Onları albümlerinde defalarca dinledim, ama sahnede canlı müzik yaparken ilk kez izleyecektim. Doğrusunu isterseniz ben canlı müzik yapılan bar, gece kulübü gibi yerlerden pek hoşlanmam. Yüksek volümlü müzik, bol sigara dumanı, alkollü insanlar gelir aklıma hemen. Onun için de Kalamış'taki La Notte'ye hafif tedirgin gitmiştim gecen hafta sonu. Bir tek nedeni vardı gidişimin; onları sahnede dinlemek. Ali ve Aysun Kocatepe'yi...Bunun ne kadar isabeti! bir karar olduğunu, önce benim kafamdaki "müzikli bar-restoran" imajıyla ilgisi olmadığını ve sonra da Ali-Aysun Kocatepe çiftini canlı olarak dinlemenin nasıl farklı bir tecrübe olduğunu gecenin başında fark ettim. Sabahın saat 02.00'sinde evime dönerken daha da emindim... Muhteşem bir repertuar, tartışmasız dünya çapında ses, yetenek ve performans, bulundukları ortama yaydıktan sempati ve kalite... Uzun yıllardır hiçbir sansasyon ve özel reklam çabası olmadan müzikteki saygın yerlerini korumayı başaran bu çift gerçekten de bunun dışında çok daha özel bir ilgi ve takdiri hak ediyor.Aralıksız tam üç buçuk saat, söyledikleri şarkılar ve o şarkılarla ün yapmış sanatçılarla ilgili anıların da yer aldığı bir müzik şöleni bu. Türk pop ve sanat müziğinin en güzel parçalarından, Latince ve Napoliten şarkılara, Autumn Leaves, Summertime, Delilah'dan Don't Cry For me Argentina'ya, tango ve twistlere kadar en sevilen Batı müziği örneklerine... "Olmaz böyle şey" bir gösteri...Kafanızdaki sorunları, yorgunluğunuzu ve hatta tabağınızdaki lezzetli yemekleri bile unutup kendinizi kaptırıveriyorsunuz.Ali'nin müzik bilgisine, Aysun'un zerafetine, her ikisinin esprili anlatımına ve müthiş seslerine hayran olarak... Aralarındaki gizli iletişimi, bunca yıldan sonra etrafa yaydıkları aşk titreşimlerini hissederek.Benden bu kadar. Merak ediyor ve nefis bir gece geçirmek istiyorsanız Cuma ve Cumartesi geceleri La Notte'deler. Gidin ve kendiniz görün. Ancak o zaman kelimelerin yeterli olmadığını anlayabilirsiniz.
Anayasa değişikliği paketi ile ilgili olarak AKP ve CHP aynı anda aynı hızla toplantılar yapıyorlar. AKP MYK toplantısında en çok kadın-erkek eşitliği ile ilgili madde konuşulmuş. Bu son derece doğaldır çünkü Avrupa Birliği'ne uyum değişiklikleri çerçevesinde yapılacak bir Anayasa değişikliğinin demokratikleşmeye birebir hizmet etmesi gerekmektedir.Nüfusunun yarısı siyaset, iş, toplum ve aile içindeki haklar, bireysel temel insan hakları konusunda artık 21. yüzyılda kabul edilemez bir ayırımcılığa ve haksızlığa uğramakta olan bir ülkede bunu yaratan yasalar ve şartlar ACİLEN, BİR GÜN BİLE BEKLETİLMEDEN düzeltilmek zorundadır. Anayasa'nın kadın-erkek eşitliğini sağlaması gereken 10. maddesi ise mevcut haliyle bu ayırımcılığı önleyebilmekten çok uzaktır.Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı'nın 'III. Eşitlik' başlıklı bölümünün 23. maddesinde 'istihdam, çalışma ve ücret de dahil olmak üzere her alanda, erkeklerle kadınlar arasında eşitlik sağlanacaktır' denilmektedir. Maddenin ikinci fıkrasında "Yeterli ölçüde temsil edilemeyen cinsiyetin lehine belirli avantajlar sağlayan önlemlerin sürdürülmesinin veya kabul edilmesinin eşitlik ilkesine aykırı olmayacağı" açıkça belirtilmektedir. Dünkü Hürriyet'te Şükrü Küçükşahin "Kadın kotasına AKP de CHP de karşı çıktı' başlığıyla yazdığı "toplantı haberleri"nde "AKP ve CHP kota değil, demokratik yarış' olsun diyor" cümlesine yer vermişti.Komik yarışBen de aynı gün CHP'nin Ankara'da yaptığı "Kadın-Erkek Eşitliği" konulu seminerde konuşmacıydım. Toplantının asıl konusu CHP'nin de STK'lar gibi Anayasa'nın 10. maddesine eklenmesini istediği "Devlet eşitliğin sağlanması için özel önlemler alır" cümlesiydi. Cuma günü (bugün) Anayasa Komisyonu'nda gündeme gelecek olan bu istek doğrultusunda kadınların uğradığı haksızlıklar ve ayırımcılık konuşulurken en çok üzerinde durulan konu "siyasette kota" ve "töre cinayetlerinin önlenmesi" oldu.O seminerde CHP'li 11 milletvekilinin düşüncelerini kendi ağızlarından dinlemiş olmasaydım CHP'nin de 'kota değil, demokratik yarış' istediğine inanabilirdim. (İkinci düşünce: yine de inanamazdım sanıyorum.)Hangi demokratik yarış? Bengladeş (%9.1), Hindistan (%9) gibi ülkelerin bile çok gerisinde olan "Meclis'te %4 oranındaki kadın milletvekili" ile mi demokratik yarış isteyecekler?Demokratik bir yarışta bütün yarışmacılar aynı noktadan yarışa başlarlar. 550 milletvekili içinde 24 kadınla demokratik değil, olsa olsa komik bir yarış çıkar ortaya.Kulağınızdaki çığlıklar!Onun için Anayasa Komisyonu doğru karar vermeye ve her alanda bu eşitsizliğin, ayırımcılığın neden olduğu felâketler zincirini durdurmaya zorunludur. Artık bekleyecek zaman kalmadı. Karar verirken bir an dursun ve 14 yaşındaki Nuran'ın "Baba lütfen beni öldürme" çığlıklarını kulaklarında hissetmeye çalışsınlar. Aynı çığlıkları hâlâ töre cinayetlerine ağır ceza getirmek için ayak sürüyen TCK Alt Komisyonu üyeleri de duysunlar.Bu toplum trajedisini bitirmek, kadın erkek eşitliğini sağlamak bugünün siyasetçisinin, hukukçusunun boynunun borcudur. Bu konu DEVLET POLİTİKASI haline gelmek zorundadır.Eski Senatör Mehmet Fevyat, Yalçın Bayer'e yazdığı mektupta:"İrtica ve çirkin töre cinayetlerinin kahir çoğunluğu biz Kürtlerden kaynaklanmaktadır (...) CHP ile sol partiler ve DEHAP'ın dışındaki tüm merkez sağ ve dinci parti üyelerinin beyinlerine 'su dökenler' Kürt kökenli imam ve şeyhlerdir" diyor.Bu olaylara, "töre" adı altına sığınarak "molla" anlayışı yayanlara engel olmak devletin değilse kimin görevidir?Anayasa'nın 10. maddesi ve TCK doğru şekilde değişmediği takdirde bu tartışma AB'nin dikkatini çekene kadar sürecektir.
Son olarak ABD'nin en popüler, en çok satan gazetelerinden biri, New York Times açıkladı. Türkiye'deki Ermeni olaylarını "soykırım" kabul edecek ve bundan sonra bu şekilde yazacaklar. Yine son olarak Kanada Avam Kamarası ve California Valisi Arnold Schwarzeneger aynı görüşü kabul ettiğini açıkladı.Oysa Amerika'nın ve Avrupa'nın en ünlü tarihçileri toplanarak Ermeni olaylarının soykırım değil karşılıklı bir iç savaş şeklinde oluştuğunu, başta Rusya olmak üzere diğer ülkelerle işbirliği yapan Ermeniler'in olayları kendilerinin başlattığını açıklamışlardı. Hâlâ bugün bu gerçekleri anlatan Amerikalı, İngiliz, Fransız tarihçi ve gazeteciler var.Demek ki tarih, tarihçilere bırakılacak kadar basit(!) değilmiş. Türkiye'nin üç cepheden üç ayrı baskıyla köşeye sıkıştırılması için tarihin de siyasete bırakılması gerekiyor. Ben tam da bu sırada, Yunanlılar bizi Kıbrıs'la meşgul ederken "soykırım" iddialarının yeniden gündeme gelmesini bekliyordum. Ve tam zamanında geldi.Senelerdir "Aman biz de çalışalım, arşivlerimizde yer alan karşılıklı çatışmaları, Avrupa ülkelerinin bu çatışmaların çıkarılmasındaki rolünü küçük kitapçıklarda toplayarak, diğer ülkelerde, üniversitelerde konferanslarla, panellerle anlatalım" diye çırpınıyoruz. Orta Asya'dan başlayarak tarihimizde hep görüldüğü gibi, kendi içimizde birbirimizi yemekten, seçim üstüne seçim yapıp bunların rehavetiyle zaman kaybetmekten dış sorunlarla ilgilenecek zaman bulamadık.Bulabilseydik biz de, Ermeniler'in Kars ve civarında 35 bin Müslüman'ı nasıl yollarda ve trenlere saldırarak katlettiklerini, doğu illerinde yaptıkları yağma ve zulümü, Ruslar'ın, İngilizler'in kışkırtma ve desteklerini, basılan köyler ve öldürülen ailelerin isimleriyle duyurabilirdik. Köylerde genç kızlara nasıl tecavüz edip boğazladıklarını, erkekleri (yaşlılar dahil) nasıl ağaçlara çivilediklerini, kalbini, ciğerini çıkarıp, erkeklik organlarını kestiklerini ve köy pazarlarında teşhir ettiklerini, beş yüz kişilik köylerden kaçabilen üç beş kişiyi de nehre attıklarını anlatabilirdik.Anlatamadık. H el üstünde, TV izleyip göbek atarak, yarışmalar düzenleyip eğlenerek bekledik. Hâlâ da bekliyoruz. "Domuzdan kim bir kıl daha fazla koparacak"... Tek sorunumuz bu. Soykırım iddiaları geri dönüşü olmayacak şekilde her köşede kabul ediliyor. Bir kez daha geçmiş olsun arkadaşlar!(Not: Bu yazı bir suçlama yazısı değildir. Eğer Başbakanlık veya Dışişleri Bakanlığı bu sorunun "sorun" olduğunu fark edip üstlenseydi bizler bile -tarihçi olmamamıza rağmen- diğer ülkelere gidip çalışmalar yapabilir, arşivlerimizdeki gerçekleri anlatabilirdik... Bütün bu ülkeler "soykırım" iddialarını kabul etmeden çok önce defalarca uyardık, 'tehlike geliyor, bakın parlamentolarda ne konuşmalar oluyor' diye örnekler verdik, dinleyen olmadı. Bu yazı sadece vatandaş ve gazeteci olarak duyduğum derin üzüntünün ifadesidir.)Sahillerde kum kalmadıHer yaz Altınoluk'taki evime gittiğimde sahildeki kumların giderek bittiğini denizin içine kadar bütün kıyı şeridinde sadece taşların kaldığını üzülerek görürüm. Yemyeşil ağaçlar, güzelim Kaz Dağları'nın zeytinlikleri yerini nasıl taş yığını sitelere bırakıyor ve yeni bir Kuşadası örneği yaratılıyorsa sahiller de taş yığınları haline getiriliyor.Kimbilir bu yaz nasıl sürprizlerle karşılaşacağız. Mersin'in Aydıncık ilçesinden yazan bir okurum sahildeki kumların bizzat belediye tarafından kamyonlarla taşınmakta olduğunu ve birkaç yıl önce muhteşem bir denizi olan ilçenin giderek berbat bir görüntü aldığını bildiriyor. Mersin ve Aydıncık (Altınoluk ile diğer sahil kasabalarının da) belediye başkanlarına sesleniyorum;Kendinize gelin ve görevinizi doğru dürüst yapın. O sahiller sizin değil, SiZE EMANET. Kuşadası şimdi ağlıyor, daha kaç örnek lâzım görebilmeniz için? Vatandaşlar kadar duyarlılığınız ve sorumluluğunuz yok mu sizin? Aslına bakarsanız şu soru daha uygun: Bunları denetleyecek bir kurumumuz hâlâ yok mu bizim?
Bugün de 14 yaşında tecavüze uğrayan bir başka zavallı genç kızın ailesi tarafından öldürülmesine şahit oluyoruz. Her gün ayrı bir haber ve aynı başlık: "Yine töre cinayeti"...Biz 16-17 yaşından küçük çocukların tecavüz olaylarında "rızası varsa ceza indirimi isteyen", "kadınların tecavüzcüleriyle evlenmesinin, böylece tecavüz suçlusunun da cezadan kurtulmasının en iyi çözüm olduğuna inanan" ve törelerin hukuka yol gösterebileceğini savunan anlayışla mücadele eder ve TCK Alt Komisyonu'nu değişiklikleri acilen tamamlamaya çağırırken cinayetlerin hızı arttı.Alt Komisyon namus cinayetlerini "Nitelikli adam öldürme" maddesine almak için hâlâ karar veremedi. Bizim ve kadın hukukçuların defalarca tekrarladığı gibi "kan davaları" ile ilgili cinayetler, bu madde kapsamına alınıp, cezalar arttırıldıktan sonra büyük ölçüde önlenmiştir ve Komisyon bu gerçeği biliyor. Çok önemli bir başka gerçek de sadece cezaların arttılmasının dahi bu cinayetleri tümüyle durduramayacağı. Töre ve namus kavramlarına saplanıp kalmış, eğitimsiz insanlar bir de çevre baskısının etkisiyle sağlıklı düşünebilmekten aciz durumdalar. Önce töre cinayeti, tecavüz, ensest gibi çok yaygın ve genç kızlarla kadınların sonunda ya öldürülmesine veya intiharına neden olan olayların önlenmesinin, sonra da kadınlara olumsuz ayırımcılık yapılan diğer konuların çözülmesinin mutlaka devlet politikası haline gelmesi gerekiyor. Bugüne kadar devlet bütün bu sorunlardan haberdar değilmiş gibi davrandı.Siyasi partiler kadın sorunlarına bazen seçim öncelerinde değindi, çoğu hiç değinmedi. Hükümetler her sorunu önemsedi, "kadın"ı tümüyle unuttu. Ama daha fazla unutması mümkün değil. Türkiye'nin imza attığı uluslararası sözleşmeler ve hele CEDAW gibi "Avrupa Birliği'nin şartı" olanlar bu sorunların derhal çözülmesini gerektiriyor. Cumhuriyet Halk Partisi Anayasa'nın "kadın erkek eşitliğini" de içeren 10. maddesine "devletin bu eşitliğin sağlanması, ayırımcılığa neden olan şartların düzeltilmesi için sorumluluk taşıdığını" içeren bir ilavenin yapılması önerisinde bulunmuş. Bu, son derece haklı, yerinde bir öneridir. Yasalar adaleti sağlayacak şekilde değişmeli, tecavüz, taciz ve cinayetler önlenmeli, mağdurların derhal aileden ayrılarak gönderileceği sığınma evleri açılmalı, bu mağdurlara destek veren STK'lara ve sığınma evlerine de devlet ödeneği sağlanmalıdır. Bu konularda TV yayınları yapılarak halkın eğitilmesini sağlamak, cinayet işleyen ailelerin, tecavüzcülerin çok ağır cezalara çarptırılacağını duyurmak da devletin sorumluluğundadır.Hükümetler sadece iç ve dış politikaya zaman ayırıp sosyal sorunları yok farz edemezler. Zavallı çocukların hem tecavüze uğrayıp, hem de öldürülmesi ve bu olayların dizi halinde sürmesi başta Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlık olmak üzere hükümeti hiç mi rahatsız etmiyor? Ediyorsa, neden konuşarak ve çözeceklerini anlatarak bizi inandırmıyorlar?Bu gence yardım edelim!Arkadaşları fotoğrafını da göndermişler. Öyle de güzel ki... Mavi gözleri, aydınlık yüzüyle pınl pırıl, ümit dolu bir ifadesi var.Adı; Oğuz Çay. 1986 İstanbul-Fatih doğumlu. Babası işçi, annesi ev hanımı. Zeytinburnu 100. Yıl Ticaret Meslek Lisesi 2. sınıf öğrencisi. Oğuz bir yıldır lösemi hastası. 4 ay hastanede yatmış. Şimdi son çare olarak ağabeyinden ilik nakli yapılacakmış. Öğretmenleri ve arkadaşlarının düzenlediği yardım gününe sanatçı Haluk Levent'in katılması onu çok ama çok sevindirmiş. Yardıma ihtiyacı var, bizim, sizin yardımlarınıza... Gönlümüzden ne koparsa... Haydi, elimizden geleni yapalım, sizler daha önce ne kampanyalara katıldınız ve ne paralar toplandı. Yine katkıda bulunabiliriz. Unutmayın, pırıl pırıl bir gencimizin hayatı söz konusu. Vereceğiniz ise belki bir fincan kahve parası!Hesap No: 515778-351 Denizbank Sultanhamam Şubesi.(Öğretmeninin telefonu: 0542 593 79 76)
Efendim Türkstar yarışmasında bu hafta Simge yine birinci olmuş. Ben Simge'nin sesinin beni diğer yarışmacılardan çok etkilediğini hatırlamıyorum ama onunla ilgili iki noktayı gayet iyi hatırlıyorum. Yani aklımda asıl kalan bu özellikler.Birincisi fazla kiloları ve bu nedenle yapılan konuşmalar, tartışmalar sonucu ağlaması. Ve arkadan devam eden "kilo alıp verme üzerine" muhabbetler. İkincisi ise Ahmet Kaya'nın yeğeni oluşu ve onun "Kafama sıkar giderim" şarkısını 23 Nisan'da seslendirmesi üzerine Ercan Saatçi ile olan çekişmeler.Bu "ses"le, "sanat'la ve "yetenek"le ilgisi olmayan olaylar ve akrabalık bağları sadece benim değil, herkesin aklında daha kalıcı oluyor.Eğer şarkıcı adayları ailelerini ve geçmiş yaşamlarını duygu sömürüsü olarak kullanıp ağlamıyorlarsa jüri üyelerinden biri kolay bir sömürü noktası bulup (bu da çakra gibi bir şey, bizim insanımızın sömürü noktaları var) yarışmacıyı ağlatıyor, gelsin puanlar. Bunlar yetmezse siyasete hafifçe dümen kırıp örneğin Doğu'dan bol oy getirecek bir akraba ismi ve şarkısı ortaya atılıyor, gelsin puanlar.Kuzum, kuzucuklarım bu milleti siyasetçiler yeterince enayi yerine koyuyor zaten, bir de yarışma programlarıyla sağlamasını yapmak şart mıdır?Bakınız arkadaşlar, eğer bizim omuzumuzdan reyting ve reklâm hesapları yapılmıyorsa ve amaç gerçekten sanat yeteneği olan gençler bulmaksa bunun yöntemi şudur;Boş verirsin ailesini, amcasını, dayısını. Ve hatta açıklanmasını yasaklarsın. Aday, kendi sesi, yeteneği ve kişiliği ile ortada olur. Şarkı listesini de jüri olarak verirsin, onlardan birini seçer. Böylece son noktaya gelindiğinde "Aa, bu şarkı olmadı" veya "Bu pop yarışması arabesk değil" gibi tartışmalar da ortaya çıkmaz. Görürüz o zaman kim şarkıcı, kim değil.. Eurovision'da şarkıcıların ailesini hangimiz biliyoruz?Eteği uçuşan kadın... Ve duruşma!Yine ayın 28'i geldi ve biz yollara düşeceğiz. Kadın hukukçulara "Çekilin önlerinden tecavüz kurbanları tecavüzcüleriyle evlensinler" diyen, töre cinayetlerinin ve tecavüzlerin önlenmesi için yasaların ve uygulamaların değiştirilmesini isteyenlere "töreler olduğunu" hatırlatan, kitaplarında "rüzgârda eteği uçuşan kadınları" hayasız bulduğunu söyleyen hukukçu (ve ceza kanunu hazırlayıcı) Prof. Doğan Soyaslan'ın hakkımda açtığı davanın yeni duruşması Çarşamba günü, saat 10.50'de Ankara 10. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde yapılacak. Hazırlanması ve değiştirilmesi uzun yıllara dayanan, itiraza neden olan şeklinde sadece o bir-iki kişinin değil, çok sayıda Komisyon üyesinin rolü olan TCK Tasarısı'nı görünce dehşete düşerek; bu yasaları hazırlayan ve savunanlar çocuk tecavüzlerinde "çocuğun rızası varsa(!) ceza indirimi isteyenler" hastadır dediğim için yine hesap vereceğim. Bana açılan davaları duyup beni telefonla arayan ve haklı olduğumu belirten AKP'li ve CHP'li diğer komisyon üyelerine rağmen kendimi savunmak zorunda kalacağım.Herhalde "Hepsi sağlıklıdır, bu kanun taslağı zinde beyinlerden çıkmıştır" demem gerekiyordu. Her neyse...Benim itiraz ettiğim maddelerin hepsi TCK Alt Komisyonu tarafından değiştirildi. "Namus cinayetleri"ni bekliyoruz. Nedense, bitmek bilmeyen, açıklanamayan bir o kaldı, namus cinayetlerinin "Kan davası"nın yanına ilâve edilmesini bekliyoruz. Ancak o da tamamlandığı zaman bu tasan Türkiye'nin imza attığı uluslararası sözleşmelere uygun, AB'nin itiraz etmeyeceği, eşitliği ve insan haklarını gözeten, vatandaşın güvenliğini sağlayan bir kanun taslağı haline gelecek.28 Nisan Çarşamba günü duruşmadayım. Önceden bilmek isteyen okurlarıma duyurmak istedim.Piskoloji bozan piskolog!Mine Şenocaklı güzel sağlık röportajları yapıyor VATAN'da... Dün de Psikolog Emre Konuk depresyonu anlatıyordu. Okuyan kadınları depresyona sokacak bir dille...Kadınlardan "hatunlar" diye söz ederek. "Sonra hatunlar"... "Erkekler için de hatunlardan zevk almamak"... "Hatunların alışveriş merakı"... Kadın demiyor, sürekli hatun diyor. Erkekler için "er kişi" veya "adam", "herif" gibi tanımlar kullanmazken kadınlara neden hatun deyip durduğunu anlayamıyor insan.İlk bakışta fark edilmeyecek bir küçümseme... Kadının tek ilgi alanını alışveriş gibi gösteren bir anlatım.Bilim adamının kendisinden ciddi, tıbbi bir konuda açıklama istendiğinde bilimsel bir dil kullanması gerekirken bunu yapması akla kadın cinsini küçümseyen, erkeğin emrinde, hizmetinde varlıklar olarak gören bazı başka bilim adamlarını getiriyor.Ve tabiî balığın nasıl baştan koktuğunu. Bilim adamı bunu yaparsa eğitimsiz vatandaşının neler yapacağını.Acaba Emre Konuk, ders verirken veya kongrelerdeki konuşmalarında ya da muayenehanesinde kadın hastalan da "hatun" diye mi hitap ediyor merak ettim.Ve ona bir hatırlatma yapmak istedim. Kadının aslında adı var; KADIN. Hatun değil!
Yazı konuları yağmur gibi yağdığı için beklemekte olan yazılarıma sıra gelmiyor. Sadece dün duyduğumuz haberlerin tamamı birer yazı konusu... İşte çok önemli bir olay.Denizli Belediye Başkanı'nın eşi Ayşen Zeybekçi'nin 23 Nisan törenlerinde türbanını çıkarmasına bazı AKP milletvekillerinin tepkisi... Çoğu fena halde bozulmuşlar bu işe. Sadece Seracettin Yağız ve Şükrü Ayalan sağduyulu, kişisel tercihe saygılı cevaplar vermişler. Ayalan'ın çok güzel bir açıklaması var: "Hiçbir şekilde bu tür sembollere girip de milletin gündeminde olmayan bir konuyu gündeme taşımak istemiyorum."Diğerleri ise "Herkes kimliğine sahip çıksın", "Bu davranış partiye zarar verir" gibi sözlerle durumdan hoşlanmadıklarını ortaya koymuşlar. Özellikle Ersönmez Yarbay'in söyledikleri dikkat çekici; "Başörtüsünü çözerek başörtüsü sorununu çözemez. Bir MHP milletvekili 1999da başörtüsünü çözdü. Halk da 2002 seçimlerinde MHP'yi çözdü. Korkarım ki Denizli Belediye Başkanı'nı da önümüzdeki seçimlerde halk çözer."Hani türban siyasi değildi? Hani sadece kişisel tercih, din, inanç ile ilgiliydi? Takanlarınkinin tercihini kabul ediyorsunuz da çıkaranınkine niye kızıyorsunuz? Denizli Bel. Bşk.'nın eşi bundan sonra törenlere katılmazsa insanlar ne düşünecek? Bir milletvekilinin türbanı ile o partinin oyları arasında böyle ilişki kurulmasını akıl mantık alır mı? Siz düzgün siyaset yapmazsanız sadece taktığınız ve taktırdığınız türbanlarla millet size ne kadar zaman susar?Ayşen Zeybekçi kendine göre sorunu bal gibi çözmüş. Herhalde demiş ki "Bir saatliğine törende başörtümü takmamak benim inancıma halel getirmez. Ben ülkenin rejimini kanun ve kurallarını biliyorum. Ve bunlara saygılıyım." Törenden sonra da eşarbını yeniden takmış. Saçını da Araplar gibi bağlamamış, İran, Afganistan da bile artık tercih edildiği gibi saçları bir miktar görünüyor.Ersönmez Bey dinden, inançtan hiç söz etmiyor. Onun yerine "Kimlik "ten, "siyaset "ten söz ediyor. Ve kısacık bir konuşmada kendisinin "türban sorunu", Şükrü Ayala'nın "yapay gündem" dediği konu hakkında epeyce bilgi veriyor. Bir dost hatırlatması yapayım son olarak; MHP, Nesrin Ünal'ın türban çıkarmasından gitmedi. Sorunlara çözüm bulmak yerine koalisyon hükümeti olarak topluca milletin başına sorun kesilmelerinden gitti. Kendi aralarında anlaşamayarak insanların sabrını taşırdıkları, lüzümsuz işlerle uğraşıp krizlere yol açtıkları için gitti.Gördüğüm kadarıyla yeni kulaklara küpe olması gerekiyor bu gerçeklerin. Yoksa...Ne demişler; Tarih tekerrürden ibarettir!Harika bir yarışma!İşte bu girişimleri duymak geleceğin aydınlık Türkiye'si için ümit veriyor insana. MEF Dershanelerinin, fen öğrenimini desteklemek ve gençlerimizi bu alanda araştırmaya yöneltmek amacıyla Türkiye genelinde 13 yıldır sürdürdüğü "ARAŞTIRMA PROJELERİ YARIŞMASI" nın sonuncusunu kazanan projeler Mayıs ayında sergileniyor. Lise ve dengi okullar arasında Fizik-Kimya-Biyoloji dallarında hazırlanan 64 proje önce ziyarete açılacak, sonra en başarılı olanlar 7 Mayıs 2004'te yapılacak bir törenle ödüllendirilecek.Sergilenmeye değer bulunan projeler arasında neler var, neler; Tele nabız, Çok işlevli elektro-güvenlik sistemi, Magneto stres algılayıcı, Anti kanser ilaç-DNA etkileşmesinin elektrokimyasal genosensötle algılanması... Bakarken bile insanın gözleri şaşı oluyor (Tanrım, biz hiçbir şey bilmiyoruz, bu gençler neler biliyor, neler yapıyor böyle? Üstelik ben bir de kimya mühendisiyim). Proje sahipleri arasında belki de erkeklerden çok kız öğrenci var.İçtenlikle söylüyorum, sadece proje isimlerine bakarken bile gurur duydum. Kimbilir belki böyle yetişen gençler gelecekte bize de Nobel ödülleri kazandırırlar.MEF Dershaneleri'ni bu olumlu çalışması için gönülden kutluyorum.
Türkiye'de hükümetlerin, başbakanların en sevdiği sözlerden biri 'Yetim hakkı yedirmemek'tir. Soracak olursanız hiçbiri öksüzün, yetimin bir kuruş hakkını kimseye yedirmezler. Ya kendileri yerler ya eşe, dosta, partiliye yedirirler. Devlet kadrolarından iş bilen, yetişmiş elemanları toplu halde sürer, süremiyorsa istifa etmelerini sağlar, yerlerine iş bilmeyen binlerce partilisini doldurur, aynı partiden ise ve kendisine destek veriyorsa zengin firmaları daha da zengin yapar, onların bizzat 'PR'cısı kesilir, ihaleleri tanıdıklara verir, her türlü yolsuzluğu kendileri yaparlar.Sonra da zemzem suyuyla yıkandıklarını görürüz; "Ben yetim hakkı yedirmem. Taşı sıkın suyunu çıkarın. Bu memleket sürat motorunun, yatının benzinini, davetlerindeki yemek paralarını bile devlete ödeten, kendisine emanet edilen ödenekleri partisi için kullanan başbakanlar gördü. O başbakanlara, bakanlara hesap sorulamadığı için gönderilerek yenileri getirildi. Aynı kıyım, aynı savurganlık sürüyor.Bazı medya kuruluşlarına el kondu, bazıları gırtlağına kadar borç içinde ve hükümete göbeğinden bağlı... Bunların derhal satılması, gelecek paranın borçlara mahsuben kullanılması lâzım normal olarak değil mi?.. Ama satılmıyor, milletin parasıyla bu kuruluşlar ayakta tutularak öylece çalıştırılıyor. İlkeleri, değerleri kaybolmuş bir toplum da hem bu gazeteleri alıp TV'leri izleyerek destek veriyor, hem de onların devamlılığını kendi cebinden sağlıyor.Siz bankadan araba veya ev kredisi alsanız o krediyi ödeyene kadar o araba veya ev size değil bankaya ait oluyor ama devlete borçlu kuruluşların malı devletin olmuyor. Siz o süre içinde borçlu olduğunuz malı satamıyorsunuz, devlete trilyonlarca lira borcu olan satabiliyor. Sizin kesenizden diğer medya kuruluşlarının yapamadığı kadar çok sayıda sayfa ile, yazar, programcı ve muhabir kadrosuyla varlığını keyifle sürdürüyor, davetler düzenliyor. Sonra da dönüp kahramanlık ve basan söylemlerini göğsünü gere gere yine size yutturuyor.Bari seslerini kesip, etliye sütlüye dokunmadan çalışsalar insanın kanına bu kadar dokunmayacak ama öyle değil. Kanunsuz, kuralsız, ilkesiz bir ülkede, bu şartlan sorup sorgulamadan kabullenen bir toplumda onlar bir de "rakipsiz"i oynuyorlar; "Biz şöyleyiz, biz böyleyiz"... Öylesiniz tabii, çünkü sizi o yağladığınız, gazladığınız toplum kendisi sıkıntı çekerek, cebinden ödeyerek ayakta tutuyor. Bir millet kafasını çalıştırıp gerçekleri görmeye çalışmazsa, kendisine oynanan oyunlara, "sen benim sırtımı kaşı, ben senin" politikalarına sonsuza kadar göz yumar ve destek verirse, bu aldatmacalara, haksızlıklara da sonsuza kadar katlanır.Öksüzü, yetimi sürekli vergi öder, sınavlara girip en yüksek notu alsa bile işsiz kalır ve sürünür. Ne demiş Joseph de Maistre; "Her millet lâyık olduğu şekilde yönetilir"... "Ne olacak bu memleketin hali, bizim halimiz" diye ağlayıp duracağımıza tercihlerimizi bir gözden geçirelim artık.Geçmiş olsun!Dün VATAN'da gördüm haberi; Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Güldal Akşit'in evi soyulmuş. "Ali Babacan'ın Mercedes'inden sonra Güldal Akşit'in 3.5 milyarlık yüzüğü ve bazı eşyaları çalındı" diyordu haberde. Önce Sayın Bakanlara geçmiş olsun diyorum. Hırsızların korunmakta olan siyasetçilere bile yaklaşacak kadar cesaret gösterebilmeleri durumun vehametini açıklıyor.Kanunları uygulamaz, cezaları ve cezaevlerinin sayısını artırmaz, "yer yok" diye suçluları salıverirsek, o da yetmez af kanunları ile binlercesini serbest bırakırsak bu sonuca da şaşmamak gerekiyor. Belki Bakanlarımız artık suçların önlenmesi, güvenliğin sağlanması için acil olarak eyleme geçme zamanının geldiğini fark ederler. Yoksa onlar sadece korumalarının sayısını artırmayı mı düşünürler? Bilmem ki!
Umut Vakfı 23 Nisan nedeniyle "Türkiye'de şiddetin önlenmesi, bireysel silahsızlanmanın sağlanması ve özellikle çocuklarla gençleri korumak açısından günün her saatinde ekranlarda görülen şiddet filmlerinin TV'lerden kaldırılması" için bir açıklama yayınladı.Oğlunu bir arkadaşının silahlı saldırısı sonucu kaybeden Nazire Dedeman'ın kurduğu Umut Vakfı yıllardır bu amaçlar uğruna düzenli bir çalışma yapıyor. Seminerler, gösteriler düzenliyor, yurt dışından uzmanlar getirtiyor, bildiriler yayınlıyor. Sizce Umut Vakfı ne zamana kadar akıntıya karşı kürek çekmeli ve ne zamana kadar yanlız bırakılmalı? Dünkü gazetelerden sadece 3 haber;- "Kopyada yakalanan liseli öğrenci kendisine arkadaşlarının önünde hakaret eden öğretmenini sırtından bıçakladı."- "Antalya'da 5. sınıf öğrencisi Gülçin 50 milyar fidye için kaçırıldı."- "Beyoğlu'nda bir barda öldürülen Barış Dönmez'i, İbrahim Biberoğlu'nun şampanya bardağını kırıp boğazını keserek öldürdüğü anlaşıldı. Barış'ı tanıyanlar ve garsonlar Biberoğlu'nun olaydan önce silah çektiğini de açıkladılar."Hani biz "töre cinayeti" adı altında kadınlara karşı namus bahanesiyle yürütülen şiddeti önlemeye çalışıyoruz ama memlekette şiddetin her türlüsü kol geziyor.Birinci olayda liseli öğrenci suçlu. Derhal okuldan alınarak cezalandırılması ve tedavi edilmesi gerekiyor. Madem ki yaş sınırının altındadır, o yaşa göre caydırıcı önlemler alınmalı. Öğretmen de hatalı çünkü hiçbir öğrenciye (hele lise çağındakilere) hakaret etme hakları yok ama okullarımızda bu olaylar çok yaygın ve önlenmiyor.Bar olayında ise gençlerin ne kadar rahat silah taşıdıklarını ve kullandıklarını, o da olmazsa başka yollarla şiddete başvurduklarını görüyoruz. Bireysel silahlanmayı yasaklamayan, taşıyana ağır, caydırıcı yaptırımlar getiremeyen devlet suçlu. Sınırsız içki servisi yaptığı halde güvenliği sağlayamayan bar yönetimi suçlu.Bence en çok da Umut Vakfı'nın belirttiği gibi, ağır şekilde şiddet içeren filmleri, her kanal ve her saatte gösteren kontrolsüz, sorumsuz TV yayıncılığı suçlu. Senelerdir yazıp duruyoruz, yok mudur bu TV dizilerini, filmlerini denetleyecek; "silah, kan, para" üçgenini malzeme olarak kullananları yasaklayacak, en azından sınırlayacak bir güç Türkiye'de?İçişleri Bakanlığı, Emniyet bu barları sıkı şekilde denetleyerek "olay çıkanları kapatacağını ve bir daha açılmasına izin vermeyeceğini" neden açıklamıyor? Gençlerimizin ölmesi, şiddetin, uyuşturucunun, alkolün pençesine düşmesi, kaçırılması neden onları rahatsız etmiyor? Neden cinayet cezaları "ömür boyu hapis" olmuyor? Ve neden biz hep susuyoruz? Sabrınız hiç tükenmez mi sizin?Eşitlik!"Onlarda niye öyle, bizde niye böyle" diye sora sora tırlatacağız galiba bu gidişle. Ama Avrupa ve ABD'deki "suç önleme" yöntemlerine baktıkça aksini yapmak da mümkün değil. Basketbolcu Kobe Bryant'ın tecavüz davasında hakim tecavüze uğrayan kadının daha önce iki kez intihara kalkıştığını gösteren tıbbi ve psikolojik kayıtlarının savunmada kullanılmasını yasaklamış. Oysa Bryant'ın en güçlü kozu bu raporlarmış.Ne demek bu? Yani kadın psikolojik olarak hasta da olsa madem ki tecavüze uğramış, tecavüzcü cezasını aynen çekecek. Ayrıca ünlü veya ünsüz herkese kanun aynı şekilde uygulanacak. Nitekim Bill Clinton, başkanlığı döneminde dünyanın gözü önünde ifade vermemiş miydi? İşte kanun o zaman kanun... Adalet o zaman adalet... Ve güvenlik o zaman sağlanabiliyor. New York gibi dev bir kenti bile huzura kavuşturdular uygulamalarıyla nasıl onları örnek göstermeyelim ki?