Her ne kadar Bakan Erkan Mumcu, Turizm ve Kültür bakanlıklarının fazla lüzumlu olmadığını savunuyorsa da bu sav Türkiye için asla doğru değil. Hatta tam aksine en büyük gelir kaynağı turizm olan, aynı zamanda kültür açısından hızla geliştirilmesi gereken bir ülkede bu anlayışın tam aksi geçerli. Bu nedenle de Truva Müzesi'nin kapalı tutulduğu yıllarda bakanlık yapanların "Bu konu önümüze gelmedi" mazereti gayet komiktir. Böylesine önemli konular, Truva gibi en değerli tarihi bölgelerle ilgili meseleler bakanların önüne gelmez, bakanlar o konulan çıkarır, önüne koyar ve çözer.Dünkü yazımda Truva filminin çekimine Türk hükümetleri tarafından izin verilmediği için Malta'da çekildiğini hatırlatmış aynı olayın "Barışçı (Peacemaker)" gibi sinema klasikleri arasına giren çok önemli bir başka filmde de yaşandığını anlatmıştım."Peacemaker" uluslararası terörü, Balkanlar ve Kafkasya'daki ülkelerde yaşanan savaşları anlatan önemli bir filmdi. Dün Steven Spielberg'in bu filminin Türkiye'de çekilmesi için yabancı ekiple birlikte Adana ve Antakya'ya giderek mekân arayan Cansu Akbel'le de telefonda konuştum. Cansu Akbel. Türkiye'den olumsuz cevap alındıktan sonra Hollywood'a giderek birkaç yapımcıyla görüştüğünü, onların bu tür filmlere mekân olarak "Malta'ya alternatif aradıklarını söyledi.Türkiye'de dört mevsimin yaşandığını, gerek iklim, gerek doğal ve tarihi güzellikler açısından film çekimine çok uygun olduğunu ama her seferinde "hayır" cevabı verilmesi nedeniyle bundan sonra da büyük prodüksiyonlar için düşünülemeyeceğinden korktuğunu söyledi.Turizm ve Kültür Bakanlığı'nın bu sorunu çözmesi, yabancı sinemacıların Türkiye'de film çekme isteğinin her seferinde bürokratik engellere takılmasını önlemesi gerekiyor."Türkiye'de film çekmenin serbest olduğunu" açıklamak bize ne kaybettirir? Bunu duyurmanın ne zorluğu vardır?Bakanlıklar sadece bir isim ve bina olarak durur, yüzlerce memuruna rağmen ülkeye bir katkısı olmazsa o zaman gerçekten gereksiz olduktan sonucu ortaya çıkar. Bakan Mumcu'nun bunu istediğini sanmıyorum, yanılıyor muyum yoksa?Çapa'dan şikayetBir süre önce Çapa'da yatmakta olan genç bir hasta için az bulunan bir kan grubunun duyurusunu yapmış, sizden yardım istemiştim.Ne yazık ki bu genç kurtarılamadı. Babası Hayrettin Sönmez ise daha sonra bana ulaşarak hastanede karşılaştıkları büyük sıkıntıları anlattı.Hayrettin Sönmez, Çapa'da yattığı süre içinde çocuğuna bakan doktorların kendilerine hiçbir bilgi vermediğini, sorularını bile cevaplamadıklarını, ilk defa denenmekte olan "yüksek dozlu ilaç kürü"nü uygulayan doktorların aynı hafta Silivri'de bir kongre için hastaneden uzaklaştığını, yerlerine kura ile bırakılan nöbetçi doktorun ise kongreye gidemediği için sinirlenerek uyuduğunu ve çağırmalarına rağmen kendileri veya başka hastalarla ilgilenmediğini söylüyor.Bu tedavi için kendilerinin fikrinin alınmadığını daha önce aynı tedavi sonucunda 4 hastanın da öldüğünü bu ağır tedaviden önce ise 10 gün hiçbir şekilde hastayı beslemediklerini anlatıyor. İlaç verilir verilmez çocuk 4 kez kriz geçirmiş ve şişmiş. Saat birde doktoru çağırmışlar "Kendi doktoru gelince bakar" diyerek ilgilenmemiş. Anne ve baba "İlaçla birlikte ödemi önleyici Lasix adlı ilaç verilmeliydi vermediler, ertesi sabah 2 tane birden verdiler. Çocuğumuz belki yine ölecekti ama hatalı tedavi, ihmal ve açlıktan gitti" diye ağlıyorlar.Hematoloji Ana Bilim Başkanı Günçağ Dinçer isimli doktorun sinirinden yanına kimsenin yanaşamadığını, hasta yakınlarına bile bağırıp çağırdığını anlatıyor ve "lütfen yazın, bizim içimiz yandı, başkaları yanmasın" diyorlar.Bunlar da "sağlık hizmeti'nden memnun olan vatandaşlar. Sağlık Bakanlığı hastaneleri çok iyi denetliyor olmalı ki gidenler bu kadar memnun.İşin ilginç tarafı, bizim her gün karşılaştığımız bu mutlu(!) vatandaşlarla DİE'nin "mutluluk araştırması"nı yapanların ve duyuran bakanların karşılaşmamış olması... Keşke biz de dünyayı onlar kadar toz pembe görebilseydik.
Brad Pitt'in muhteşem Truva filmini ilk gösterime girdiği gün izledim. Beni bu kadar etkileyen az film seyretmişimdir bugüne kadar. Truva'nın çekimini önce Türkiye'de, kendi orijinal yerinde yapmak istediklerini ama Türkiye'nin buna izin vermediğini herhalde duymuşsunuzdur. Truva Müzesi ni bile akıl edip filmden sonra açmayı düşündüler. Oysa eğer izin verselerdi kimbilir ne büyük bir reklâm olacak, dünya çapında milyonlarca izleyicinin göreceği bu film Türkiye'ye nasıl bir turist akınına neden olacaktı. Ayrıca kurdukları, trilyonlarca liraya mal olan olağanüstü Truva şehri dekorunu da bir süre için orada korumak mümkün olacaktı. Tabii ki bunun tarihi kalıntıların üzerine yapılması şart değildi, Truva'da başka bir arazi gösterilebilirdi ama bize fazla düşünmeden, zahmetsizce işin içinden sıyrılmak için küçücük bir mazeret yeter ya, tamamen öyle oldu.Tabii Truva olayı tek örnek değil. Pazar günü sevgili dostlarım Cengiz-Nilgün Aslan çiftinin Durusu'daki tatil evlerindeydim. Cengiz Bey'in kardeşi prodüktör, reklamcı Atila Aslan'ın da bulunduğu grupta sohbet koyulaşmışken Sinan Çetin geldi ve tam biz Truva'dan söz ederken aynen Turuva gibi kaçırdığımız büyük bir fırsatı anlattı; "Bugüne kadar bunu kimseye anlatmadım ama sana anlatacağım, mutlaka yazmalısın artık bu sorun çözülmeli" diyerek.Sinema meraklıları Barışçı (Peacemaker) filmini hatırlayacaklardır. George Clooney ile Nicole Kidman'ın başrollerini oynadığı ve yapımcılığını Steven Spielberg'in yaptığı bu güzel savaş ve terör filminde Türkiye'nin de adı sık sık geçiyordu. Barışçı filmi için Steven Spielberg ve Camera Rental'ın sahibi Otto Nemenz aracılığıyla Sinan Çetin'i arıyor. Barışçı filmini Türkiye'de çekmeyi düşündüklerini, Sinan Çetin'in de ortak olmasını istediklerini söylüyor ve "Bize prodüksiyon yapar mısınız?" diye soruyor. Filmin tamamı Türkiye'de çekilecek ve bütçesi olan 50 milyon dolann büyük bir kısmı da burada kalacak. Bunun için Spielberg'in adamları, yapım yardımcıları Los Angeles'tan kalkıp geliyorlar. Adana ve Antakya bölgesinin çok uygun olduğuna karar veriliyor, el sıkışılıyor. Plato Film ve Sinan Çetin de ortak olacak ve filmin jeneriğinde yer alacak. Herkes sevinçten uçarken, bütün hazırlıklar tamamlanmışken her zaman olduğu gibi Ankara'dan haber geliyor: "İzin vermiyoruz!" Ben sohbetin burasında birdenbire kendimi kaybederek 'niye abicim? diye atılmışım. Sinan gülmeye başladı ve bu sorunun cevabı şöyle dedi: "Açıklamıyoruz."Daha sonra uzun araştırmalar yaparak cevabı bulmuşlar; mazeret "yabancı ekibin güvenliğini sağlayamayız." "Biz sağlarız" dedik diyor Sinan Çetin ve sinirli bir gülüşle devam ediyor; "Siz kimsiniz lan? dediler. Cevabın muhatabını da bulamadık. Neticede 'Ankara' olarak kaldı. Ve Türkiye kendisine maddi manevi çok yararı dokunacak bir büyük uluslararası prodüksiyonu daha kaçırdı."Bunları dinleyince öylece kalakalmışım. Sanıyorum bunca başarılı prodüksiyona imza atmış ünlü bir yönetmen olmasına rağmen bu işe çözüm bulamamış olan Sinan Çetin'in öfkesi bile benimkinin yanında az kalırdı. Kimdir bu izin vermeyenler? Hangi nedenle ve ne hakla Türkiye'ye bu kadar yaran dokunacak projeleri ellerinin tersiyle itebilmektedirler? Kültür ve Turizm Bakanlığı bunlara neden müdahale etmez? Bundan sonra aynı hataların yapılmaması için bakanlıklar artık gözlerini açık tutmak zorundalar. Sinan Çetin'in ve benim ne demek istediğimizi anlamak için bakanların, sorumluların Truva filmine gidip mutlaka izlemeleri lazım. Acaba böyle bir reklâmı nerede bulabilirlerdi?Filmin yapımcıları da karşılık olarak haritayı gösterirken bile Türkiye'nin adını yazmamışlar. Orası herhangi bir kara parçası olarak gösteriliyor.Biz millet olarak bıktık artık bu saçmalıklardan, sorumsuzluklardan. Gerekiyorsa yabancı filmcilerin Türkiye'de film çekmesi için de bir kanun çıkartsınlar. İstedikleri her şeye çare buluyorlar da buna mı bulamayacaklar?
Hangi gazeteye baksanız Meclis'e yayılmış uyuyan milletvekili, bakan fotoğrafları görüyorsunuz. Eskiden tek tuk görürdük bunları, şimdi toplu olarak görüyoruz. Hani boş bulunma, yaşlılık belirtisi filân değil açıkça "Artık ben uyumak istiyorum" deyip uyuma. Nedir bu, milletvekilleri toptan tiroid hastası filân mı oldular?Topu topu 19 saat aralıksız çalışmışlar. Ayol 48 saat uykusuz çalıştığımız günler oluyor, dergici arkadaşlarımız üç dört gün aralıksız sabahlara kadar çalışıyorlar da gözlerini kırpmıyorlar. Bu ne uyku sevgisidir?Yabancı gazete ve dergilere, Türkiye için "İslâm'ı yönetim geliyor" şüphesinden sonra yeni bir malzeme; "Türkiye uyuyor!".. Öyle ya, bunlar milleti temsil ettiklerine göre bu başlık da uyuyor. İmaj olarak maaşallah her gün yeni bir "hoşluk" yaratmaktan geri kalmıyoruz, hodri meydan varsa bizimle yarışacak, çıksın ortaya.Ölenlere haksızlık yapılmıyor mu?Hayır, insanın aklına "Kim zorladı sizi?" sorusu geliyor. Bu kadar gerginlik yaratan, AB sürecinde sorunlarımıza en ciddi şekilde konsantre olmamız gerekirken olmayacak gündemlerle kurumları ayağa kaldıran, birbirine düşüren, devlet zirvesinde çekişmelere neden olarak zaten kötüye giden ekonomiyi yeni bir krize yönlendiren sizsiniz. Bütün eğitimcilerin itirazına rağmen, masaya yatırılıp incelenmemiş, "ne derece doğru olur" un tartışması yapılamamış, çok ciddi sonuçları olacak bir konuyu sadece "tabanınıza verdiğiniz söz uğruna" ulusal sorun haline getiren, iki günde "Meclis'ten geçireceğiz" inadına kanun çıkarmaya kalkan sizsiniz."Töre cinayeti" diye arka arkaya öldürülen çocuk ve genç kızlara yapılan haksızlık sizi neden hiç telaşlandırmıyor, yasayı iki günde halledivermiyorsunuz da bunda acele ediyorsunuz?O haksızlık değil midir? O genç kızlar Türkiye vatandaşı değil mi, insanca yaşama -en azından yalnızca 'yaşama'- hakları yok mu? Meclis'te uyuyan "vekil"ler görevlerine saygısızlık yapmış ve milletlerinin imajına zarar vermişlerdir. Büyük bir özür borçlular Türkiye'ye!(Not: Ben ne yazık ki hep AKP'nin AB konusundaki tutumunun da takiyye olduğundan, zaman yaklaşırken ortaya çıkarılacak büyük sorunlarla AB ihtimalinin kendiliğinden ortadan kalkacağından korkmuştum. Gidiş o gidiş... Yine de hâlâ yanılmış olacağım umuduyla bekliyorum.)
Murat Birsel dünkü yazısında Ali Babacan'ın "Deniz çalkantılı ama gemi sağlam, yola devam" dediğini yazmıştı.Yine "eski hamam eski tas" diyeceğim ben de. Biz değişmeyiz abicim. Bir önceki hükümet de bu lâfları ederdi, hatırlayın. Önceki akşam CNN'in "Baş Sayfa" programında da Tayfun Ertan'ın "Sizce kriz var mı? sorusuna aynı cevabı verdim; kriz var efendim, görsek iyi olur. Bir "Anayasa" fırlatmakla Türkiye ne oldu unutmayalım. Aradan henüz birkaç yıl geçmiş durumda ve ekonominin de fazla değişmemiş olduğu, hiç güvenilemeyeceği, işsiz ve sıkıntı içindeki vatandaşlarımızın, genç üniversite mezunlarımızın durumu da ortada... Neye güveniliyor? Sırtımızı sıvazlayan Amerika, Yunanistan gibi ülkelere ise onlar çıkarları olmadan sırt sıvazlamazlar.ABD, ortaya attığı BOP Projesi ile şimdi de gözünü Türkiye'ye dikmiş durumda. Ortamın karışması ve burnunu sokmanın kolaylaşması işine gelmez mi dersiniz, düşünmek lâzım.AKP'liler "Vetodan sonra ısrarlı olmayız" diyorlar. Türkiye siyasetçilerin oyuncağı mıdır ki böylesine kritik bir dönemde koca ülkeyle top gibi oynanıyor? Bu sorumsuzluğun "Anayasa fırlatma" olayından ne farkı var?Deniz çok çalkantılı gemi sallantılı...Ona göre!"Töre cinayeti"nde değişiklik yok!NTV "78 yıl sonra TCK değişiyor" haberinde Töre cinayeti (maalesef) adıyla bilinen namus cinayetlerinde ceza indiriminin kaldırıldığını açıklamış. Oysa bu karar henüz Alt Komisyon'dan çıkmadı.İstenen ve yapılması gereken "kan davası" cinayetlerinde olduğu gibi namus cinayetlerinde de "ağırlaştırılmış müebbet hapis" cezasının verilmesi, ikisinin aynı maddeye alınması ve hiçbir nedenle ceza indirimi yapılmaması idi. Aksi takdirde bu cinayetlerin arkası asla kesilmeyecek, yalan ifadelerle bir indirim yolu mutlaka bulunacaktır.Şu anda "aldatan eşi öldürene ceza indirimi" yapılıyor olması bile birçok kadın cinayetinde bu mazeretin kullanılmasını sağlayacaktır.Ve yine şu anda "Töre" cinayetleri ile ilgili madde eskisinden beter durumdadır.Tecavüz ve cinayetin cezasını "korkulu rüya" halini getirmedikçe asla sonuç alınamayacağı, bu nedenle AB'nin de yapılan değişikliği kabul etmeyeceği görülecektir.Athena ne diyor?"Kaybetsek de hiç üzülmeyiz" demiş Türkiye adına Eurovision'a katılacak olan Athena.O zaman niye katılıyorlar? Hiç iddialı olmadıkları bir konuda ülke temsil etmeye kalkmak büyük haksızlık!Süreyya Ayhan'ın herhangi bir yarışa bu sözlerle katıldığını hiç duydunuz mu?Athena bilmeli ki kaybederlerse biz üzüleceğiz ve bu sözlere daha çok kızacağız.Olay bundan ibaret!
Geçen Pazar Anneler günü yazımda'eğer yerim olsaydı size güzel bir öykü anlatacaktım'demiş sonra da "gelecekte bir gün anlatmak üzere" söz vermiştim. Ne meraklı okurlarım var benim, uykuları kaçmış "yaz, yaz" diye tutturmuşlar. Mektup üstüne mektup...Tepebaşı Lions Kulübü tarafından verilen ödülü aldıktan sonra yaptığım konuşmayı da aynı öykü ile bitirmiştim. Son cümleye geldiğimde boğazıma bir yumru tıkandı, gözüme yaşların hücum ettiğini hissettim;'İşte böyle önce kendim ağlarım ben' derken salona bir göz attım ki herkes çoktan ağlamaya başlamış bile. Merak etmeyin size de anlatacağım ama önce dinlemenizi (okumanızı) istediğim şeyler var.Biliyorsunuz "Türk Lions Kulüplerinin " hizmet" çalışmalarında sunulmak üzere verilen bu değerli ödülü" için 2004 yılında benim seçilmemin nedenlerinden biri de kadın hakları konusunda tüm meslek yaşamım boyunca yaptığım çalışmalar. Özellikle de (maalesef olması gerektiği gibi kadın vatandaşların tamamına uygulanmasını tüm gayretimize rağmen sağlayamamıştık) Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu değişiklikleri konusunda yazdığım yazılar...Çelişkiye bakın ki aynı yazılar nedeniyle Ordinaryüs Prof. Sulhi Dönmezer tarafından açılan tazminat davalarıyla uğraşırken bir başka Ordinaryüs Prof. Fahrettin Kerim Gökay'ın adına verilen ödülü alıyorum.Sizi de ağlatır mı bilmem ki?İşte beklenen öykü. Anneler Günü'nde küçük kızımın okul servis firması Tursan tarafından gönderilmişti bana, bayıldım. (Duymuş olabilirsiniz, uyarayım). Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, Pamuk Prenses'ten daha güzel olduğuna inanmıştı. Ona göre; güzel yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman.İlkokula başlayınca işler değişti. Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız ilk önceleri onlara inanmadı çünkü herkes birbirini kıskanıyordu. Ama birkaç yılda gerçeklerle yüzleşti. Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahipti. "Badem" dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir selviyi andırmıyordu. Demek ki annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.Genç kızın anne sevgisi kısa bir süre sonra nefrete dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi. Fakat annesi, ondan önce davranarak, uzak bir yerde iş bulduğunu söyledi ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip kızına bakmasını rica etti.Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla başbaşaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile kayıp sayılmazdı. Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat ettiler.Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı.Gerçekten harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmiş, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları dalga dalga olmuştu. Genç kız yanındaki doktora sevinçle sarılarak:"Sanki yeniden dünyaya geldim" dedi. "Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?"Yaşlı doktor: "Böyle bir ameliyat yapmadık kızım" diye gülümsedi. "Annenin, bağışladığı gözleri taktık. Sen onun gözünden gördün kendini!"
Bana bir anne için düşünülebilecek en güzel Anneler Günü hediyesini verdin. Evlâdının başarısını defalarca dinlemek, ödüller aldığını görmekten daha çok ne mutlu edebilir ki bir anneyi?"Sizin "Çerkez kızı" başlıklı yazımla tanıdığınız anacığım kulağıma bunları fısıldıyordu. Kirpiklerinde hâlâ göz yaşları vardı, biraz önce bana verilen, benim de aldıktan sonra eğilerek kucağına bıraktığım ödülü elleriyle sıkı sıkıya kavramış, göğsüne bastırmıştı.Bundan önce aralarında TEGV, ÇYDD, istek Vakfı, TKV, TEMA, TKB gibi çok başarılı sivil toplum kuruluşlarının verdiği başka ödüller, teşekkür belgeleri de almıştım ama o ilk kez benim için yapılan bir ödül törenini izliyor, bana bu ödülün neden verildiğini övgü dolu sözlerle başka ağızlardan dinliyordu. Ve ben de ilk kez onun bulunduğu bir salonda konuşma yapıyordum.Beni, Türkiye'de Lions Kulüplerin kurucusu Ordinaryüs Profesör Fahrettin Kerim Gökay'ın adını taşıyan büyük ödüllerine lâyık gören Tepebaşı Lions Kulübü'nün üyeleri de heyecanlıydılar, bu mutluluğu paylaştıkları her hallerinden belliydi ama bizim hissettiğimiz heyecanla kıyaslanamazdı. Kızım, ben ve annem; üç kuşak, kolay kolay anlatılamayacak bambaşka duygular içindeydik. "Rüya gibi" denebilir...Kendi salonlarındaTepebaşı Lions'un geçen dönem başkanı Banu Polat önce bana Şişli'de bir apartmanın iki katından oluşan yeni yerlerini gezdirdi. "Kendi imkânlarımızla hazırladık burayı, toplayabildiğimiz geliri yardım faaliyetlerine harcadığımız için elimizde kalanlarla yaptık diyor ve gözleri parlayarak soruyordu:"Ama güzel olmuş değil mi?"O kadar sade döşenmiş odalardan oluşan bir mekândı ki 'herhangi biri onun bu coşkusunu anlamayabilir' diye düşündüm; ancak kendisi de "yardımı" ve yardımın verdiği zevki bilen biri anlayabilir.'Haklısınız Banu Hanım, çok güzel olmuş' dedim. Daha sonra aynı sadelikteki toplantı salonuna geçtik. Konuklar yerlerini almış, duvarda koca bir pano... Üzerinde benim yazılarım, gazetelerde çıkan fotoğraflarım, hakkımda TCK Tasarısı nedeniyle açılan davaların duruşmalarına ait yazı ve resimler... Gazeteciler, haber ajansı muhabirleri ve Kulüp yöneticileri."İnsanlığın hizmetinde"Nasıl bir gurur, nasıl bir mutluluktur anlatması zor... Yaptığımız işi övgü bekleyerek yapmıyoruz, ülkesi için samimiyetle çalışanların övgü beklentisi yoktur ama yine de...Çalışmalarının toplum temsilcisi kuruluşlar tarafından takdir edildiğini görmek mutlu ediyor insanı. Şöyle diyordu Türk Lions Vakfı tarafından Başkan Samim As imzasıyla gönderilen açıklamada:"Sayın Ruhat Mengi, Türk Lions Kulüplerimizin hizmet çalışmalarında sunulmak üzere Vakfımızın bünyesinde hazırlanmış bulunan, Türk Lions Fahrettin Kerim Gökay Hizmet Gönüllüleri Hizmet Plâketi size, TEPEBAŞI LIONS KULÜBÜ tarafından, bir Türk kadını olarak kendisini insanlığın hizmetine adamış kişilerin cömertlik, merhamet, insana ve insanlığa ilgi gibi karakteristik vasıflarını temsil eden bir gazeteci-yazar, aynı zamanda iyi bir evlât, örnek bir eş, mükemmel bir anne olduğunuz, ayrıca cesur kaleminizle Türk kadınının hak ve özgürlüklerini büyük bir cesaret ve açık yüreklilikle savunarak bu konuda yaptığınız üstün çalışmalarınızdan ötürü verilmiştir.(...)Türk medyasının önemli bir temel taşı ve cesur kalemi olarak, toplumumuza dönük çalışmalarınızı heyecan ve ilgiyle izlerken, basın dünyamıza, Türk kadınına ve ülkemize yaptığınız değerli hizmetlerinizin başarıyla devam edeceğine inanarak sizi tebrik ediyoruz."Siz olsanız bunları duymaktan mutlu olmaz mıydınız? (Yarın: Hepimizi ağlatan öykü ve "büyük bir çelişki" )Kuruçeşme Divan'da Anneler Günü...Nasıl güzel bir Pazar sabahı, nasıl pırıl pırıl bir güneş, bu kadar olur. Biz de ailece bir değişiklik olsun diye şöyle deniz kenarında bir yer aradık. Birlikte kahvaltı edip Anneler Günü'nü kutlayacağız.Kuruçeşme Divan ilk aklımıza gelen isimdi; düzenli, yemekleri güzel, sessiz... Aramızda oylama yaptık, herkesin tercihi aynı. Ve herkes doğru tercih yapmış biliyor musunuz? Öyle hazırlanmışlar, çocuklara palyaçolu eğlencelerden, annelere saksı içinde çiçeklere kadar her detayı öyle düşünmüşler ki zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Çok restoran var ama uzun yıllar içinde aynı kaliteyi, lezzeti ve bunun yanında ev rahatlığını korumayı başaran az restoran var.Kuruçeşme Divan hep liste başındaki yerini koruyor. Bu da disiplinle oluyor. Özel kutlamalar için ideal bir mekan!
Dünkü Hürriyet'te Erzincan'ın Üzümlü ilçesinde AKP'li Belediye Başkanı'nın "işçilerin namazı" konusundaki sözlerini okuyorum.Başkan Ensari Sürücü iş ve inancın karıştırılmamasını isterken iş ve inancı kendisi karıştırarak şöyle demiş:"Yaratanın karşısına kul hakkı ile çıkmayacaksın, öbür dünyada bunun hesabını sorarlar." Ve devam etmiş. "Arkadaşları acilen kanal kazmaya gönderiyorum. Ne zaman gitsem onlar namazdalar. Bunu, kaytarmak için yaptıklarını bilmeyen yok."Her denetime gittiği yerde namaz kılan işçilerle karşılaştığını, vatandaşa hizmet için gönderilen para ile çalışan elemanların ibadet bahanesiyle hizmetten kaçmasını kabullenemediğini söyleyen Başkan Sürücü bir sonraki cümlesinde ise çok önemli bir hataya imza atmış;"Başka partiden olsam 'adam namaza karşı' diyebilirler. Ama AKP'liyim, halk bizi sorunları çözmek, hizmet için seçti."Halkın onları sorunları çözmek için seçtiği çok doğru ama sadece bu cümle başlıbaşına, sorun yaratmak için birebir. AKP'nin sahip olduğu yönetim anlayışı öyle garip ki sanki özel bir "yap-boz" formülü gibi. Bir yandan olumlu faaliyet içinde görünecek, bir yandan yaratılan yapay gündemler, çözüm yerine yeni sorunlar getirecek projeler dayatacaksın. Muhalefette olsan ayrı bir problem olacaksın, iktidarda olsan ayrı. İnsanlar tam "Aferin, iyi gidiyorlar, galiba gerçekten değiştiler" derken sağ gösterip sol vuran diğer iktidarlardan farksız olaylarla karşılaşıyorlar.Daha önceki hükümetler döneminde işçiler namaz kılmıyor muydu, kılıyordu. Ama dinin, inancın şovunu yapmıyorlardı, onun için de böyle bir sorun yoktu. İşte Başkan'ın kendisi de söylüyor ki şimdi şov yapıyorlar.Peki bu cümlenin anlamı nedir;"Başka partiden olsam 'adam namaza karşı' diyebilirler. Ama AKP'liyim."Belki de kendisi açısından iyi niyetle söylenmiş bir söz ama yine de anlamak imkânsız, çünkü anlamı yok.Neden diğer partilerden olsa böyle denecekmiş? Din, inanç, namaz AKP için çıkarılmış, onlara özgü olgular mıdır? Bir belediye başkanı insanları nasıl "o parti namaza karşı, bu değil" diye bölebilir (veya bölüneceğini düşünebilir), bu hakkı kendinde görebilir?Aslında güzel bir örnek... Ağızdan kaçıveren ve toplumun nasıl kutuplara bölündüğünü, ortaya nasıl nifak tohumlan saçıldığını gösteriveren bir örnek."Namaza karşı olanlarla, olmayanlara" birileri tarafından karar verildiği gibi laik insanların aynı zamanda dindar olup olamayacağına, dindarların bile dindarlık ölçülerinin faniler tarafından değerlendirilebileceğine de yine birileri karar veriyor.Sayın Başkan şunu bilmeli ki o söz gibi ülkeye zarar veren, bölücü cümleler sarfettikçe iş saati içinde namaza izin verse de vermese de bu halka yararlı olamaz.Başladığımız noktaya tekrar döneriz, o kadar!ÇESAV Tıp Merkeziİmren Aykut tanıdığım en çalışkan, en yararlı insanlardan biridir. Bakanlık yaparken de öyleydi, milletvekili iken de, sade vatandaş olarak da öyle.ÇESAV'ı kurarak SHÇEK yurtlarından ayrılan kimsesiz genç kızlara ev ve iş imkânı sağladı. Türkiye'nin tanıtımı için tek başına Turizm Bakanlığı gibi görev yaptı.Türk dostu olan ve 10 yıl Türkiye'de yaşayan Papa Roncalli ile ilgili film yaptırıp, kitaplar bastırarak, onun aziz ilan edilmesine karar veren Vatikan'ın törenine davet edildi. Bu filmle insan hakları ödülü kazandı, kitapların tüm dünya üniversitelerinin kütüphanelerine verilmesini sağladı. Türkiye'nin görülecek yerlerini broşürlerde toplayarak, Sinop Müzesi'ndeki ikonlarda bulunan melek resimleri baskılı ipek eşarplar, içinde Meryem Ana'nın evindeki kutsal su bulunan kristal şişeler yaptırarak bunların dağıtımını yaptırdı.Çevre, kültür ve tanıtım konularında o kadar bilgili ve yetenekli ki hangi hükümet gelirse gelsin ilgili bakanlıklar için bulunmaz bir danışmandır bence İmren Aykut. Ama bizde herkes diğerlerinden "daha bilgili ve yetenekli" olduğu(!) için kimse kimsenin bilgisine gerek duymuyor. Onun için de İmren Hanım tek başına bakanlık gibi çalışmayı sürdürüyor.Bundan önce Salihli Hastanesi'ni kuran Aykut son olarak İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun da katıldığı bir törenle İzmir'de ÇESAV Karşıyaka Tıp Merkezi'ni açtı. Emekli ve memurlara ücretsiz hizmet verecek olan merkez kısa süre sonra sigortalılara da hizmet vermeye başlayacak.Bu hastaneleri yaygınlaştırmayı amaçlayan İmren Aykut gelirin tümünün kimsesiz veya terk edilmiş genç kızlara destek olarak kullanılacağını söylüyor.Zamanını ve emeğini tek kişilik bir toplum örgütü gibi çalışmaya ayıran Sayın Aykut'u kutluyor, yeni hastanenin de ülkeye hayırlı olmasını diliyorum.
Kürsüde bir kadın milletvekili Prof. Oya Araslı, Anayasa'ya "eşitlik" konusunda yapılması gereken ilâve ile ilgili bir konuşma yapıyor. Biraz sonra bu madde de oylanacak çünkü... Bu çok önemli değişiklikle ilgili konuşma yapılırken AKP'liler sıralarda kendi aralarında konuşmadalar. Yüzlerindeki alaycı ifadeden ve koltuklara yayılmalarından epeyce eğlendikleri anlaşılıyor.Onlar kadın konuları ne zaman konuşulsa bunu yapıyorlar... Lâf atmak, alay etmek, eğlenmek...Kadın deyince akıllarına eve kapatılmış, kocasının dizi dibinde oturup ona hoşluklar yapan, yanında dekor gibi taşıyacağı, emrinde bir yaratık geliyor çünkü... "Kadın sorunu da neymiş, bu kadınlara da ne oluyor" genel düşünce bu...Genel Başkanı'nın, hukuk devletini göz ardı ederek Alman milletvekillerinin Türkiye'de eş sayısı ile ilgili sorusuna "Kadınların hasta olması halinde birden fazla eşe izin var" cevabını verdiği bir partide bu panayır havasına şaşılır mı? Geriye kalanların "kadın"ı ancak bu kadar ciddiye almasına kızılır mı?Varsın genç kadın avukatlar şehrin göbeğinde kaçırılıp tecavüze uğrasın, varsın yüzlerce binlerce kadın ve çocuk da onun gibi tecavüz vahşetiyle karşılaşsın. Bunun üstüne bir de sanki suçlu kendileriymiş gibi öldürülsünler. Milyonlarca kadın eğitimsiz, işsiz ve gelecek güvencesiz olarak köle yaşantısını sürdürsün.Varsın 550 kişilik Meclis'te 5-10 kadın milletvekili ile demokrasi komedisi sürdürülsün ve o kadınlar dahi kadın haklarının kesin olarak devlet sorumluluğu haline getirilmesinde partilerinin görüşü dışında oy kullanmaya cesaret edemesinler. Ne mahzuru var? Beyler eğleniyor ya, yeter!Anayasa'nın 10. Maddesi'nde ayırımcılığı önleyecek ilaveyi kabul etmeyen AKP'liler namus cinayetlerine indirimi kaldırmamak için de direniyor.İdamı neden kaldırıdnız o zaman?Alt Komisyon eşini "kendisini aldattığı için" öldürenlere ceza indirimi getiriyor. Devlet eliyle cinayete teşviktir bu... Peki şimdi bu gerçeği açıklıyor, itiraz ediyoruz diye yine mahkemeye mi verileceğiz? Hiç kimse kendini hukukun yerine koyamaz, bu devlet tarafından sağlanamaz.Yapılan, AKP milletvekili ve Komisyon üyesi Hakkı Köylü'nün söylediği "Eşinizi yolda bir erkekle konuşurken görseniz iki tokat atmaz mısınız?" veya Prof. Sulhi Dönmezer'in söylediği "Türk erkeği tokat atmaz, başka şey yapar" gibi çağdışı sözlere hukukî destek sağlamaktan başka bir şey değildir.Kadın olsun, erkek olsun kimse kimseyi tercihinden veya hatasından dolayı öldürme hakkına sahip değildir. Bir hukuk devletinde ceza kararını ve miktarını hukuk belirler. Devletin idamı kaldırma nedeni de (AB dışında) medeni ülkelerde insan canı almak için hiçbir sebebin yeterli olmadığını, hukukun bile böyle bir karar veremeyeceğini göstermek içindir. Ve ayrıca namus cinayetlerinde ceza indirimi bir kez başladı mı, içinden de çıkılamaz.Okurlardan mektup yağıyor, bunlardan biri diyor ki; "milletvekili kelimesi değiştirilsin, milleti düşünmeden karar verenlere neden bu ismi veriyoruz ki?"Ne dersiniz bu öneriye sayın milletvekilleri?Bu ülkede eşitliği sağlayacak, demokrasiyi gerçekleştirecek "devlet sorumluluğu" ilâvesini yapmayı bile esirgeyenlere yerinde bir öneri değil mi sizce de?Avrupa Birliği TCK'yı ve bu 10. Madde'yi dikkatle incelemeli... Takiyyeye izin vermemeli! AKP Hükümeti de çok dikkatli olmalı, "iyi gidiyor" duygusu uyandırmışken hata üstüne hata yapmaya başladılar!