Bundan sonra siyasi partilerin artık inanç, kavram, rejim, ideoloji konularında sömürü yapmaması, dini ve kavramları kendi tekellerinde görmemesi gerektiği, halkın da artık bunları yutmadığı söyleniyor. Yine söylenenlere göre millet oyunu sömürüye göre değil, bilgiye, projeye ve ülkeye açabilecekleri ufka göre veriyormuş.
"O zaman sömürü neden hâlâ devam ettirilmekte" sorusu geliyor insanın aklına. ABD Dışişleri Bakanı Powell'ın Türkiye'yi "İslâm Cumhuriyeti" olarak tarif etmesi öylece geçiştirildi ama Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün bu konuda Avrupa'da yaptığı konuşma ajanslardan gazetelere nasıl geçilmiş hatırlayalım;
"Powell'ın, Türkiye'yi İran'a, Pakistan'a benzetircesine yaptığı konuşma 'Türkiye İslâm Cumhuriyeti mi' sorusunu gündeme getirmişti... Gül ABD'li meslektaşını savunmakla kalmadı, bir karşı soruyla açıkladı durumu ve 'Türkiye ile İslâm'ın yanyana getirilmesinden neden rahatsızlık duyuldu anlamakta güçlük çekiyorum' dedi."
Türkiye Dışişleri Bakanı'nın bu sözleri Powell'ın konuşmasının doğru değerlendirmesi miydi? Hayır.
Çünkü burada sorun Türkiye ile İslâm'ın bir araya getirilmesi değildi, Türkiye'nin Müslüman bir ülke olduğunu bilmeyen yok, olay Türkiye'nin; dünyada benzeri olmayan "laik, demokratik, hukuk devleti"ne sahip tek Müslüman ülkenin rejimini farklı şekilde tanımlamaktı. Gelen tepkilerin nedeni de buydu.
O zaman, sömürüye neden hâlâ devam ediliyor, neden bir türlü vazgeçilemiyor, önce Sayın Gül'e sormak lâzım değil mi?
Bu arada eklemeden geçemeyeceğim. Sömürü dediğimiz şey sadece soyut kavramlarla yapılmıyor, siyasi iktidarlar devlet kaynaklarını da babalarının çiftliği gibi sömürmekten vazgeçmiyorlar. Kendi partililerine art arda verilen ihaleler, uzmanların genel müdür yapılıvermesi, belediyelere atanan "başkan yardımcıları" AKP iktidarının da güçlendikçe ne büyük bir hız ve hünerle sömürme politikasını sürdüreceğini açıkça ortaya koyuyor. "Mama" o kadar kıymetli ki yiyiciler aynı partiden olan diğerlerini ihbar etmekten bile çekinmiyorlar.
Üniversite mezunu, yetişmiş, meslek sahibi gençler "açız, iş yok, ümit yok" diye ağlar, çöplüklerden kâğıt toplayarak para kazanırken AKP'lilerin bir eli yağda bir eli balda. Görünen o ki partiliyseniz ve hele bir "dayınız" varsa üniversite mezunu olmaya hatta herhangi bir eğitim almış olmaya hiç gerek yok. İşiniz hazır.
İşte "farklı iktidar"... Hani koro halinde çok farklı olduğunu iddia ediyordunuz ya...
Size bir şey söyleyeyim mi, bu gidişi durdurmanın belki tek çaresi var; bütün bu haksızlıkları bir bir yakalayıp duyuracak ve peşini bırakmayacak tarafsız bir medya. Aksi takdirde Türkiye'nin genç nüfusu bunlara daha ne kadar sabır gösterir bilmiyorum.
Yasada ayak sürüme
Bence hayır. Gazetelerde yer alan "Tamam, nihayet cezalar ağırlaştırılıyor. Alt Komisyon çalışmalarını tamamladı" haberleri de bence doğru değil.
Şu ana kadar duyulan "10-15 yıl" cezalar 'karar' olarak çıkar ve kesinleşirse, infaz yasasıyla yine indirilecek ve cinayet işleyenler hafif cezalarla kurtulacaklar. Onun için de Alt Komisyon'un kolay kolay bu işi bitirmesi mümkün görünmüyor. Bitirdiği takdirde, hiç şüpheniz olmasın Medenî Kanun'da yapılan haksızlığın, "yarım yamalak, çıkarmış olmak için" yasa çıkarmanın bir benzeri Ceza Kanunu'nda gerçekleşecek.
Ve bu kez Türk insanı buna susmayacak haber vermiş olayım. İsterlerse erkek, kadın yüzlerce kişiden gelen mektupları, halkın ne düşündüğünü anlatması açısından, hemen Komisyon'a göndereyim.
Neler olup bittiğini anlamak için Alt Komisyon üyesi, CHP milletvekili Orhan Eraslan'ı aradım. Aynı konuda AKP'li üyelerin de beni arayarak güvence vermiş olduklarını hatırlattım ve durumu sordum.
"Görüşlerinize aynen katılıyorum ama hukukçu ve Komisyon üyesi olarak benim bir de çözüm üretme sorumluluğum var" diyerek söze başlayan Eraslan bu konuda "biraz ayak sürüme" olduğunu, cezaların yine büyük ölçüde hakim takdirine bırakılmasının sakınca yaratacağını, ilgili yasalara ait maddelerin şu anda "istenilen şekilde olmadığını" anlattı.
Namus saikiyle işlenen ve çoğunda "töre" bağlantısı yapılan cinayetlerin neden "Nitelikli adam öldürme" suçu kapsamına alınmadığı konusu hâlâ kocaman bir soru işareti!
İnsan mı bunlar?
Mardin'de ortaya çıkan "13 yaşındaki R.S.'ye tecavüz" olayını izliyor musunuz? Koca kazık gibi, iş güç sahibi tecavüzcüler arasında Yatılı Bölge Okulu'nda yöneticilik yapan bir öğretmen de varmış. Dehşete, vahşete bakın. "Çocuğa" tecavüz eden bir öğretmen. Üstelik yönetici... Kuzuların başına kurdu nöbetçi koymuşlar. Ve bunlardan çok var. Nasıl bir sistemdir, bu insanların öğretmenliğine nasıl izin verilir anlaşılır gibi değil. Olaylan duyulup, soruşturmaları yapıldıktan sonra bile bir başka okula tayin edilebiliyorlar. İş çığırından çıkmış yani... Sonra da "para ile yatanlar" diye başlık atılıyor gazetelerde. 13 yaşında bir çocuğa "hangi nedenle ve hangi şartlar altında olursa olsun" tecavüz çok ağır şekilde cezalandırılmalıdır. Tabii "çocuğun rızası varsa ceza indirilmeli" diyen profesörlere asla kulak asılmadan.
Bu acımasız yaratıklar işledikleri suçun cezasını ömür boyu ödeyeceklerini öğrenmedikçe tecavüzler, cinayetler de bitmek bilmeyecek.
Sömürüden bahis açılmışken...
Bundan sonra siyasi partilerin artık inanç, kavram, rejim, ideoloji konularında sömürü yapmaması, dini ve kavramları kendi tekellerinde görmemesi gerektiği, halkın da artık bunları yutmadığı söyleniyor
Haberin Devamı

