İsimlerini tekrar anmayacağım, benim anılması değil "unutulması, tekrarlanmaması gereken isimler" listeme girdiler zira... Dün, onlar için en güzel sözü Başyazarımız Güngör Mengi söylemişti;
"Transferler başladı, mide bulantısı ilaçlarınız yanınızda bulunsun"...
Bu milletvekili transferi olayına ben de her zaman "mide bulantısı" olarak bakmışımdır ve o duyguyu daha iyi anlatacak bir tanım olamaz.
Bir partiden diğerine, oradan "çıkarlar gerektiriyorsa" bir başkasına yatay geçiş yapıvermek, hele de "seçildikten sonra" renk değiştirmek kabul edilir bir davranış şekli değil ama ne yazık ki bizde o da alışkanlık haline geldi.
Her şeye alıştırıldığımız gibi buna da alıştırıldık toplum olarak.
Alıştırılmakla kalmadık tabii, olay "kabul gördükçe artan tecavüz ve namus cinayetleri gibi" giderek boyutunu da genişletmeye başladı. Ee, olacağı budur, yapılan yanlışlara sonsuza kadar susarsanız önce bir adım... Sonra diğeri, arkadan dev adımlar gelir.
DSP'den CHP'ye, ANAP'tan DYP'ye geçişe anlayış gösterirken bakarsınız birbirinin tamamen aksi ideolojilere sahip, taban tabana zıt partilerden de geçişler başlamış. Bakarsınız ona da "susma" zorunluluğu doğmuş.
Bir milletvekili çıkmış "sol" partisinin "Atatürkçü" lüğünü yeterli bulmayarak "aşırı sağ", Atatürk ilke ve devrimlerine Anayasa'yı bile değiştirerek farklı yorumlar getirmeye çalışan bir partiye geçivermiş.
Bakarsınız liderler bu transferci "vekil"leri yanına alarak gurur fotoğrafları çektirmiş.
Hepsinin yüzünde mutlu gülücükler, zafer veya intikam ifadeleri...
Yasaklanmalı!
Oysa Meclis'e belli bir partinin adayı olarak girmiş, seçmenden bu şekilde oy almış bir milletvekilinin, o Meclis'in çatısı altında iken, aynı dönemde parti değiştirmesine izin verilemez. Partisinden ayrılan ancak "bağımsız" kalabilir, bunun aksi seçmeni aldatmaktır. Millete saygısızlıktır, ilkesizliktir, daha ne derseniz deyin...
Türk siyasetinin bu ilkesiz davranışa, bu aldatmacaya artık dur demesi gerekiyor. Türkiye'de "Nasıl olsa seçildik, iktidara geldik, istediğimizi yaparız" diyen iktidarlar bugüne kadar aynı hataları hep tekrarladılar. Hatırlayın; transfercilerle elele zafer pozu veren ve hatta "gelenleri" ödüllendirmek için bakan yapan kadın ve erkek genel başkanları, başbakanları?? Hepsi kısa süre sonra tepetaklak gittiler. Halk onları yalnız Meclis'ten değil, zihinlerinden bile sildi. Yok etti.
Ben genel başkan olsam, hiçbir çıkar, hiçbir neden bu durumda gelen bir milletvekilini bana kabul ettiremezdi. Hele yanyana mutluluk pozu vermek?..
Bu ancak kâbusum olabilirdi.
Güvenemeyeceğinizi, ilk fırsatta sizi de terkedeceğini, kendi partisini, kendi seçmenini aldattığını bildiğiniz isimlerle yan yana görünmek kâbus değilse dehşet bir hatadır.
Hiç kimse "nasıl olsa seçildiğine" güvenmesin. Bu ülkede durumlar çook çabuk değişiyor. Ne "erken seçim"ler gördü Türkiye.
Deniz Baykal'ın "son transfer"ci milletvekillerinden biri için sorduğu; "Aile şirketinin hesaplarının geçen ay Maliye Bakanlığı tarafından incelemeye alınması" ile ilgili soru ise bu olayın en hayati noktası.
Milletvekili cevaplamıyorsa Bakanlık, daha da doğrusu AKP sorunun cevabını millete derhal açıklasa çok iyi olur!
Kamusal alan
Laik devlet" tanımının gereği olarak "devlete, kamu kuruluşlarına, devleti temsil eden resmi törenlere" din göstergesi sayılacak kıyafetlerle girilmemesi kuralı kaldırılmak isteniyor ya, demokrasilerde çözüm tükenmez.
AİHM'den de istenen cevap çıkmayınca sıra geldi kafaları karıştırmaya. Kamusal alan neymiş, ne değilmiş, "ev dışında kalan her yer" kamusal alan sayılırmış. Daha neler, neler...
"Kamu" kelimesini "kamu oyu"ndan alarak "çoğunluk, toplum, halk" gibi yorumlarsanız, ki yapılan budur, sokağı da kamusal alan tarifi içine alıverirsiniz. Oysa burada sözü edilen "devlete ait, devletin temsil edildiği, devlet kurallarının geçerli olduğu yer" anlamındaki "kamu" dur.
İşte bu nedenle bence dün bazı gazetelerde iran'da "mollaların kadınlara nasıl giyineceklerini öğretmek için, renkli başörtü takan veya pantalon giyen kadınları gözaltına aldırdığını" anlatan haberde hata vardı. Şöyle diyordu bu haberlerden biri:
"Kamusal alanda İslâm'a uygun giyinmedikleri için kadınları tutuklatan..."
Oysa İran laik bir ülke değil, bu nedenle orada kamusal alan da söz konusu değil.
"İslâm'a uygun yaşam" söz konusu. Her yerde onların istediği kalıpta olacaksınız. Olmazsanız karaçarşaflı kadın polisleri sizi tutuklarlar.
Bundan sonra renkli başörtüsü, manto, pantalon, sandalet de yok. Siyah çarşaf giyilecek. Tek saç teli görünmeyecek.
"Taliban gibi oluyoruz" deseler de kimseye dinletemeyecekler.
Onun için kafayı "kamusal alan"a takıp durmayalım. Bu tanım bugünün İran'ına dönmemek için en önemli güvence aslında. Din devleti ile, laik-demokratik devlet arasındaki farkı gösteriyor.
Lider olsam transfercilere güvenmezdim
İsimlerini tekrar anmayacağım, benim anılması değil "unutulması, tekrarlanmaması gereken isimler" listeme girdiler zira... Dün, onlar için en güzel sözü Başyazarımız Güngör Mengi söylemişti;
Haberin Devamı

