Habertürk'teki "Basın Kulübü" programında seçim afişlerindeki aşk, meşk sözcükleri, sevimli mesajlar tartışılırken Melih Meriç bana şu soruyu sordu:
"Siz de bu slogan şeklindeki mesajlardan etkileniyor musunuz?"
'Hayır' dedim, 'Oldum olası sloganlara, etkileyici konuşmalara inanmam, arkasındaki gerçeği ararım...' Hele şu anda artık hiç inanmıyorum.
Bugüne kadar ne siyasetçiler, ne partiler, ne güzel sloganlarla, bizi hepsine de inandırarak geldiler ve gittiler. Yani bu ülkeden Ajda'nın şarkısındaki gibi kimler geldi, kimler geçti. Ben hepsinin döneminde 'en az inanarak' izleyenlerden biriydim ama son yıllarda yapılan takiyeleri, 'yolsuzlukla mücadele edeceğiz' söylemleriyle gelip de kendileri yolsuzluğa bulaşanları, vergi kaçıran, villasını vakfa ait gösterenleri gördükten sonra hiç inanmıyorum.
Ben bilinçli ve temkinli seçmenim. Gözüm kapalı, belediye seçiminde bile "Benim oyum şu partiye" diyerek partiye oy verenlerden değilim. Eğer bu seçimde bir partiye oy vereceksem demokrasiye en çok yararı dokunacak bir seçim yaparım hiç değilse. Çünkü iktidar partisi dahil hiçbiri beni bugüne kadar "kendilerinden, siyasi geleceklerinden çok vatandaşı ve ülkenin geleceğini düşünerek" çalışacaklarına inandıramadılar.
Onların görüntüsünü hep bir tiyatro sahnesine veya sinema perdesine benzettim. Biz izleyicilere bir oyun veya film sergileniyor ama kulisi göremiyoruz. En hoşa gidecek ve bu arada "tabii kendilerine en fazla kazanç sağlayacak" sahnenin ortaya çıkması için ne gibi çareler aranıyor, ne sinema veya tiyatro hileleri yapılıyor bilmiyoruz.
Şimdi artık bir siyasi herhangi bir konuda konuştuğu zaman veya bir uygulamayı duyduğumda "Acaba gerçek ne? Bize ne anlatmak istiyor ama aslında ne yapıyor?" diye düşünüyorum. Belki bir ölçüde paranoya bu ama hepimizi de bir ölçüde paranoyak yapmadıklarını hiç kimse iddia edemez. Son hükümeti ele alalım;
-"Bir yandan dini siyasete alet etmeyecek ve ettirmeyeceğiz" derken öbür yandan Dışişleri Bakanı'nın eşi "üniversitede türban" konusunu AİHM'ne götürdü ve oradan çıkacak cevabı öğreninceye kadar davasını geri çekmedi.
İmam Hatip, türban gündemleri bitmedi. Aşırı kadrolaşma sürüyor. Devlete imamlar, laik rejimle çekişen müsteşarlar dolduruldu. Üniversitelere her türlü zorluk çıkarıldı, ödenekleri kesildi. Kadrolar durduruldu. Öğrenci bursu verme yetkisi bile üniversitelerden alınıp belediyelere verildi.
Ortak komisyona ortak bir başka komisyon (Danışma Kurulu) ile uzlaşma zemini bozuldu.
-"Yolsuzlukla mücadele edeceğiz, hortum bitecek" dendi, mesaj üstüne mesaj verildi (ve veriliyor) ama dokunulmazlıklara dokunulmadı, hükümet üyelerinden dosyası olanların soruşturması ileri tarihlere atıldı.
- Başbakan hem zirvede oturup hem de üç şirketinden vazgeçmeyeceğini, bir holdingin başbayisi olmaya devam edeceğini anlattı.
-"Devletle -vergi vermek dışında- alışverişim yok" dedi ama şirketlerini kendi çıkardığı vergi affından yararlandırdı.
'Biz değiştik, eskilerin hatalarına da düşmeyeceğiz" dendi ama bakanlar kaçak arazilerine mazaret aradılar. Çocukları kendi işleri için devlet imkânlarından bol bol yararlandı (Bkz. Ulaştırma ve Maliye Bak.)
Bunlar sadece bir kısmı... Ve bunları görerek de inanmak o kadar kolay olmuyor. Şimdi Nevruz fotoğraflarına bakıyorum. İlk bakışta büyük bir kalabalık ve aralarda Abdullah Öcalan'ın posterleri var. Biraz daha dikkatle incelediğinizde bu posterlerin sadece ön sıralarda duran birkaç kişinin elinde olduğunu görüyorsunuz. Fotoğrafçıların, kameraların yakınındaki birkaç kişi.
Demek ki masum bir Nevruz kalabalığını siyasi mesaja çevirmek isteyenler yaratmış bu tabloyu. Nitekim çıkan olaylar da bu ihtimali doğruluyor.
Hiçbir şey göründüğü gibi değil!
Atatürk deyince!
Enteresan bir olaydı. Yine Pazar akşamı katıldığım Basın Kulübü programındayız. Seçim anketlerinin sonuçları tartışılıyor.
"AKP'nin yükselişinin nedenleri, halkın beklentileri, bugüne kadar diğer hükümetlerin ve partilerin hatalarıyla nasıl bu noktaya gelindiği, basının durumu" gibi sorulara kamuoyu araştırması yapan firma yöneticileri ve benim de aralarında bulunduğum gazeteciler cevap arıyor, görüşlerini bildiriyorlar.
Araştırmacı olarak Selim Oktar ve Hakan Ayrakçı, gazeteci olarak (benden başka) Zaman gazetesinden Ekrem Dumanlı, Sabah'tan Ali Saydam var.
Bir ara "Sonar Araştırma"nın Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Ayrakçı Türkiye'de Recep Tayyip Erdoğan'ı beğenenlerle ona hiç güvenmeyenlerin yüzdelerini vermeye başladı. Yüzde 30 civarında ona güvenmeyenlerden söz eder ve bunun nedenini de laik, demokratik rejime bağlılığına inanmaları, özellikle de Atatürk'e karşı olan, onun resimlerini indirten, dil uzatan bir tabandan gelmeleri olarak açıklarken birden bire elektrikler kesiliverdi, stüdyo karardı. Tam üst üste Atatürk'le ilgili cümleler kullanırken...
Bir an herkes sustu. Benim aklıma hemen birkaç ay önce bir profesör aynı kanalda "türban" konusunda konuşurken olan elektrik kesintisi geldi... Elektrik geldikten sonra Hakan Ayrakçı da sözüne şöyle başladı:
"Atatürk deyince aslında aydınlık olur ama bu kez karanlık oldu nedense..."
Ertesi gün programla ilgili olarak arayan bir arkadaşım şunları söyledi: "Emin Çölaşan seçim konusunda konuşurken yine elektrik kesildi. O sırada kararsızlara hitap ediyor ve ekrana bakarak Mutlaka oyunuzu kullanmalısınız' diyordu..."
İlginç tesadüfler değil mi sizce de?
Nevruz görüntüleri!
Habertürk'teki "Basın Kulübü" programında seçim afişlerindeki aşk, meşk sözcükleri, sevimli mesajlar tartışılırken Melih Meriç bana şu soruyu sordu
Haberin Devamı

