Bugün hüzünlü bir gün benim için... Dünden beri öyle bir durgunluk, hüzün çöktü üstüme. Perşembe sabahı rahmetli Ercan Arıklı'nın mezarı başındaydık. Yakın arkadaşları, gazete arkadaşları, sevenleri onu andık ve dua ettik onun için... Allah kabul etsin, nur içinde yatsın. Nasıl da çabuk geçiyor zaman... Uçup gidiveriyor, bir yıl olmuş bile inanılır gibi değil.
O ihmalden gitmişti. Yolda hata vardı, otobüs durağının konduğu yerde hata vardı, şehir içinde sürat yaparak çarpan şoförde hata vardı.
Bir değerli insanımızı daha ihmalden kaybetmiştik.
Bugün sevgili babamın ölüm yıldönümü. Onun ölümü de ihmaldendi. Doktor hatasından... Vermemesi gereken ağır bir ilacı vermiş, mide kanaması nedeniyle ölümüne neden olmuştu. Oysa yabancı doktorlar bu ilacın belli bir yaş üzerine verilemeyeceğini söylemişlerdi daha önceden...
Bunları düşünerek masama oturdum. Gazetelere öylece göz gezdirmeye başladım ki gördüğüm ilk haberlerden biri:
"Mahmut Baykal isimli bilgisayar uzmanı burnundaki eti aldırmak için girdiği ameliyatta öldü. Saygı Hastanesi'nde Yoğun Bakım yoktu."
Basit bir ameliyatta olan komplikasyon önlenemiyor. Tam 4.5 saat sonra "yoğun bakımı olan" hastane aranırken yetişmiş, gencecik bir insanımız daha ölüyor. Sonra da bin türlü bahane. "Mali Hipertemi" imiş. Acaba aynı ameliyat International, İstanbul Cerrahi, Cerrahpaşa gibi tam teşekküllü bir hastanede yapılsaydı o hasta yine ölür müydü?
Kısa süre önce Çapa'da genç bir hastaya uygulanan ağır ilaç tedavisinde yapılan hataları, panik içinde çağrıldıklarında bile gitmeyen doktorları ve bölüm başkanı doktor hanımın hasta yakınlarına aşırı sert ve aşağılayıcı tavrını hastanın babasının ağzından yazmıştım.
Anne ve baba perişan durumdaydılar ve "Çocuğumuz göz göre göre ölüme yollandı" diyorlardı. Böyle bir haber, ciddi bir suçlama yazdığımızda genellikle hastanelerden (veya ilgili kurumlardan) hemen cevap gelir. Çapa'dan ses çıkmadı. Bu durumda anlatılanların doğru olduğuna inanılır doğal olarak.
Daha sonra Prof. Dr. Siyami Ersek Kalp ve Damar Hastalıkları Hastanesi'nde 3 hastayı aşın dozda potasyum enjekte ederek öldüren "hemşiranım"ın hikâyesini duyduk. İnanılır gibi değil; "Çok yorgun ve bitkindim", "Dalgın olabilirim" gibi mazeretler... Bir kalp hastanesinde... Ben şimdi bunu duyunca o hemşirenin hemşireliğinden de şüphe ederim. Bakalım diplomalı hemşire mi? Bizim hastanelerde kat temizlik görevlilerinin bile kendini hemşire zannettiği görülmemiş şey değildir.
Bence Çapa'da olanlar için de, Siyami Ersek'te veya Saygı Hastanesi'nde olanlar için de doktor ve hemşireler kadar başhekimlerin ifadeleri de alınmalı.
Hastaların ölümüne neden olacak kadar kontrolsüz hastanelerin tepesindeki isimler de hesap vermeli...
İnsanlar hastalarını birileri öldürsün diye emanet etmiyorlar hastanelere! Bıktık, bezdik bu ihmallerden artık!
(Not: SHÇEK yuvaları da berbat vaziyette. Çocukları kaynar suyla haşlayan hasta ruhlu bakıcılardan tutun da, çocukların bizzat yöneticiler tarafından tacizine kadar her türlü rezalet yaşanıyor. Medya olmasa kimbilir bu rezaletler daha ne boyutlara çıkardı. Bu ülkenin yöneticileri UYUYOR MU?)
"Uluslararası tepki"siz olmuyor!
Ben demiyor muyum bizi ancak AB'nin itirazları, çekiştirmeleri düzeltebilir diye?.. Maalesef, acı ama gerçek bu!
Uluslararası Af Örgütü'nün Türkiye'de aile içi şiddetle ilgili raporu açıklandı. Kadınların karşılaştığı şiddetin sorumludan olarak "koca, baba, erkek kardeş ve oğullar" gösterildi. Geleneklerin de bahane olarak kullanıldığı belirtilerek;
"Başbakan töre cinayetlerini kınamalı. Yasalar uygulanmalı" dendi. Hepsi çok güzel de, hangi yasalar? O yasalar çıkarılamadı. Hâlâ bekletilip duruyor. Her şey hallediliyor, onlar bir türlü bitmiyor.
Biz Af Örgütü'nün şimdi söylediklerini aylardır tekrarlayıp duruyoruz. Etkilemedi onları.
Bakalım haber ajanslarının dünyaya duyurduğu, BBC'nin de önemli haber olarak yayınladığı rapor etkileyecek mi?
Hastanelerde neler oluyor?
Bugün hüzünlü bir gün benim için... Dünden beri öyle bir durgunluk, hüzün çöktü üstüme
Haberin Devamı

