Mahkeme salonlarında bol vakit geçiriyorum ya, o salonlarda ilginç olaylarla da karşılaşıyorum zaman zaman. Davacının oğlu mudur, yeğeni ya da öğrencisi midir, birinin çıkıp üstümüze saldırması gibi örneğin...
Son duruşmalardan birinde yine sivil toplum kuruluşlarından gelen izleyiciler ve okurlarımız salondaki sıraları doldurmuş, oturamayanlar da ayakta yerlerini almışlardı. Görevlilerden biri, akıl almaz, mantık kabul etmez şekilde öndeki hanımlardan birine doğru yürüdü ve parmağıyla birbirinin üstüne atılmış bacaklarını göstererek; "İndir bacağını mahkemedesin dedi. Kadıncağız büyük bir şaşkınlıkla bacağını indirdi. Tam bir despotluk örneği. Demokrat bir ülkede insanlar oturuşundan dolayı azarlanabilir mi?
Hiçbir medeni ülkede benzeri görülmeyecek bu davranışları biz "mahkemedir, adaletin önündeyiz" diye yine de saygıyla karşılayıp susuyoruz. Ama o adaletin de "adalet" olmasının, gözleri bağlı, elinde teraziyle duran adalet simgesini unutmadan, her kim olursa olsun insanlara eşit şartlar tanıyarak sonuca gitmesinin zamanı geldi artık.
AB Komisyonu Türk mahkemelerinde oturma düzenini "adil yargı" ilkesine aykırı buldu. Yalnızca savcıların yargıçla aynı yükseklikte, kürsüde oturmasını değil, savunmanın açıklamaları kayıtlara özet halinde girerken savcınınkilerin olduğu gibi girmesini de. Demek ki oturma düzeninde sadece dinleyicilere baskı uygulanması, tarafsızlık ilkesine ise dikkat edilmemesi evrensel hukuk kurallarına uymuyor.
Ben AB Komisyonu'nun bir konuyu daha izleyebilmesini ve uyarmasını dilerdim; bazı hakimlerin davacı tarafa açıkça sempati ve hoşgörü gösterirken davalı avukatlarını susturması, sözlerini kesmesi ve hatta azarlamasını... Komisyon diyor ki "Yargılama ve usûl esasları 'silahların eşitliği' ilkesine aykırı olamaz. Avrupa Sözleşmesi iki tarafa da onu dezavantajlı duruma düşürmeyecek koşullarda fırsat verilmesini öngörür."
Benim, İstanbul duruşmalarımda durum Sözleşme'ye aykırıydı. Bu benim görebildiğim... Ama bu örnek, göremediğimiz benzer vakaların olabildiğini ortaya koyuyor. Hakimlerin tarafsızlığı koruması çok önemli. Zira korumaması halinde, hiç tartışması yok, taraflardan birine kesin üstünlük sağlanmış oluyor, avukatlar da bunu muzaffer edalarıyla gösteriyorlar zaten.
Bir örnek daha hatırlatayım; Bir tarafın, dava dilekçesinde isminin yanına "Adalet Bakanlığı Yüksek Müşaviri" yazması Sözleşme'ye ne kadar uyuyor acaba? Bizimkilerin bu Avrupa Sözleşmesi'ni bir incelemelerinin zamanı geldi galiba!
Parazit TV!
Rahmetli Ercan Arıklı yaşıyor olsaydı Haftalık dergisinin 'Parazit TV köşesi' çok hoşuna giderdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Gülmeyi, eğlenmeyi çok severdi Ercan Bey... En ciddi konuyu bile espriye çevirip stresini azaltmayı, ona da gülmeyi bilirdi.
Parazit TV'nin sahibi Memnun Süzgeç tam ona göre bir yazar bence. Televizyon programlarını bir anlatışı, kötü şarkıcılarla, izleyiciye yutturulan programlarla bir dalga geçişi var ki, her seferinde gözümden yaşlar gelmeden okuyamıyorum.
Yazıda üslup ve espri anlayışı benim için çok önemlidir ve Memnun Bey'de de bu fazlasıyla mevcut. Henüz kendisiyle tanışmadık, fotoğrafından saçlı sakallı (lâf aramızda biraz da sinir) biri olduğu görülüyor. Gözlerde ise pek güvenilmeyecek bir ifade var, yani herkese kolayca gıcıklık edebilir gibi...
Bununla birlikte (yani bu görünüme rağmen... Şimdi bana da gıcıklaşır mı dersiniz?) duyduğuma göre okuyan tiryakisi oluyormuş. "Kim bu Memnun Süzgeç" diye soran arkadaşlarım var. Geçen hafta "Yatakta üç kişi, üçü de aç kişi" yazısında Uğur Dündar'ın "gıda terörü" programlarına takmış "karnından gelen gurultuların söylediğini" yazmıştı. Onun programları yüzünden saksıda yetiştirdiği fesleğen yapraklarıyla beslendiğini filân anlatıyordu. Öyle güldüm ki oturup yazmaya karar verdim. Memnun Süzgeç'i kaçırmayın derim, bana hak vereceksiniz.
"İndir bacağını, mahkemedesin!"
Mahkeme salonlarında bol vakit geçiriyorum ya, o salonlarda ilginç olaylarla da karşılaşıyorum zaman zaman. Davacının oğlu mudur, yeğeni ya da öğrencisi midir, birinin çıkıp üstümüze saldırması gibi örneğin...
Haberin Devamı

