İşte kavuştuk yine! Selam hepinize...
Dile kolay tam iki haftadır ayrıyız. Gazetecilerin diğer meslek sahipleri gibi uzun tatillere hakkı yoktur malumunuz, onlar nâm-ı diğer "Köle Isaura"lar olarak yaz kış, bayram seyran dinlemeden 24 saat ve 365 gün çalışmak zorundadırlar.
Onun için de -inanın bana- tatil yaparken bile vicdan azabı duyarlar.
Bir garip suçluluk duygusu bu... "Aslında çalışmam lazım", "ama dinlenmem de lazım" ikilemi.
Tatil sırasında gazete ve TV'lerden haberleri izlemeye devam ederlerse olayları herkes gibi dinleyip geçemezler. Elleri, beyinleri kaşınır durur.
Bu duyguyu yaşamamak için TV ve gazeteyi minimuma indirdim tatilde. Hiç mi bakmadım, baktım tabii, hisseden, ülkesinin, toplumunun sorunlarını duyan, yaşayan bir gazetecinin elini, kolunu, gözünü, kulağını bağlamanız lazım ancak durdurabilmek için...
Açıktan açığa değil yan yan baktım. Yanınızda oturanın gazetesine attığınız kaçamak bakışlar gibi.
İyi haber arıyorum!
Biliyorsunuz tatil başladıktan en az bir hafta sonra beyin ancak dinlenmeye konsantre olabiliyor. İşte o bir haftadan sonra olaylara uzaktan bakmayı başarabiliyorsunuz. "Uzaktan" gördüklerim bizim kolay kolay değişmeyeceğimize dair inancımı -ne yazık ki- biraz daha pekiştirdi.
'İyi bir haber yok mu, iyi haber' diye diye geçti günler.
"Hızlandırılmış tren" kazasının üzüntüsü bitmeden ve tam da Ulaştırma Bakanı'nın (yoksa gerçekten 'ulaştırmama bakanı' mı demek gerekiyor) "güven eksilmedi, biletler aynen satılıyor" dediği günde ikinci tren kazası. Yine ölenler, yaralananlar, yok olan aileler... Ve yine umursamayan, sorumluluk almayan, suçu birbirine atan yöneticiler, siyasetçiler.
"Roche-SSK" olayı... İlaç rezaleti. Bu büyük skandali bile önemsiz göstermeye çalışan sorumlular (o satışlardan kaç trilyonun kimlerin cebine girdiği ne zaman açıklanacak?)
Basit rahatsızlıklarla hastaneye gidip virüs kaparak ölen veya sakat kalanlar... Bu skandal da "ABD'de de benzer olayların yaşandığı" nı bildiren cümleyle kapatıldı. Bizde ve batı ülkelerindeki hastanelerde aynı nedenle ölüm oranlarını karşılaştırmalı olarak bir açıklasalar keşke...
Depremi yaşadım!
Yargıtay Başkanı'nın topu topu 25 milyarlık, o da taksitle alınan evi için koparılan fırtınalar. Acaba yargıya olan güveni de tümüyle yerle bir ettikten sonra elde ne kalacak? Kime güveneceğiz bu ülkede?
Son iki haftanın yeterince önemsenmeyen oysa en önemli olaylarından biri deprem. Küresel ısınmaya bağlı olarak hızla değişen iklim, zamansız ve aşın yağışlar, seller, fırtınalar yanında "yaşanan ve beklenen" depremler. Buna rağmen alınmayan önlemler...
Muğla civarındaki dizi depremlerde o bölgedeydim. Saat başı salıncak gibi sallanmaya alıştık, yerimizden bile kıpırdamıyorduk. Ama bu, günlerce süren deprem fırtınası bölgedeki hatalı inşaatların kontrolünü sağladı mı, yenilerini önledi mi?
Yoo... Her şey eski tas eski hamam devam.
Deprem profesörü Celal Şengör "İstanbul için ödüm patlıyor" derken İstanbulluların ödü patlıyor mu ki Muğla'dakilerin patlasın?
Biz Türküz, ne AiDS'ten korkarız, ne radyasyondan, ne de depremden...
Şükür kavuşturana... Yarın devam ederiz.
Nerede kalmıştık arkadaşlar?
İşte kavuştuk yine! Selam hepinize... Dile kolay tam iki haftadır ayrıyız
Haberin Devamı

