı Derviş bizzat bana "Siyaset bana göre değil" dedikten kısa süre sonra siyasete balıklama atlamamış mıydı?Gazeteci cevap verseydi?Barlas Yurtsever'e telefonda yaptığı hakaretler tüm basına yapılmıştır. Son zamanlarda sının aşan, haddini bilmeyen bazı sanatçılar gibi Derviş de kendinde basın mensuplarına hakaret etme hakkı görebiliyor demek ki. Nereden geliyor bu hak?Bir siyasetçi ne cüretle bir gazeteciye, üstelik başkalarının da şahit olduğu konuşmasını yalanlamak amacıyla "Gazeteci misiniz çöpçü mü, ilk okulu bitirdiniz mi?".. "Yalnız cahil değil, yalancısınız da" gibi sözler söyleyebilir?Ya Barlas Bey de kendisine "Sözlerinizi aynen iade ediyorum, bu özellikler ve meslekler size daha çok yakışıyor" deseydi? Barlas Yurtsever, eğer banda kayıtlıysa bu hakaretlerden dolayı dava açma hakkını kullanır belki. Kullanmalıdır da!Siyasetçiler "saygı beklerken", saygı göstermeyi de öğrenmeliler. Özellikle de "Her kesime saygılıyım" diyen ve "çok demokrat" olduğunu iddia edenler!'Düğün' ve hediyeler! (2)(Dün başladığım yazıma devam ediyorum)Bu bir yana meselâ Başbakan'ın kızının düğünü pek kendi evinde yapılmış bir tören sayılmaz.Eğer devlet gücünü özel davetinizde kullanıyorsanız, yabancı devlet adamlarını "Başbakan olarak" düğüne davet ediyorsanız o davet "özel" olmaktan çıkmış demektir. Siz Başbakan olmasaydınız o yabancı liderleri tanımayacak, davet edemeyecektiniz. Etseniz de bir anlamı olmayacaktı.Burada siyasi güç (devlet gücü), mevki kullanılmaktadır. O "özel davet'te yapılanlar ve görülenler de "Türkiye" imajını oluşturmaktadır. Bu nedenle siz içki içmeseniz de yabancı konuklara protokole uygun servis vermeniz zorunludur zaten. "Artık Türkiye'de hiç kimse içki içemiyor" imajının özel bir davet yoluyla verilmesi oldukça yanlış bir durumdur.Bu "zengin düğünü"nde, binlerce davetlinin uzun kuyruklar oluşturarak taktıkları kilolarca altın başlıbaşına önemli bir konu. Dün bir arkadaşım alış-verişe gittiği Kapalı Çarşı'da esnafın düğün hediyeleri hakkında konuşmalarını aktarıyordu. Alınan en ucuz takı 3 bin dolar tutarındaymış. 2 bin kişi takı taktıysa kaç milyon dolar edeceğini siz hesaplayın. Başbakan olmasaydı gerçekleşmeyecek böyle bir olayı yaratmak ne derece doğrudur?Siyasi düğünlerin en sosyetik düğünleri geçecek şaşaaya sahip olması (ki aynı eleştiri sorumlu sosyetikler için de geçerli, sorumsuzlar zaten konu dışı) her ne kadar "ikram yapılmadı" dense de yüzlerce kişilik davetler verilmesi, kına gecesinden yat gezisine her detayın medyaya yansıması da işsizi, fakiri bu kadar çok olan, hakimi, savcısı, subayı bile yoksulluk sınırının altında bir maaşla geçinen, yabancı ülkelerin kapılarında "1 milyar dolarlık" borç için yalvaran bir ülkede hoş karşılanmıyor.Bunlar gazeteci olarak dikkatimi çekenler."Özel olarak, kişisel olarak" ise yabancı başbakanların katıldığı, Cumhurbaşkanı Sezer'in davet edildiği bir düğün (bu kadar genişletilmese ve gösterişe yer verilmese çok daha iyi olurdu ama) hoştu bence.Gelinle damada mutluluk diliyorum.Onlar ermiş muradına... Bize de sohbeti düşmüş!

Devamını Oku

Sosyetik düğünler, politik düğünler!

15 Temmuz 2004

Düğün sezonundayız malûm ve artık düğünler öyle sessiz sedasız aile ve yakın dostlarla yapılmıyor. Günün trendi "Kim daha gösterişli düğün yapacak, kimin fotoğrafları, görüntüleri medyada daha çok yer alacak?"Düğünler statü göstergesi haline geldi artık. Hollywood yıldızlarının, Amerika trilyonerlerinin düğünleri Türk zenginlerininkinin yanında köy düğünü gibi kalır. Ayrıca... Onların çoğu düğünlerine gazetecileri sokmaz, bunu "özel bir olay" olarak yaşarken bizimkiler (kuaför faslı, kına gecesi, gelinlik ve damatlığın giyilmesi gibi) en ince detayına kadar görülmesini de sağlıyorlar. Bırakın düğünleri "Bodrum partileri" bile böyle."Zenginin malı" bizde "züğürdün dilini yormalı mutlaka. Olmazsa olmaz şart bu.Tabiî bu yazın en önemli düğünü Başbakanımızın kızının düğünüydü. Biraz makyajla hatlarının güzelliği ortaya çıkan Esra Erdoğan'ın düğünüyle ilgili sayısız haber ve fotoğraf çıktı.Örneğin; Yunan televizyonları "düğün" deki ağırlıklı giysilerin çarşaf olduğunu bildirdi.İran'da çarşaflı kadın polislerin, tesettür operasyonu düzenleyip "tam tesettür"e uygun giyinmeyen kadınları "terbiye ettikleri" haberlerinin dünya basınında yer aldığı günlerde Türkiye'ye yakışır(!) bir haber.Cumhuriyet öncesine geri dönmüş, karaçarşaflı bir Türkiye. İran'dan farksız görüntüler... (Bırakın konukları, kimsenin zevkine, tercihine karışılmaz ama acaba Esra kafasının şeklini bile garip gösteren, gladyatör zırhı gibi bir duvak yerine, yine saçlarını göstermeyen, iki yandan taşlı tokalarla tutturulmuş, omuzlarına inen dantel bir duvakla daha güzel olmaz mıydı?)Bir başka haberde Lütfi Kırdar'daki düğünde içki ikram edilmediği ama yat gezisinde Yunanistan ve Romanya Başbakanları ile eşlerine içki ikram edildiği açıklanmış. Aslında Başbakan Erdoğan "Devlet törenlerinde içki verilebilir ama benim evimde verdiğim davetlerde içki ikramı olmaz" demesine rağmen onlara bir ayrıcalık tanınmış.Hemen her dönemde dikkatimi çekmiştir; bakanların, başbakanların çocuklarının nişan ve evlilikleri sık olarak kendilerinin iktidarda bulunduğu döneme tesadüf eder.Güç, iktidar, aşkı da tetikliyor belki kimbilir... Bir nedeni olmalı!"İlerici" Derviş keşke laikliği tarif etse!Başbakan'ın kamusal alanla ilgili konuşmasını çok beğendim. Mini etekliyle türbanlının birbirine hoşgörüyle bakmasına işaret ediyor. Bunu İslâmi kesimde söyleyen ilk lider" demiş Kemal Derviş.Derviş'in artık ne zaman, ne söyleyeceğini kestirmek zor değil. Örneğin, bu sözü de beni hiç şaşırtmadı. Sadece söylediklerine karşı, anında sorulabilecek başka sorular olduğunu düşündürttü.Zira bunları söyleyen bir siyasetçinin "laiklik" tarifini de yapması lâzım. Bugün Türkiye'de kadınlar türbanlarıyla parklarda, kafelerde dolaşıyor, erkek arkadaşlarıyla sokaklarda elele geziyor, devlete ait alanlar dışında her yerde bulunuyor, Tarkan konserlerine gidiyorlar. Türbansız kadınlarla yan yana konser izliyor, kolkola alışveriş yapıyorlar.Yani Kemal Derviş'in "ilerici" görüşleri, bir yasağı, kendisi gibi ilerici olmayan bir toplum gerçeğini yansıtmıyor. Tek yasak dinî giysilerle devlete ait kuruluşlara, alanlara, okullara girilememesi olduğuna göre sadece bu konuda konuşması lâzım.Yalnız laikliğin değil güvenliğin de bir gereği aslında türbana, çarşafa "alan kısıtlaması" getirilmesi... Amerika neden bu ülkeye gidecek insanlardan "kulakları bile görünen" başı açık fotoğraf istiyor? Avrupa üniversitelerinde neden çarşafla veya türbanla sınava girilmesine izin verilmiyor? Bazılarında neden okulun kapısından bile böyle girilemiyor?Taraftar bulabilecek sözler söylemek bir siyasetçi için en kolay şeydir. Kemal Derviş de kendisini gündeme getirecek konuşmasını rahatça yapmış, partisininkilere tamamen zıt görüşlerini açıklamış.O zaman "kendine göre laikliğin" tarifini de yapması lâzım. Örneğin; Erbakan'ın kurduğu TV'dekilere benzer tesettür kıyafetlerinin Meclisi, tüm TV'leri, yargıyı, okulları, hastaneleri, her alanı doldurduğu bir ülkede devletin "her dine eşit mesafede olmayı" nasıl başarabileceğini anlatsın.Bugünün İran'ındaki yasakların getirileceği (belediyelerimizde daha önce örneği görülen) bir ülkenin nasıl laik kalabileceğini de...Ha, bir de başörtüsünden daha çok beğendiği ve şık bulduğu türbanın Türkiye'ye özgü bir bağlama şekli olup olmadığını da?Hayatını yurt dışında geçirmiş birinin ekonomiye hemen uyum sağlaması mümkün oluyor da diğer konularda biraz Fransız mı kalıyor ne?Le Monde muhabiri Nicole Pope'un birdenbire tek kitapla Türkiye uzmanı kesilip bize siyaset dersi vermesi gibi bir şey oldu bu da galiba!

Devamını Oku

Lider olsam transfercilere güvenmezdim

14 Temmuz 2004

İsimlerini tekrar anmayacağım, benim anılması değil "unutulması, tekrarlanmaması gereken isimler" listeme girdiler zira... Dün, onlar için en güzel sözü Başyazarımız Güngör Mengi söylemişti;"Transferler başladı, mide bulantısı ilaçlarınız yanınızda bulunsun"...Bu milletvekili transferi olayına ben de her zaman "mide bulantısı" olarak bakmışımdır ve o duyguyu daha iyi anlatacak bir tanım olamaz.Bir partiden diğerine, oradan "çıkarlar gerektiriyorsa" bir başkasına yatay geçiş yapıvermek, hele de "seçildikten sonra" renk değiştirmek kabul edilir bir davranış şekli değil ama ne yazık ki bizde o da alışkanlık haline geldi.Her şeye alıştırıldığımız gibi buna da alıştırıldık toplum olarak.Alıştırılmakla kalmadık tabii, olay "kabul gördükçe artan tecavüz ve namus cinayetleri gibi" giderek boyutunu da genişletmeye başladı. Ee, olacağı budur, yapılan yanlışlara sonsuza kadar susarsanız önce bir adım... Sonra diğeri, arkadan dev adımlar gelir.DSP'den CHP'ye, ANAP'tan DYP'ye geçişe anlayış gösterirken bakarsınız birbirinin tamamen aksi ideolojilere sahip, taban tabana zıt partilerden de geçişler başlamış. Bakarsınız ona da "susma" zorunluluğu doğmuş.Bir milletvekili çıkmış "sol" partisinin "Atatürkçü" lüğünü yeterli bulmayarak "aşırı sağ", Atatürk ilke ve devrimlerine Anayasa'yı bile değiştirerek farklı yorumlar getirmeye çalışan bir partiye geçivermiş.Bakarsınız liderler bu transferci "vekil"leri yanına alarak gurur fotoğrafları çektirmiş.Hepsinin yüzünde mutlu gülücükler, zafer veya intikam ifadeleri...Yasaklanmalı!Oysa Meclis'e belli bir partinin adayı olarak girmiş, seçmenden bu şekilde oy almış bir milletvekilinin, o Meclis'in çatısı altında iken, aynı dönemde parti değiştirmesine izin verilemez. Partisinden ayrılan ancak "bağımsız" kalabilir, bunun aksi seçmeni aldatmaktır. Millete saygısızlıktır, ilkesizliktir, daha ne derseniz deyin...Türk siyasetinin bu ilkesiz davranışa, bu aldatmacaya artık dur demesi gerekiyor. Türkiye'de "Nasıl olsa seçildik, iktidara geldik, istediğimizi yaparız" diyen iktidarlar bugüne kadar aynı hataları hep tekrarladılar. Hatırlayın; transfercilerle elele zafer pozu veren ve hatta "gelenleri" ödüllendirmek için bakan yapan kadın ve erkek genel başkanları, başbakanları?? Hepsi kısa süre sonra tepetaklak gittiler. Halk onları yalnız Meclis'ten değil, zihinlerinden bile sildi. Yok etti.Ben genel başkan olsam, hiçbir çıkar, hiçbir neden bu durumda gelen bir milletvekilini bana kabul ettiremezdi. Hele yanyana mutluluk pozu vermek?.. Bu ancak kâbusum olabilirdi. Güvenemeyeceğinizi, ilk fırsatta sizi de terkedeceğini, kendi partisini, kendi seçmenini aldattığını bildiğiniz isimlerle yan yana görünmek kâbus değilse dehşet bir hatadır.Hiç kimse "nasıl olsa seçildiğine" güvenmesin. Bu ülkede durumlar çook çabuk değişiyor. Ne "erken seçim"ler gördü Türkiye.Deniz Baykal'ın "son transfer"ci milletvekillerinden biri için sorduğu; "Aile şirketinin hesaplarının geçen ay Maliye Bakanlığı tarafından incelemeye alınması" ile ilgili soru ise bu olayın en hayati noktası.Milletvekili cevaplamıyorsa Bakanlık, daha da doğrusu AKP sorunun cevabını millete derhal açıklasa çok iyi olur!Kamusal alanLaik devlet" tanımının gereği olarak "devlete, kamu kuruluşlarına, devleti temsil eden resmi törenlere" din göstergesi sayılacak kıyafetlerle girilmemesi kuralı kaldırılmak isteniyor ya, demokrasilerde çözüm tükenmez.AİHM'den de istenen cevap çıkmayınca sıra geldi kafaları karıştırmaya. Kamusal alan neymiş, ne değilmiş, "ev dışında kalan her yer" kamusal alan sayılırmış. Daha neler, neler..."Kamu" kelimesini "kamu oyu"ndan alarak "çoğunluk, toplum, halk" gibi yorumlarsanız, ki yapılan budur, sokağı da kamusal alan tarifi içine alıverirsiniz. Oysa burada sözü edilen "devlete ait, devletin temsil edildiği, devlet kurallarının geçerli olduğu yer" anlamındaki "kamu" dur.İşte bu nedenle bence dün bazı gazetelerde iran'da "mollaların kadınlara nasıl giyineceklerini öğretmek için, renkli başörtü takan veya pantalon giyen kadınları gözaltına aldırdığını" anlatan haberde hata vardı. Şöyle diyordu bu haberlerden biri:"Kamusal alanda İslâm'a uygun giyinmedikleri için kadınları tutuklatan..."Oysa İran laik bir ülke değil, bu nedenle orada kamusal alan da söz konusu değil."İslâm'a uygun yaşam" söz konusu. Her yerde onların istediği kalıpta olacaksınız. Olmazsanız karaçarşaflı kadın polisleri sizi tutuklarlar.Bundan sonra renkli başörtüsü, manto, pantalon, sandalet de yok. Siyah çarşaf giyilecek. Tek saç teli görünmeyecek."Taliban gibi oluyoruz" deseler de kimseye dinletemeyecekler.Onun için kafayı "kamusal alan"a takıp durmayalım. Bu tanım bugünün İran'ına dönmemek için en önemli güvence aslında. Din devleti ile, laik-demokratik devlet arasındaki farkı gösteriyor.

Devamını Oku

"Tasarı"yı "komedi"ye çevirmeyin!

13 Temmuz 2004

TCK yeni tasarısının Adalet Komisyonu'ndaki görüşmeleri sürüyor. Dün CHP'lilerin namus cinayetlerinin de "töre cinayetleri" ile birlikte "Nitelikli insan Öldürme" maddesi kapsamına alınması ve en ağır şekilde cezalandırılması için verdikleri önerge: "Ne gerek var, töre cinayetleri kondu ya" denerek rededilmiş.Aynı, aynı komedi. Medeni Kanun'da oynanan oyun aynısıyla tekrar ediliyor. Kanun yine yarım yamalak çıkacak, karar kesin. Bugüne kadar yapılanların hepsi bir oyalamaca, yutturmaca mıydı acaba?TCK değişikliğinin ana felsefesi; cinsel suçların kadınların hayatlarına karşı, bireye karşı işlenmiş suçlar olarak kabul edilmesiydi. Eski kanunlarda bu suçlar "topluma, ahlaka, (neredeyse) töreye karşı işlenmiş suç" olarak yer alıyordu. Kadınların bedenleri ve hayatları hakkında tüm kararı erkekler veya aile fertleri veriyordu.Baba, erkek kardeş, eş, sevgili, nişanlı, töre kısacası herkes, her şey söz ve hak sahibiydi. Kadının kendinden başka herkes! Namus erkeklerin namusuydu, yaşama hakkı onların kararına bağlıydı.Bugün de öyle. Ana mantıkta hiçbir şey değişmedi.Prof. Sulhi Dönmezer'in "Türk erkeği karısını yolda bir erkekle konuşurken görürse tokat atmaz, BAŞKA ŞEY yapar" sözü ve anlayışı Komisyon'un bugünkü tutumuyla, anlayışıyla birebir örtüşmektedir: * Namus cinayetlerine "anlayış" gösterilmelidir.* 15-18 yaş arası gençlerin kendi istekleriyle "karşı cinsle" kuracakları arkadaşlık, flört hapis cezası görmelidir.* Bekaret kontrolü yasaklanmamalıdır (böylece baba, kardeş, okul müdürü, herkes kadının, genç kızın bedeni üzerinde söz sahibi olmaya kolayca devam edecektir). Sistemin aynen sürdürüleceği, toplumsal acının bitirilmeyeceği, Türkiye'nin kanunlarıyla çağdaş bir ülke düzeyine çıkarılmayacağı açıkça görülüyor (hatırlatıyorum; bir ülkenin demokrasi, insan hakları konusunda gelişimini önce ceza kanunlan gösterir). Bu arada namus cinayetleri de doğal olarak artan bir hızla sürüyor.Adalet Komisyonu, Medeni Kanun da olduğu gibi TCK'yı da siyasi malzeme yapar, namus üzerinden oy kazanmaya öncelik tanırsa bunu 21. yüzyılın çağdaş dünyasına anlatamaz.Bu büyük hatanın hesabını kendi vatandaşlarına da, bundan sonraki kuşaklara da veremez.Çok, çok iyi düşünmeleri gerekiyor. En kritik noktadalar!Gazetecenin tatiliBirkaç gün için Bodrum'a geldim, sizden habersiz gelmiş olmayayım, bilesiniz diye yazıyorum.Tatil yok, malûm bizim için "deniz kıyısına gelme" söz konusu. Gazetecinin tatili bile başka olur. Sahile geleceksin, denizine girip güneşleneceksin ama çalışmaya ara vermeyeceksin.İstersen sahilde oku ama oku. istersen sahilde seyret ama "haberler"ini izle. istersen denizde yaz ama yazını yaz. Okurun bekler.Sen güneşlenirken yanıbaşında o da güneşlenir ama gazetesini, köşe yazarını, belki o anda "seni" okur. Göremezse bozulur. Onun için yazacaksın.Pazartesi günü, sadece bir gün, yazım 19. sayfada çıktı. Önce 'mail'ler geldi "yazınız nerede" diye soran. Sonra telefonlar. Ve sonra Bodrum'da kime rastlasam aynı soru...Bunu, mutluluğumu belirtmek ve teşekkür etmek için yazıyorum; yazarınızı onurlandırıyorsunuz efendim, sevgili okurlarım, sağolun, varolun. (Bu arada, ayıptır sorması, çoğunuz belli sayfaları mı okuyor?)Ama arada bir, hiç değilse yaz aylarında olabilir de yani... Hafiften tüyebilirim birkaç gün, onu da söylemiş olayım. Bizde pek görülmemiştir ama gazetesiz, TV'siz ve aile boyu bir tatil fena olmaz diye düşünüyorum.Bu arada iki not: Birincisi şu THY uçaklarında verilen küçük sandviçler. Aç olarak binmişsen yandın, dişinin kovuğunu doldurmuyor. Çok mu fakirleşti THY acaba, yoksa müşterilerine önem mi vermiyor?İkincisi; Dün Vural Gökçaylı ile ilgili yazımda (taşra baskılarında) drape kelimesi brode olarak yazılmış. "Brode" de kumaşla ilgili bir kelime, yabancı sayılmaz ama doğrusu drape olacaktı. Nedense benim beynim ne zaman kullanmak istesem "drape" yerine diğer kelimeyi çağırıyor, anlamadım gitti.Düzeltiyorum sevgili okurlarım!

Devamını Oku

Dilin kemiği yok ki!

12 Temmuz 2004

VATAN'ın Pazar ekinde Arda Uskan'ın modacı Ayla Eryüksel'le yaptığı röportaj beni (ve sanıyorum herkesi) çok şaşırttı.Son 10-15 yıldır pek sesi duyulmayan, yarattığı herhangi bir modeli görülmeyen Eryüksel, bu süre içinde hiç durmadan çalışan ve defile gelirlerini hayır kurumlarına bağışlayan en ünlü modacıların hepsini karalamış.Bu diğer başarılı modacılarımız gibi, Ayla Eryüksel'i de tanıdığım için üzüldüm. Bir "geri dönüş", hele de isim yapmış biri için mutlaka "diğerlerini" yok etmeye çalışarak mı olmalıdır?Kaldı ki Ayla Hanım, her biri başarısını defalarca kanıtlamış, dünya modasının en ünlü isimlerinden geride olmadıkları bilinen, Türkiye'nin gurur duyduğu modacılardan söz ediyor.Örneğin; bir Vural Gökçaylı için söylediklerine kimseyi inandıramaz. İlk pratik çalışmalarını Paris'te Givenchy, Jean Patou, France Molenar gibi dünyanın en ünlü modacılarıyla yapan Gökçaylı'nın bu özelliğine rağmen yabancı modacıların modellerini taklit eden biri olmadığını herkes biliyor. Onun kendine has zarif çizgisini, brodelerini, özgün modellerini bin model arasından seçip çıkarmak mümkündür."13 yaşında terzi yanında çalışması" ise tümüyle yanlış. Bildiğim kadarıyla o yaşında İtalyan Lisesi'ndeydi Gökçaylı. Ve "aristokrat'lığı... Köklü bir aileden gelip köşkte büyüdüğü için özür mü dilemeliydi acaba? Çok üzücü ve anlamsız suçlamalar!Geçenlerde Nato Zirvesi sırasında yapılan Cemil İpekçi defilesini duyduğumda (Cemil İpekçi'nin başarısına da saygı duyar ve çok beğenirim, aynca yıllardır tanır ve severim, sakın yanlış anlaşılmasın), keşke Vural Gökçaylı'nın da kıyafetleri aynı defilede gösterilseydi diye düşünmüştüm. Tekrarlıyorum; bir gururdur Türkiye için Gökçaylı.Yıldırım Mayruk da başarısını ve yeteneğini ispatlamış bir isimdir, son yıllarda Dilek Hanif de öyle... Geçen kış Paris'te ünlü koleksiyon defilelerinde ülkeyi başarıyla temsil etti, modelleri en iyi Avrupa moda dergilerinde yer aldı.Ayla Eryüksel, bu isimlerin tasanmcı değil, kopyacı olduğunu iddia ederek yapmaması gerekeni yapıyor. Tasarımcı sadece kaftan, şile bezi, otantik veya Osmanlı motifi, modeli yapan modacı demek değil elbette. Nasıl ki modacı olarak "başarı" sadece tasarıma bağlı değilse... Büyük ölçüde hitap ettiğiniz kitlenin kalite ve büyüklüğüne bağlı ise... Kısacası, bu konular öyle iki üç suçlamayla, laf oyunuyla geçiştirilemez.Neyse ki onlara ağzına geleni söyledikten sonra "Emine Erdoğan'ı giydirmeye talip olduğunu" da söylemiş Eryüksel.Bu kolaycılığı, popülist yaklaşımı görünce insan yapılmak isteneni daha iyi anlayabiliyor.Ve başarı kazanmış, örnek olması gereken bir isme de bu yakışmıyor!Dilin kemiği yok ama insanların aklı, mantığı var en azından, değil mi?Bir haftada 61 bin reklamBileşim International medyaya "durum tespiti" konusunda bir bülten göndermiş. Başkalarını bilmem ama bana çok yararı dokundu.Örneğin; AB grubu okuyucuda Hürriyet'le neredeyse başabaş giden VATAN'ın (Hürriyet yüzde 53, Vatan yüzde 48), "En çok reklâm yayınlayan gazeteler" sıralamasında da ilk 4 arasında olduğunu gördüm.Ve şu bilgilerin enteresanlığına lütfen siz de bakın;27 Haziran-4 Temmuz haftasında basında toplam 2033 firmaya ait reklâm yayınlanmış. Bu reklamların kapsadığı toplam alan "718.281xcm"... Yani bir haftada yayınlanan reklâmların tümü bir gazete halinde yayınlansa 1506 sayfalık bir gazete olacak.Aynı hafta TV'lerde 60.832 tane reklâm izlenmiş. Toplam süre: 399 saat. Yani tüm kanallarda yayınlanan reklâmlar birleştirilse 17 gün uzunluğunda bir reklâm kuşağı oluyor. Bu da "TV reklâmları azaldı, kısıtlama getirildi" dendikten sonraki hali... "İndirimli"...En çok reklâm veren firmalar: Unilever, Ülker, Danone, Turkcell, PCG...Medya açısından baktığınızda herkes halinden memnun tabiî, karşılıklı bir memnuniyet, mutluluk söz konusu...Okur ve TV izleyicisini ise hiç ilgilendirmiyor bu alışveriş. O TV'sini ve gazetesini daha az reklamlı görmek istiyor. Bu zor problemin de kolay bir çözümü yok gibi görünüyor!

Devamını Oku

Namus cinayetine yasal destek!

11 Temmuz 2004

Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNPF) Türkiye Temsilciliği bir yıl boyunca töre-namus cinayetlerini incelemeye ve çözüm yollarına eğilmeye karar vermiş.İyi niyet elçisi olarak da ünlü tiyatro sanatçımız Demet Akbağ'ı seçmişler. Gayet güzel bir karar ama onlara şu şarkıyı söyleyebiliriz hemen;Biraz geç kalmadın mı...Evet, UNPF bu cinayetlerin insan hakları ihlallerinde ilk sıralarda yer aldığını belirtmiş ama gerçekten ve ne yazık ki çok geç kaldılar.Bir yıl izleyeceklerse, bu gidişle ancak "bir yıl içinde daha kaç kadın, genç kız ve kız çocuğun (veya erkeğin) namus bahanesiyle öldürüleceğini" inceleyebilirler. Biz, Türkiye'nin sayısız kadını (ve erkeği); hukukçusu, medyası, STK'sı yıllardır inceliyoruz, haykırıyoruz, mücadele veriyoruz ama önleyemedik.Önleyici nedenleri, yasaları çıkarttıramadık. Avrupa Komisyonu uyanlar gönderdi; "Bu yasalarla asla AB'ye giremezsiniz" dedi yine bir faydası olmadı, onlar daha farklı ne yapabilecekler ki?Dün yine gazetelerde evli bir genç adamın öldürülmesiyle ilgili bir haber vardı. Öldüren "kızkardeşine sarkıntılık ettiği için" öldürdüğünü söylüyor.Ölen; kızkardeş, eş, anne, sevgili, nişanlı veya ailenin bir başka ferdi de olabilirdi. "Namusuma lâf etti", "Ailemden birine sarkıntılık etti", "Onu biriyle gördüm" dediğiniz anda ceza indirimi yapılacaksa bunun sonu gelir mi?Medya susmamalı!Hukukçular Anadolu'da çok sık görülen "ensest" olaylarında tecavüzcülerin, tecavüz ettikleri, kendi ailelerinden olan (öz kızı, gelini vb.) mağdurları öldürdüklerinde bile "namusumuzu kirletti", "eşini aldattı" gibi bahanelere sığındıklarını ve böylece cezadan kurtulduklarını anlatıyorlar. Bu tür davalarla karşılaşan avukatların isimleri belli, ben de verebilirim. Komisyon onların karşılaştığı bu davaları mutlaka dinlemeli.Zira aynı Komisyon; TBMM Adalet Komisyonu, aynen "TCK Alt Komisyonu'nun yaptığı gibi" namus saikiyle" işlenen cinayetleri "Nitelikli İnsan Öldürme" maddesi kapsamına almaktan son anda vazgeçti. Bunun yerine maddeye "töre saikiyle işlenen cinayetler"i ekledi. Bu konuda görüşünü aldığım; "Uluslararası Boyutlarıyla İnsan Hakları" kitabının yazarı, Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi'nde Türkiye adına 8 yıl üyelik yapmış olan Prof. Safa Reisoğlu şöyle diyor:"Kurallar, yasalar toplumların bünyesindeki sorunlara göre şekillenir. Bu nedenle diğer ülkelerde veya bazı ülkelerde ceza indirimi uygulanabilecek olaylar bizde indirim nedeni sayılmayabilir. Kan davası, töre ve namus cinayetleri Türk toplumunda önemli bir problem yarattığı için en ağır şekilde cezalandırılması gerekir. Adam öldürmenin hiç bir meşru nedeni olamaz. Töre ve namus cinayetleri (bu şekilde ikisi bir arada kullanılmalıdır) 'Nitelikli İnsan Öldürme' maddesine alınacaksa birlikte alınmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde yasa en azından namus faktörü, tahrik, indirim nedeni sayılmayacak şekilde oluşturulmalıdır."Görüldüğü gibi Avrupa Konseyi bünyesinde yıllarca çalışmış, deneyimli bir hukukçu "töre ve namus saikiyle" tanımının ayrılmamasını özellikle vurguluyor.Bekâret testiTBMM Adalet Komisyonu'nun, Türkiye'nin en başarılı, en deneyimli hukukçularının söylediklerine kulaklarını tıkayarak, 40'tan fazla STK temsilcisinden oluşan TCK Platformu üyelerinin sırtını sıvazlayarak "Aferin size, TCK'ya kadınlar sahip çıktı. Şimdilik durum bu. Genel Kurul'da önerge verilirse değişebilir" sözleriyle işin içinden sıyrılması biraz zor olur.Medeni Kanun'da da aynı yanlış yapılmış, 17 milyon kadın "haksız ayırımcılık" kurbanı olmuştu. Onun düzeltilmesi gerekiyor. Peki bu gidişle her çıkarılan yasa 3-5 gün sonra tekrar mı değiştirilecek?Tasarı Adalet Komisyonu'ndan çıktığı anda iş bitmiş oluyor, ondan sonra değiştirilmesi çok zor. Mücadelenin sonuna gelindi, medya bu kez susmamalı. Mevcut Tasarı, bazı gazetelerin heyecanla ilk sayfadan haber verdiği gibi "bekâret testlerini de yasaklamıyor", aksine kolaylaştırıyor.Kelime oyunlarını hepimiz yutuyoruz, onu da söylemiş olayım!

Devamını Oku