Sevgili Hıncal... Sevgili dostum, saygı duyduğum meslektaşım ve büyüğüm. O bu meslekte benden çok daha eski... Ayrıca zeki, esprili, derinliği olan, aydın, yazılarını zevkle okuduğum bir yazar.
Bu nedenle o yazdı mı önemlidir benim için. Benzer sözleri başkası yazsa fazla üstünde durmam, hatta bazılarına güler geçerim... Hele önemli bir konuda bugüne kadar küçük parmağını oynatmamış, hiçbir birikimi olmayan, bu olaylarla ilgisi gazetedeki haberleri okumaktan ileri gitmeyenler birden bire uzman kesilir öğüt vermeye kalkarsa daha da çok gülerim.
Ama Hıncal Uluç yazarsa önemlidir. O Türkiye'nin gündemini etkileyen yazarlardan biridir.
Geçen Cuma akşamı G-Mall'da yemekte karşılaştığımızda o gün yazdıklarını henüz okumamıştım. Bu nedenle, Ankara'da duruşmaya gittiğimi, ertesi gün de "Anayasa'nın kadın-erkek eşitliğini sağlayacak 10. maddesi" hakkında CHP'nin hazırladığı seminerde konuştuğumu söylediğimde "Aslanlar gibi mücadele ediyorsun" demesini samimi bir destek olarak algıladım.
"Her gün karşılaştığımız örnekler bu davalara neden olan yazıların haklılığını gösteriyor zaten" gibi bir şeyler söyleyerek masama geçtim. Gece geç vakit o günkü "Peki ya baba? O kurban değil mi?" başlıklı yazısını okuduğumda ise ağzım bir karış açık kaldı; Hıncal'ın düşünceleri tamamen değişmiş görünüyordu. Her zaman yasaların ve hakkıyla uygulanmasının önemini savunan yazar birden bire farklı bir görüşe geçmişti.
14 yaşında hem tecavüze uğrayıp hem de (babası tarafından) töre cinayetine kurban giden zavallı Nuran örneğini ele almış, bu cinayetlerle ilgili TCK maddelerinin değişmesi için çalışanlara kızıyordu. Ve medyaya. Bu konuda gayret gösteren, yazan gazetecilere.
Sık sık kullandığı "Medyanın tavrına bakıyorum... Nasıl yüzeysel, nasıl kolay, nasıl popülist bir yaklaşım" sözleriyle...
Yasaların değişmesinin bu cinayetleri önlemeyeceğini, medyanın bu tutumuyla aksine cinayetlere çanak tuttuğunu söylüyor ve ekliyordu:
"Onlar karsı çıkmıyorlar zaten. Çıkar gibi yapıyorlar... Sonra unutuyorlar, yeni bir cinayete kadar."
Çözüm belli!
Ve kendisinin önerdiği çözümü şöyle açıklıyor:
"Töreyi yasayla, asarak, keserek aşamazsınız. O beyinlerin içindekini değiştirmek gerek. Bunun nasıl olacağını bilim adamları araştıracak, bulacak, devlet uygulayacak."
Şimdi burada, tecavüze uğrayan kızını öldüren babanın da töre baskısı kurbanı olduğunu söylemekte haklı. Beyinlerin içindekini değiştirmek gerektiğini vurgulamakta da çok haklı Hıncal Uluç. Peki nerede haksız? Nerede çok haksız? Ve ayrıca büyük bir hata yapmakta? Onları maddeler halinde irdeleyelim:
1) Medyayı toptan karalamakta "yüzeysel, kolay, popülist yaklaşım", demekte haksız. Bu cümle kendisi dışındaki tüm meslektaşlarını kapsıyor ki asıl kolaycılık bu bence. Oysa sadece 3 örnekte, Medeni Kanun, Türk Ceza Kanunu (ve bunlardaki adaletsizliğe AB'nin dikkatinin çekilmesi) ile Anayasa değişikliklerinde medya tartışmasız çok önemli bir rol oynamıştır. Bunun aksini düşünenlerin yapacağı iş çok kolay, hemen bulundukları gazetelerin arşivlerine girecek, STK'lar, hukukçular ve basının çabalan ile olayların yönünün nasıl değiştiğini "köşe yazıları ve haberleri" paralel şekilde izleyerek görecekler. Bu onlara somut şekilde bilgi verecektir.
2) 15-20 yıla yayılan içten çabaları, mücadeleyi bilmiyormuş gibi "Karşı çıkmıyorlar zaten. Çıkar gibi yapıyor ve sonra unutuyorlar" demekte haksız. Zira hiç unutmayan ve neredeyse hergün o konuda yazan meslektaşlarını gözardı etmiş oluyor.
3) Genelleme yapmakta haksız çünkü onun önerdiği çözümlerin çok fazlasını biz son aylarda her yazımızda tekrarladık (bunları okumamış olduğunu düşünmeye başladım). Yarın bunları hatırlatacağım.
4) Ve 20 yıllık mücadeleden sonra gelinen noktayı küçümsemekte çok haksız. Yasaların ne kadar çok şeyi değiştireceğini de yarın örnekleriyle tekrar yazacağım.
Bilmece gibi... Hem haklı, hem haksız!
Sevgili Hıncal... Sevgili dostum, saygı duyduğum meslektaşım ve büyüğüm. O bu meslekte benden çok daha eski...
Haberin Devamı

