Dün yazıma oturmadan önce Taksim'de bir işimi halletmem gerekiyordu. Beşiktaş üzerinden Taksim'e gitmek üzere yola çıktım. Çıkış o çıkış... Dön dönebilirsen, her köşe tutulmuş, yollar kapatılmış.
Dolmabahçe'ye dönen yolda polisler "Maçka üzerinden gidin" dediler. Maçka yolundakiler ise "Osmanbey üzerinden"... Kızımla arabanın içinde, kızgın güneşin altında saatler geçirdik. Trafik yürümüyor, yol boyu polis araçları dizilmiş... Sonunda açlıktan da kıvranmaya başlayınca çareyi arabanın içinde yemekte bulduk.
Sıkıntımızın üstüne bir de yediğimiz yarım ekmekli koca sandviçlerin üzüntüsü bindi. Söylene söylene 3 saat sonra ve işimi halledecek zaman da bulamadan gazeteye döndüm.
O arada radyodan devamlı Ankara ve İstanbul'da patlayan bombaları dinledik. Kan ter içinde ve içimiz de parçalanarak.
Tek güvencemiz polisimiz yine bombayı ayağı ile kontrol etmiş. Yine... Bu kaçıncı? Bir musibet değil, bin musibet bile bizim aklımızı başımıza getirmeye yetmiyor.
Ama benim asıl merakım bu değil, önemli olan(!) Bush'un kakası nasıl korunacak? Malûmunuz adamın klozetini bile Amerika'dan getiriyorlar. Neymiş efendim; dışkısından DNA tahlili yapılırmış da, geri götürmeleri gerekiyormuş da, falanmış filânmış... Demiyorlar ki ayağı ile bomba kontrolü yapan bir millet (af buyurun) o dışkıyı diğerlerinden nasıl ayıracak da tahlil edecek...
Ama klozet meselesini bile kendi adamları ile kontrol altına almaları bizim "güvenliğimize" ne kadar güvendiklerini gösteriyor. Karşılıklı müthiş bir güven(!) sözkonusu. Biz onların uluslararası terör, güvenlik gibi konulan bırakıp başımıza yeni sorunlar üreteceklerinin güvensizliğini yaşıyoruz, onlar klozetlerinin...
Amerika, Başkanlarının ve ekiplerinin sağlığına bu özeni gösterirken bizim vatandaşlarımız daha yabancılar gelmeden ölmeye, şehir içinde yol katetmek zorunda olanlar ise ızdırap çekmeye başladılar bile.
Acaba Ankara ve İstanbul'da patlatılan ve Yalova'da bulunan bombalar son mu?
Acaba en iyisi evlerimize kapanıp bu iş bitene kadar sokağa çıkmamak mı? Yoksa yine "istedikleri zaten bu" diyerek cahil cesareti üstlenip her yere gitmemiz mi uygundur?
Uluslararası haber ajansları "Nato için İstanbul kapatılıyor" yorumunu yapmışlar.
Çok doğru, sadece gelmek için en nefret edildiği anı seçen Başkan'ın ve görevlilerin bulunacağı alan değil, tüm şehir şimdiden "olağanüstü hal" ilân edilmiş gibi... Üstüne üstlük herkes tedirgin, herkes korku içinde.
Tamam, güzel pek kıymetli Bush'larını (kakası dahil) korusunlar da bizi kim koruyacak ve ne yapmamız gerekiyor onu da söylesinler. Stresten hasta olacağız!
Açık Pencere'den 2000'li yıllar
Ben onun yazılarını zaten kaçırmam. Esprili üslubuyla en ciddi ya da en trajik olaylan bile gülümsetebilmesine bayılırım.
Yeni çıkan 'Açık Pencere'den 20001i Yıllar kitabını görünce içine bir daldım, hâlâ çıkabilmiş değilim. Her akşam elimde. 11 Eylül'den, savaş yazılarına, yolsuzluklar, hortumculardan mizah yazılarına, fıkralara kadar 2000 ile 2003'ün sonu arasındaki bazı yazılarını toplamış kitabında. Ne ilginçtir ki sanki hepsini ilk defa okuyormuş gibi aynı zevkle okuyorum.
Kitaptan sizin için bir fıkra seçtim, o kadar güzel ve çok fıkra var ki epeyce zorlandım. İşte "Irgatın rüyası" :
Irgat koşa koşa ağasının yanına gelir.
- Ağam akşam rüyamda seni gördüm...
- Hayırdır len nasıl gördün?
- İkimiz de aynı uçakta seyahat ediyorduk. Uçak düştü.
- Hayırdır inşallah, ne oldu sonra?
- Ben kanalizasyon çukuruna, sen de bal çukuruna düştün.
- Olacak di mi o kadar fark. Ağalığım rüyada bile belli olmuş.
- Sonra birbirimizi yalaya yalaya temizledik.
Yazarken bile gülmekten gözlerim yaşarıyor.
"Açık Pencere'den 2000'li Yıllar" okuyun derim.
NATO bunalımımız hayırlı Olsun!
Dün yazıma oturmadan önce Taksim'de bir işimi halletmem gerekiyordu. Beşiktaş üzerinden Taksim'e gitmek üzere yola çıktım. Çıkış o çıkış...
Haberin Devamı

