Anadolu kadını, asılsız bir mazeret!

Fikret Hakan tarihe nasıl sanatçılığının yanında kadın burnu kırmasıyla geçmişse AKP Milletvekili Hakkı Köylü de siyasetçiliğinin yanında "Karınızı yolda bir erkekle konuşurken görseniz iki tokat atmaz mısınız" sorusuyla geçmiştir

Haberin Devamı

Fikret Hakan tarihe nasıl sanatçılığının yanında kadın burnu kırmasıyla geçmişse AKP Milletvekili Hakkı Köylü de siyasetçiliğinin yanında "Karınızı yolda bir erkekle konuşurken görseniz iki tokat atmaz mısınız" sorusuyla geçmiştir.

Bu soruyu yine, şu anda zina konusunda karşıt görüşler ileri sürdüğü CHP Milletvekili Orhan Eraslan'a sormuştu.

Başkanlığını yaptığı TCK Alt Komisyonu görüşmeleri sırasında... Bu söz üzerine TCK ile ilgili bir profesör de (hatırlayacaksınız) "Türk erkeği bu durumda tokat atmaz, başka şey yapar" demiş, onun konuşması da ilmî bir açıklama(!) olarak zihinlere kazınmıştı.

Çok enteresan bir ülke burası. Akla hayale gelmeyen ne varsa bir gün karşınıza çıkabilir. Aynen, ilerleyelim reform yapalım derken birden bire gerilediğinizi, mevcut ilerlemeleri de kaybettiğinizi görebileceğiniz gibi.

Hakkı Köylü şimdi de diyor ki; "Zinanın suç sayılmasını Anadolu kadını istedi."

Burada vurgulamak gerekir, zinanın matah ve tercih edilebilir bir şey olduğunu kimse iddia edemez. Ama iki yetişkin insanın kendi tercihleri olarak yaşanan bir beraberlik de hapis cezası verilecek bir suç sayılamaz. Hiçbir demokratik, hukuk devletinde de sayılmamıştır. Suç, medeni nikah dışında imam nikahlarına göz yumulması, birkaç eşli evliliklerin Türkiye'de hâlâ sürüp gitmesidir, bu evliliklerin açıktan açığa yaşanması ve mağdur olan kadınlara yüksek tazminat hakkı verilmemesidir.

Asıl suç Medeni Kanun Mal Rejimi'nde yapılan olumlu değişiklikten 17 milyon kadının mahrum bırakılması, boşanma halinde başlarına geleceği bildikleri için kuma dahil her haksızlığa susmak zorunda kalmalarıdır.

15-18 yaş arası gençlerin gönüllü ilişkilerine hapis cezası getirilmek istenmesine hayret ederken şimdi ortaya "tam yetişkinlere ceza" konusu atıldı.

Asıl sorun devrimler ve laiklik mi? AKP'nin, durup dururken, komisyonlarda Tasarı konusunda mutabakat sağlanmışken Meclis'te birden bire "üniversitelerde türbana izin", "Kur'an kurslarının serbest bırakılması", 'devrim yasalarına göre yasak kisveler'le ilgili maddenin yeniden düzenlenmesi gibi konuları TCK gündemine sokması Ceza Kanunları'nın çıkarılmasını da tehlikeye attı.

Aynı sırada, 30 Ağustos nedeniyle Genelkurmay Başkanı'nın "TSK'nın sabrı deneniyor" demesinin bu son emrivaki çabasıyla bir ilgisi var mı, yok mu düşünmek lâzım. (Yine aynı sırada "Fransız okullarında türban serbest bırakılmadığı takdirde öldürüleceği söylenen" iki Fransız gazetecinin Iraklı militanlar tarafından kaçırılması kötü bir tesadüf oldu.) Zira ön planda Başbakan "kredi kartlarını dikkatli kullanmaları ve kaçak yapı yapmamaları" konusunda halka düzgün ve basit uyanlar yaparken arka tarafta AKP ateşle oynuyor gibi bir manzara var ortada.

Dönelim TCK Tasarısı'na... Sorunların çoğu komisyonlarda iki partinin anlaşmasıyla çözülmüş, geriye üzerinde durulup düzeltilmesi gereken birkaç nokta kalmıştı ki bunlardan en önemlisi "Namus cinayetlerinin 'Nitelikli İnsan Öldürme' maddesine alınması, maddedeki ifadenin 'töre ve namus saikiyle işlenen cinayetler' olarak değiştirilmesi" idi.

O unutuldu, ortaya zina, türban, Kur'an kursu gibi TCK Tasarısı'nda hiç tartışılmayan konular çıktı.

(Devam edecek...)

Parsadan'ın isteği!
Tansu Çiller'in bir paşa zannederek konuştuğu ve partisine oy kazandırmak için örtülü ödenekten para verdiği Selçuk Parsadan hastalanmış.

Tedavisinin çok zor olduğunu öğrendikten sonra şöyle konuşmuş Parsadan:

"Böyle acılar içinde ölmek istemiyorum. Eski hükümetlerin hatalarını düzeltsinler, tek isteğim bu."

Suçu ne olursa olsun bir insanın ağır şekilde hastalandığını duymak üzücü. Umarım tedaviler iyi sonuç verir ve hayatı kurtulur.

Demek ki insan bu durumda kalınca günahlarını daha iyi anlıyor ve tamir etmek istiyor. Keşke öyle olmasa... Keşke insanlar vicdanlarını sağlıklı olduklan zaman da hatırlayabilseler.

Yolsuzluğa, sahtekârlığa yeltenmeseler. Özellikle siyasete talip olanlar... Özellikle ülke yönetenler. Bir yandan "Yetim hakkını yedirmem" derken öte yandan yetimin, yoksulun, açlık sınırında yaşayan milyonlarca insanın hakkına rahatça el uzatmasalar.

Particilik uğruna yakınlarına, partililerine her türlü imkânı sağlayıp hak eden ama hakkını alamayan ve üstelik kendilerine değer ve oy vermiş olan vatandaşların iyice ezilmesine yol açmasalar.

Daha önce bu yollara başvuran siyasetçilerin beşerî adaletten kaçsalar bile ilahi adaletten kaçamadıklarını hatırlasalar (Deprem bölgelerinde çürük ev yapan müteahhitler gibi meslek sahipleri için de geçerli aynı hatırlama...)

En hafif cezaları "rezil olmak ve silinmek" olmadı mı onların?

Keşke bu kadar kolay unutmasalar!

DİĞER YENİ YAZILAR