Magazin habercilerinin sınırsız özgürlüğü

Plajda bir kadın... Sere serpe uzanmış güneşleniyor, arada bir yanındaki şezlongta kitap okumakta olan eşiyle konuşuyor

Haberin Devamı

Plajda bir kadın... Sere serpe uzanmış güneşleniyor, arada bir yanındaki şezlongta kitap okumakta olan eşiyle konuşuyor. Sonra denize giriyor, duş alıyor, havlusuna kurulanıp tatilin keyfini çıkardığını hissederek tekrar uzanıyor. Ama büyük bir hatası var; kaldığı otelin plajında kendini güvende sanmak.

Aynı günün akşamı eşiyle birlikte TV izliyorlar. Aa, kadının sahildeki tüm görüntüsü ekranda. Koca yok, onun mayolu hali ilgi çekmeyeceği için karelerden tamamen çıkanlmış.

Yalnız görüntü olsa yine iyi, haberde kadının fazla kilolarından başlayıp selülitli bacaklarında biten bir dizi aşağılayıcı söz söylenmekte. Eşine ve tanıdığı herkese rezil olduğunu düşünen mağdur mosmor bir yüz, berbat bir ruh haliyle, söylenerek TV'nin karşısından kalkıyor.

Bir başka kadın... Plajlarda 'kameralara yakalanabileceğini' düşünerek tekneyle kıyılardan uzaklaşmayı seçmiş o... Kurtulabilmiş mi? Hayır, teknede güneşlenirken, denizden çıkarken, cep telefonuyla konuşurken, her açıdan çekilmiş görüntüleri ekranda ve magazin sayfalarında.

Görüntü üzerine döşenilen haberler yine aşağılama, hakaret boyutlarında; ne estetik ameliyatları kalmış, ne yaşı, ne selüliti.

Onun da büyük bir hatası var; denizin ortasında veya ıssız bir koyda kendini güvende sanmak!

Mehmet Barlas, Pazar günkü yazısında, İstanbul'un tanınmış (belki iş adamı eşi veya iş kadını) bazı hanımlarının bu onur kırıcı haberlerle ilgili konuşmalarından söz etmişti. Anlattığına göre, aralarında bu nedenle bazı tatil mekânlarına gitmekten vazgeçenler vardı ve Barlas 'Bu teşhirleri yapanlar kadınları kırmaktan zevk mi alıyorlar' diye soruyordu.

Sebebin zevk almakla değil, zevk vermekle ilgisi var. Magazincilerin görevinin bir parçası bu. Eğlence arayanlara 'başka yaşamlarla' eğlence sunuyorlar. O programları veya sayfaları hazırlayanların bir şekilde ilginç, sansasyonel haber bulmalan ve izleyici sayılarını korumalan gerekiyor. Bunun için de her şeye hakları olduğuna inanıyorlar.

Soyunma odası hatta tuveletler!
Oysa basın özgürlüğünün anlamı bu değil. Tabiî ki basının haber hazırlarken belli ölçüdeki özgürlüğüne karışılmamalı, bu özgürlük korunmalı ama Türkiye'de magazin gazeteciliği giderek kişisel alanlara saldınya dönüşüyor. Ve işin kötüsü, kaldığınız oteller, gittiğiniz restoranlar da bu saldırıya ortak oluyor, çoğu kez gazetelere ihban kendileri yapıyorlar. Etrafınızdaki özel çember hızla daralıyor, her an her yerde gözetleniyorsunuz.

Dehşet bir duygu bu! 'Her yerde kamera' olayı özellikle kadınlar için öyle bir korku haline geldi ki mağazaların soyunma odalarında veya alışveriş merkezi, otel gibi yerlerin tuvaletlerinde bile gizli kamera şüphesi duyanlar var.

Bırakın bütün bu korkuyu bir yana, kendinizi bir davette açık büfeden yemek almış, ayakta karnınızı doyurmaya çalışırken düşünün. Bu şekilde görüntülenmek ister misiniz? İşte bunu isteyip istemediğinizi size soran yok, olay bu!

Oysa yasalara göre 'kişi, resmi üzerinde bağımsız bir şahsiyet hakkına' sahip. Ve 'kişinin resminin her ne şekilde olursa olsun izinsiz olarak yayınlanması -hukuka uygunluk sebebi bulunmadıkça- hukuka aykırı'... 'Resmin her türlü iletişim araçlarıyla ve ticari amaçla kullanılması, özel yaşam alanına girilmesi ve plajda bile olsa fotoğrafların izinsiz yayınlanması manevi tazminat sebebi...

(Devam edecek)

Teröristen farksız babalar!
Rusya'nın Osetya'sında yaşanan katliam, ölen çocuklar, gençler, vicdanı olan herkesin yüreğini dağladı. Tabiî sadece yürekleri dağlamakla kalmadı, aynı zamanda beyinleri etkiledi; terörü, ölümü, insan canı almanın ne vahşi, ne canavarca bir eylem olduğunu düşündürdü.

Örneğin bana; çocuklara, gençlere taciz veya tecavüz eyleminde bulunmanın da onları öldürmekten farksız olduğunu, bunun da kesinlikle bir çeşit terör olduğunu... Çocuk yuvalarında kendilerine emanet edilen çocuklara saldıranların ödüllendirilip -en kötü ihtimalle- bir başka yuvaya müdür yapılmak yerine derhal işlerine son verilerek yargılanması gerektiğini düşündürdü.

Namus, töre ve başka bahanelerle genç kızları, kadınları öldürenlerin ve hatta ölüm korkusu içinde yaşatanların da en ağır şekilde ceza görmesi gerektiğini hatırlattı. Devletin kendinde insanların özel yaşamına müdahale hakkı görmesinin bu suçlan Başbakan'ın dediği gibi azaltmayacağını, tam aksine cahil ve fırsatçı insanların "Devlet bunu hak görüyorsa, ben o insanın sahibiyim, benim de hakkım var" diyebileceğini fark etmemi sağladı.

Töre cinayetine kurban gidenlerin evli kadınlardan çok çocuk yaştaki genç kızlar olduğunu, babaların kendi elleriyle 15-16 yaşındaki kızlarını öldürdüğünü, bu nedenle zina yasası ile kadınlara getirilmek istenen ekstra baskının töre cinayetlerine ayrıca bu nedenle hiçbir etkisi olmayacağını düşündürdü. Töre cinayetini cezalandırıyoruz derken 'namus cinayeti'ni cezalandırmayarak toplumun aldatıldığını da.

Osetya'daki vahşete üzülürken bunları benim gibi sizler de düşünün lütfen. Kendi ülkemizde çocuk, genç kız ve kadın katliamına sessiz kalıp, bir başka ülkedeki katliama yazılar, sohbetler döşenmek de büyük bir çelişkidir. Haksızlıktır.

Bu arada Hükümet'e şu malum Yasa ile ilgili yepyeni bir önerim olacak:

Madem ki bu emrivâkide "Anadolulu kadınlar'ın isteği rol oynamıştır ve madem ki her şeye rağmen bu kanunun çıkmasını çok istiyorlar o zaman o kadınları memnun edecek bir çözüm yaratsınlar, yıllar boyu erkeklerin lehine işleyen "kadına bir kez yeterli, erkeğe birlikte yaşadığının ispatı gerek" şeklindeki maddeyi tam tersine çevirsinler. Ayrıca Anadolu kadınını daha da memnun etmek için ('Şikâyete bağlı' şartını bir yana bırakarak) imanı nikahlı erkekleri derhal cezalandırsınlar.

Avrupa değil ama en azından Türkiye içinden gelen itirazlar büyük ölçüde azalacaktır.

Acaba bu çözüm neden hiç akıllarına gelmedi dersiniz?!!

DİĞER YENİ YAZILAR