Kadının yırtmacı, hayâsızca durum ve bir kitap!

22 Şubat 2004

Batı medeniyetlerinin var güçleriyle evrende, yaşanabilecek yeni gezegenler aradığı, her gün yeni bir teknoloji harikası buluşla ortaya çıktığı günümüzde Türkiye hâlâ nerelerde ve neleri yaşıyor. Acı bir konu bu. Çok acı!Ama "acı" kavramı herkes için farklı tabii.Trabzon'da 76 yaşında bir hukukçu; A. Kemal Bayraktar "Türk Milletine Acı Bir Beyanname" adını taktığı bir bildiri hazırlıyor. Bunu Adliye'de ve her yerde dağıtıyor. Duymayanlar için özetleyeyim, konu kadının giyimi, özellikle de pantolon giymesi."Kadınlarımız, kızlarımız pantolon giyme bahanesiyle en mahrem olan cinsel uzuvlarını pervasızca teşhir etmişler, pantolonun ismini de kendilerini de rezil etmişlerdir.""Türk kadını, ev içinde hizmet ettiği büyüklere sırtını dönmeden geri geri kapıya gider.""Göğüsler ortada! Kalçada iki top ve yarıklar! Bağır ve göbek açık! Mukaddes Türk anası bu olamaz" türü ifadeler ve benzerlerinin yer aldığı bildiriyi gören erkek-kadın 44 avukat, 76 yaşındaki (neden bu tür konuşmaları hep aynı yaşlardaki hukukçular yapıyor, neden sadece onların dikkatini çekiyor ve rahatsız ediyor bilen var mı?) A. Kemal Bayraktar için suç duyurusunda bulunuyorlar.Aslında bu anlayışla, aylar önce duyduğunuz "Çalışan kadın daha az dindardır" diyen hukukçunun anlayışı arasında fark yok. Sadece bu kez genelleme çalışan değil pantolon giyen kadınlar için yapılmış. Pantolon giyiyorsanız "cinsel uzuvları pervasızca teşhir ediyorsunuz. Kalçanızda da iki top ve yarıklar"... Yazmak için bile sabır istiyor biliyor musunuz?"Çalışan kadın" vecizesinin sahibi Prof. Soyaslan "rüzgârda uçuşan eteğini örtmeyen kadın"ı da hayâsızlıkla suçlamıştı. Etek giysen bir hukukçuya, pantolon giysen bir başkasına göre hayâsızsın yani. Kadın olman yeterli.Yere kadar etek giyip uçlarına ağırlık bağlamak çözüm olabilir mi acaba? Yoksa beyler çarşafı daha mı uygun görürlerdi?Medyayı alkışlayalım mı?Netekim, pardon nitekim suç duyurusunda bulunan 44 avukattan biri, Avukat Ümit Kaba, konuyla ilgili olarak yapılan basın toplantısında etek giymiş. Belki de "Bari pantolon giymeyeyim de bozulmasınlar" diye düşünmüştür. Bu defa da farkında olmadan kenarı açılan yırtmacına takmışlar kafayı... Gazete muhabirlerinin esas konudan çok bacak ve göğüs fotoğraflaması alışkanlığı burada da kendini göstermiş. En ciddi haberler bile tiraj ve reyting kaygısıyla magazine dönüştürülmeli ya... Bir yırtmaç yakalamışsan onu kullanacaksın(!)Sonuçta onlar yırtmaçlı fotoğrafları basmışlar, "bildirici avukat" ise onları katıldığı programlarda, yaptığı röportajlarda sanki kadın suçlamalarına kanıtmış gibi kullanmış.Ve kadınlara yapılan haksız bir genellemeye, aşağılamaya aydın, çağdaş meslektaşlarıyla karşı çıkan Ümit Kaba, çıktığına çıkacağına elbirliğiyle pişman edilmiş.Her gün, günün her saatinde ekranlardaki çıplak sunucuları, en avam cinsel esprileri izleyen ve hiçbirinden şikayetçi olmayan hukukçu beyler ettikleri garip lâflar, hukuk kitaplarına giren garip açıklamalar, dağıttıkları garip garabet bildirilerden dolayı suçlanmıyor ama bunları kabul etmeyenler ya suçlanıyor, ya ağır tazminat davalarıyla karşılaşıyor, ya da işte böyle ortada suçlu gibi kalakalıyorlar."Burası Türkiye, yook öyle" hanımlar. Ağzınızın payını alın, etek, pantolon filân da giymeyin. Bu durumda ne giyeceksiniz bilmem. Onu da 70 yaş üstü hukukçular yakında açıklarlar zahir.Kara mizah diye buna derim ben.(Devam edecek)Topluma anlatın neler oluyorMilletçe oturmuş çok bilinmeyenli denklemleri çözmeye çalışıyoruz. Haydi ben kimya kimya mühendisi olmak için okuduğum onca matematikten sonra elimden geleni yaparım da herkes yüksek matematik bilmek zorunda değil. Kafalar bin düğümlü yün yumağına döndü.Bu banka ne olacak?O gazete ne zaman satılacak? Ya TV?Kamu Yönetimi Yasa Tasarısı nedir?Milli birlik, üniter devlet bozulacak diyorlar neden acaba?Müzeler, tiyatrolar, tarihi camiler yabancı kuruluşlara mı devredilecek?İlgili, bilgili birçok kimse neden bu kadar çok endişe belirtiyor? Geleceğimiz hakikaten karanlık mı?İşte sohbetlerde, toplantılarda veya iki kişi bir araya geldiğinde dönüp duran sorulardan bir kaçı... Ki aynı sorular benim kafamın içinde de top oynuyor.Birilerinin ortaya çıkıp biz vatandaşları endişeden kurtaracak, sorularımıza cevap olacak konuşmalar yapması gerekmez mi?Memleketin Kültür ve Turizm Bakanı müzelerin işletmesinin özel kuruluşlara devredileceğini bildiriyor. Satmaya müzelerden başlanacağının, sırada tiyatro, opera, koro, orkestra gibi kültür sanat etkinliklerinin, merkezlerinin olduğu bizzat müsteşarlar tarafından dile getiriliyor. Örneğin kütüphanelerin belediyelere devredilmesinin bu kurumlarda siyasi kadrolaşmayı arttıracağı, buralara ağırlıklı şekilde yerleştirilecek kitapların bile siyasi araç olarak kullanılacağı Kültür Sanat Sendikaları Genel Başkanı tarafından söyleniyor.Bunları her gün duyan, izleyen halk neyin nasıl olacağı, sonuçta kendisini nasıl bir geleceğin beklediği konusunda doğal olarak endişeleniyor.Peki onları aydınlatan kimse var mı?Muhalefet dışında, bir bakan veya başbakan TV'lere çıkıp net ve rahatlatıcı bir açıklama yapıyor mu?Hayır. Onlar sadece "Halkı sömüren hesap verecek. Fakir fukaranın parasını kimseye yedirmeyeceğiz" sözlerini tekrarlayarak seçim propagandası yapıyorlar."Seçim" ve "Partiler" yasalarında acilen yapılması gereken (böylece bir partinin %25 oyla 364 milletvekiline sahip olamayacağı) değişiklikleri, dokunulmazlıkların sınırlandırılmasını, iktidar partisi yöneticilerine ait dava dosyalarını rafa kaldırarak. Hortumcuların Hazine'de açtıkları dipsiz kuyuları fakir fukaraya çifte vergilerle ödeterek...Muhalefet partilerinin bölünmüşlüğünün de yardımıyla seçimleri başarılı geçecektir kuşkusuz.Ama seçim çalışmaları yukarıdaki soruların cevaplarını topluma açıklamalarına engel midir?

Devamını Oku

Anlayamadığım aşk!

22 Şubat 2004

Sevgililer Günü'nden önceki gün bir gazete John Lennon ile Yoko Ono'nun aşkını hatırlatmıştı, takıldım bu yazıya... Zira o aşkı başından beri ben de asla anlayamamıştım.İnsanların "çirkin" olarak tanımlanmasına kendimi bildim bileli karşı çıkarım, bence her insanın kendine göre bir (ya da birkaç) güzelliği mutlaka vardır. Nitekim güzel tanımına girebilecek ama konuştuğunuzda, tanıdığınızda ruhuyla o güzelliği bir anda yok eden çok sayıda insanla karşılaştığım gibi, etkileyici bir görüntüye sahip olmamakla birlikte konuştukça, zaman geçtikçe dünya güzeli bulduğum çok sayıda tanıdığım da olmuştur.Hepiniz için de aynı şey geçerlidir sanıyorum. Yani "insanların ruhu yüzüne yansır" sözüne inanırım ben. Ruh güzelliği genellikle gözlerin bakışından, pırıltısından çoğu kez anlaşılır. Gizlenen duygular riya dolu karakterler yine çoğu kez tek bir an, tek bir sözcük, tek bir bakışla ele verir kendini..."Ruh güzelliği palavra" sözü ise bir palavradır benim için. Bu nedenle güzellik yarışmalarından hiç hoşlanmam ve izlemem. İnsanoğlunun güzelliğiyle bir sınıflandırmaya sokulması ne budalaca bir buluştur. Ama... John Lennon gibi etrafında milyonlarca güzel kadının pervane olduğu henüz genç sayılacak bir "Beatles" üyesinin gidip kendinden 8-10 yaş büyük, erkek görünümlü, bakımsız, kirli saçlı bir "hippie"ye aşık olması beni de şaşırtmıştır açıkçası ne yalan söyleyeyim.Üstelik kadın, inanılmaz özgüveniyle bir de çırılçıplak soyunup, düşük poposu ve göğüslerini fotoğraf kameralarına sergileyince daha da çok şaşırmıştım. O yıllarda ben de çocukluktan genç kızlığa yeni geçmekteydim ve bunu asla anlayamıyordum. Oysa çıplak vücutlarıyla, el ele tutuşmuş gülerken ikisi de nasıl mutlu ve sevgilerinden emin görünüyorlardı.Montaigne "Eğer sevdiğim kişiye neden aşık olduğumu mutlaka merak ediyorlarsa ancak şunu söyleyebilirim: Çünkü o kendisi, ben de benim" demiş. Bunu öğrendiğimde aradan yıllar geçmişti. Aşk (genellikle) karşınızdakinin görüntüsüyle ilgili bir duygu değil, daha çok kafanızda yarattığınız bir imajla doğan, bu imajın idealize edilmesi, yine kafada geliştirmesiyle büyüyen, esir alan bir tutku.Böyle olduğu için görüntünün hiçbir önemi yok. Bir espriye, zekâya, anlayışa, nazik yaklaşıma da aşık olmak mümkün. Böyle olduğu için aşkın büyüsüne kapıldığınız dönemlerde sevdiğinizin gerçek (ve bazen olumsuz) kimliği davranışlarıyla, konuşmalarıyla ortaya çıksa da çoğu kez göremiyor, tarafsız gözle değerlendiremiyorsunuz. Değerlendirebildiğiniz gün, onu her haliyle hâlâ sevmeye devam ediyorsanız aşk asıl o zaman AŞK. John Lennon'in ölümünden yıllar sonra "ona hâlâ aşık olduğunu" söyleyen artık yaşlanmış Yoko Ono'nun konuşmasını okurken onlara haksızlık ettiğimi anladım ben...Hangimiz gerçekte neyi tam olarak biliyor ve anlayabiliyoruz ki?RomantizmSelçuk Alagöz'ün müthiş bir espri anlayışı olduğu ve Internet'ten en güzel fıkraları bulup çıkardığı kesin. Bazen ondan harika İngilizce fıkralar geliyor, sayfama gelen ilânlarla sık sık küçülen köşemde çok istemekle birlikte bunlara yer veremiyorum ama son gönderdiği "yaşlı fıkraları"na ne yapıp edip yer açmaya çalışacağım. İşte bunlardan biri: "Yaşlı bir çift gece yataktalar. Adam uyumak üzere ama karısında romantik bir ruh hali ve konuşma isteği var. 'Eskiden, flört ederken sen benim elimi tutardın.Adam karanlıkta karısının eline uzanır ve tutar. Tekrar uykuya dönmeye çalışır. Birkaç dakika sonra kadın yine konuşur: 'Sonra beni öperdin' Hafifçe sinirlenmeye başlayan koca uzanır, onu öper, yanağını okşar, sırtını döner ve uykuya geçer. Kadın devam eder: 'Sonra da boynumu ısırırdın...' Adam öfkeyle yorganı atar ve yataktan fırlar. Karısı sorar: 'Nereye gidiyorsun?''Dişlerimi almaya!'"Elde olmayan nedenler...Yıllar önce spikerlik için açılan Türkiye çapında bir sınavda, dil bilgisinden İstanbul'un en yüksek üç puanından birini almış, bu konuda çok da hassas olan bir yazar için üzücüdür imlâ hatası yapmak. Gazete yazılarımda ara sıra "sistem"den, dizgiden kaynaklanan hatalar olabiliyor. Bunların hepsini ilk baskılarda fark ediyor, bazısını hemen düzeltiyor, bazılarını hava şartları veya başka imkânsızlıklarla düzeltemiyoruz. Örneğin; birkaç gün önce "II Trovatore" ismi "Travatore" şeklinde yazılmıştı, fark edildi ama tashih yapılamadı.Yine aynı günlerde "saniyede" kelimesi (bir fıkrada) "saniye de" şeklinde çıktı. Düzeltilemeyen bu tür hatalar için okurlarımdan özür diliyorum.

Devamını Oku

Kanun budur işte!

20 Şubat 2004

Konu Burcu Bircan'ın uyuşturucudan ölümüyle gündeme gelmişti en son. Memlekette yol geçen hanı gibi isteyen her türlü faaliyeti yapıyor, suçlular kol geziyor, uyuşturucu kaçakçıları gençlerimizin bir bir ölümüne neden oluyordu.Cezalar yetersiz olduğu, kanunlarda suçlulara yardımcı boşluklar bulunduğu, mevcut yasalar da uygulanmadığı için her gün ayrı bir kâbusa uyanmaktaydı toplum.Yavaş yavaş tekrar Türk Ceza Kanunu'na döneceğiz. TCK Alt Komisyonu yaptığı çalışmalarda Türkiye'yi suçlular cenneti, bir korku ülkesi olmaktan kurtaracak cesur ve olumlu kararlar alıyor. Uyuşturucu ticareti ile ilgili maddeler; imal eden ve satanlara 10 ile 15 yıl hapis cezası, kullanan ve satın alanlara 2 yıla kadar hapis cezası, bağımlılara tedavi, sıkı şekilde uzman denetimi gibi yaptırım ve önlem getirecek şekilde yeniden düzenlendi.Trafik, hırsızlık, gasp, görevi ihmal gibi suçlara da benzer şekilde ağır cezalar getiriliyor. Kısacası bundan sonra hiç kimse, en ağır suçu işlediğinde dahi avukatıyla baş başa verip yasalardaki boşluklardan yararlanamayacak.Gençlerimizin, insanlarımızın hayatı pamuk ipliğine bağlı olmayacak.Bilerek suç işleyen veya kurallara, kanunlara uymayanlar en ince detayına kadar her ihtimal düşünülerek hazırlanmış kanunlar karşısında yargıya hesabını verecekler.İki gün önce "haber" di; "Oxford Üniversitesi mezunu Ayşe Örtimur'u trafikte taciz ederek ölümüne neden olmaktan yargılanan sanık 1 milyar TL. kefaletle serbest bırakıldı."Hakim, sanığın dosyasını Ağır Ceza'ya gönderiyor ama bir yandan da serbest bırakıyor. Çünkü mevcut yasaya göre suç oranlarını hesaplamak, delilleri toplamak çok güç.Çıkacak yasaya göre ise "trafikte bilerek hata yaptığının anlaşılması" yüzde yüz suçlu kabul edilmesine yetecek.Umarım "emniyet kemerini bağlamak" da daha ciddi yaptırımlarla garantiye alınır.Uyuşturucu, trafik, ihmal, isteyenin silah kullanma özgürlüğü, hangi nedenle olursa olsun gençlerimizin ölmesine göz yummayalım artık. Çektiklerimiz yeter!Devlet cebimizin içinde!Son günlerde nereye baksak Uzanar'ı görüyoruz. Haberlerin manşet malzemesi hep onlar. Hangi taşı kaldırsanız altından bir Uzan veya uzantısı çıkıyor.Ve bu haberler beni ilgilendirmiyor. Sorun, bugüne kadar yapılanlara göz yuman, yumurta kapıya gelince mi desem, adam siyasete girince mi desem (ay falcı lâfına mı benzedi ne?) akıllarına "duruma el koymak" gelen devletin, emniyetin sorunu.Bunu da bensiz hallediversinler(!)... Olayın beni ilgilendiren yanı zavallı İmarzedelerin düştüğü sıkıntı, aylardır çektikleri ızdırap... Devletten hortumlanan paralar... Bunların açığını biz, bu olayla hiçbir ilgisi olmayan millet ödeyecekken bir de el konan TV ve gazetenin bizim kesemizden sürdürülmesi...Yukarda saydıklarımın hepsi yetmiyormuş gibi üstelik TV ve gazetenin iktidar partisinin yayın organı olarak kullanılması. Vatandaş köşesinde işini yapar, ayın sonunu getirmeye çalışır, çocuklarını okutacak imkân ararken, çifter çifter vergiler öderken şimdi bir de "yönetim yayınları" haline gelen kuruluşları yaşatmaya çalışacak.Çile bülbülüm çile...Belediye seçimleri yaklaşıyor, iktidar biraz daha oyalanırsa insanların aklına "Seçimlere kadar Star gazetesi ve TV'sini kullanıp sonra çaresine bakacaklar" düşüncesi gelecek. Gelmeye başladı bile.Hükümetin "Gazete ve TV'nin satışı için derhal harekete geçmesi ve bunu açıklaması şart. "Paraya çevrilebilecek her şey" in satışa çıkarılmasını ve bu yükün biz vatandaşların omuzundan kaldırılmasını bekliyoruz.Çileeee... Çileeee... Çile bülbülüm ÇİLE!!!

Devamını Oku

Orada kimse yok mu?

19 Şubat 2004

Okur mektuplarım o kadar birikti ki, bu ara biraz onların sesini duyurmak istiyorum. Zafer Yıldırım Cumhurbaşkanı ile ilgili bir düşünceden söz ediyor ki çok sayıda vatandaş aynı konudan rahatsız."Bir çok problemimiz var; Kıbrıs, AB, çöken binalar, işsizlik, ekonomik sıkıntı vb... Devletin başındaki Cumhurbaşkanı'mızın konularla ilgili olarak TV'lere bazen çıkması, olaylar ile ilgili görüş bildirmesi, yol göstermesi, olay bölgelerine gidivermesi, halkla bütünleşmesi gerekmez mi acaba? Yoksa tek görevi gelenleri karşılayıp sadece güven mektubu almak mı? Daha önceki cumhurbaşkanlarımız ne güzel ara sıra konuşup topluma moral verirlerdi" diyor Zafer Yıldırım.Sonra da "Cumhurbaşkanı ve Başbakan eşlerinin de evde oturan insanlar olmamaları, sosyal konularda toplumu sürüklemeleri gerektiğini" söylüyor.Ben de bu görüşe katılan vatandaşlardanım. Cumhurbaşkanları noter gibi sadece önlerine gelen kâğıtları imzalamakla yetinmemeli. Sayın Sezer'in son derece duyarlı bir şekilde görevleri ile ilgilendiğini, eşinin de bazı sosyal faaliyetlere destek verdiğini biliyoruz. Ama yeter mi? Bence hayır.Birçok ülkede devlet başkanları ve eşleri önemli konularda toplumu yönlendirici aktif çalışmalarla ön plâna çıkarlar. Örneğin alkol, uyuşturucu, sigara kullanımı, fertlerin silahsızlanması, trafik gibi toplumsal sorunlarda bile onların en ön saflarda yer aldığını görürüz. Terör, savaş tehlikesi, doğal afet gibi daha ciddi sorunlarda da anında güven verici, sakinleştirici çabalarını izleriz.Bizde son bomba olaylarında bile yabancı TV'ler açıklama alacakları bir devlet sorumlusu bulamadılar.Pazar günü ABD Başkonsolosu David Arnette ve eşi ile bir yemekteydim. Başkonsolos'un eşi Türk Ceza Kanunu konusundaki çalışmalarımızı ve bana açılan davaları duyunca hemen ilgilendi:"Kadınlar aleyhindeki bu konuşmalara ve kanunlara elbette halk ve basın tepkisiz kalamaz. Size hak veriyorum, bu tür kanunlar her ülkede kalabalıkların tepkisiyle düzeltilmiştir. Ben de bir kadın olarak size katılıp destek vermek isterim."Eksik olmasınlar çoğu milletvekili, Komisyon üyeleri, hatta başkanları TCK davalarında doğru tarafta yer aldılar. Tepkilere destek verdiler ama ne bakan ve milletvekili eşlerinin, ne Başbakan veya Cumhurbaşkanı eşlerinin sesi çıkmadı.Onlar Anadolu kadınının ve hatta büyük şehirlerde şiddete, tacize, tecavüze uğrayan kadınların, çocukların sıkıntılarını görmüyor, okumuyorlar mı?Ülkelerindeki sorunlarla ilgili ABD Başkonsolosu' nun eşi kadar sorumlulukları yok mu?Zafer Yıldırım çok haklı, bu sessizlik Türkiye'ye fazla gelmeye başladı!

Devamını Oku

Rotamızı bilen var mı?

18 Şubat 2004

Bir meslektaşımız şöyle diyordu dünkü yazısında "Ben bu hükümeti beğeniyorum. Kadrolaşma iddiaları var, doğrudur. Ama bugüne kadar kim yapmadı ki?"Toplumun ve hele basın mensuplarının telaffuz edecekleri en tehlikeli cümlelerden biridir; "Bugüne kadar kim yapmadı ki?"Eğer bugüne kadar mevcut olan olumsuzlukları, yanlışları, kasıtlı, plânlı olarak aynı yanlışların devam ettirilmesini kabul eder ve savunur bir kafa yapısına gelmişsek (veya gelirsek) işte o zaman sonsuza kadar "gerçek bir değişim"i gerçekleştirmeyi başaramayız.Bundan öncekiler yapmış olabilirler ama onlar artık yoklar. "Yaptıkları için" millet tarafından gönderilerek yerine yenileri getiriliyor. Demokrasinin, seçimlerin anlamı budur zaten: "Toplumun ufkunu açmak, daha iyiye ulaşmak için yeni şanslar sunmak tır."Daha önceki hükümetler de kadrolaştı, yeni gelenlere de susalım" dediğimizde işte en basiti, THY'nin bugünkü hali ortaya çıkıyor.Veya Başbakanlık Müsteşarlığı gibi bürokrasinin zirvesine, devletin direksiyonuna rejim karşıtlığı tescil edilmiş "Cumhuriyet'in lâik, demokratik değerleri yerine İslam'ı koymak lâzım" diyen birini oturtabiliyorlar. Aynı bürokrata kamu yönetiminin merkezi yapısını bölgesel yönetimlere çevirecek, eğer sessiz ve derinden manevralarla yapılırsa gelecekte rejim açısından ciddi tehlikeler oluşturacak çok önemli bir yasayı teslim edebiliyorlar.Kıyım boyutundaki kadrolaşmayla devletin demokratik dengesini bozacak değişiklikler yapıp, kamu kurumlarının en başarılı yönetimlerini dahi uzaklaştırarak iktidarları tek sesli bir padişahlık haline getirilebiliyorlar. Toplumu "rotası belirsiz bir gemideymiş" gibi güvensiz, çelişkili duygular içine sürükleyebiliyorlar."Bugüne kadar kim yapmadı ki" düşüncesi çağdaş uygarlıklar düzeyine çıkabilmek için her türlü olumlu değişikliği gerçekleştirmeye çabalayan Türkiye gibi bir ülkede asla kabul edilmemeli ve dillendirilmemelidir.Bizim için önemli olan gelecek değil mi?55 yılda gelen hak!Taksim Divan Oteli'nde yakın arkadaş ve dostlara verilen bir akşam yemeği. Ketty ve Vitali Hakko ailenin gençlerini bir aile geleneği olarak arkadaşlarına tanıtıyorlar. Ama aslında bu gece bir başka anlamlı kutlamayla da aynı günlere denk gelmiş.Türkiye'nin en prestijli mağazasını (küçük bir şapkacı dükkanından başlayarak) kuran, Amerika ve Avrupa'nın moda merkezi şehirlerindeki dev mağazalar zincirinin bir benzerini İstanbul'da yıllar önce ilk kez başlatan, Beyoğlu' nun eski dinamizmine ve güzelliğine kavuşması için bir nefer gibi çalışan, ülkesinin her sorununa duyarlı vatandaş Vitali Hakko eşi ile evliliğinin 55. yılını kutluyor.Ben Bay Vitali'yi bütün bu özelliklerinin yanında hiç yaşlanmayan ruhu, iyimserliği, neşeli, nazik, saygılı kimliği ile de takdir ederim. Pozitif enerji, espri yeteneği, insanları sevmesi, olumlu, yardımsever kişiliğe sahip olması bir insanda beni en çok etkileyen özelliklerdir.Ve o böyle biri. Öyle olduğu için de dostları tarafından gerçekbir sevgi görür.Ketty Hakko ise her zaman zarif, güleryüzlü, eşini destekleyen bir hanım olmasına rağmen çok az konuşur. Büyük bir aileyi bir orkestra şefi inceliğinde ve başarısıyla yöneten bu güçlü kadının neden sessiz sedasız, hep bir adım geride durmayı tercih ettiği de zaman zaman insanı düşündürür.17 Şubat Salı akşamı verilen yemekte bunu tek bir cümleyle, bir ara eline aldığı mikrofonda açıkladı Bayan Ketty;"Bir dakika, beni dinleyin" dedi."55 yıl sonra nihayet konuşma sırası bana geldi..."Ve sonra salona yayılan kahkahalardan bir süre konuşamadı. Aile ne kadar modern, eşitlikçi bir anlayışta olsa da, bu söz ne kadar "bir espri" olsa da sonuçta Türkiye'de kadına konuşma hakkının en az yarım yüzyılda geldiğini ele veriyor.Bay Vitali kızmasın ama, espri güzel ve yerinde, değil mi?Bu sempatik çifte bir kez daha "nice mutlu, esprili, başarılı yıllara" diyorum.Bir başbakan fıkrasıDaha önce duydunuz mu bilmiyorum. İnternet'te dolaşmaktaymış ve bana bir arkadaşım tarafından gönderildi. Çok hoş bir fıkra. Kolay kolay her fıkraya, komikliğe gülmeyen, güldürmek için yerinde ve "sıkı" bir espri gereken beni bile epeyce güldürdü. Bugünlerde bir de Selâhattin Duman'ın Dubai ve Maldiv yazılarına gülüyorum. Palet, terlik, şapka hikâyeleri beni bayıltıyor.Gelelim "İlk Tayyip Fıkrası" başlığıyla gönderilen fıkraya."Tayyip'le Bush ilk buluşmalarında birbirlerine hava atarlar. Bush, Tayyip'e 'Bizde öyle bir teknoloji var ki ölüyü diriltiriz' der. Tayyip altta kalmaz ve karşılık olarak 'Bizde öyle bir teknoloji var ki, partimizin bütün üyelerine 100 metreyi 3 saniye de koşmayı öğretiyoruz' der. Türkiye'ye döndüğünde Tayyip'i bir düşünce alır. Danışmanlarını çağırtır ve attığı palavrayı anlatır. 'Haftaya Bush geliyor. Yalanımız ortaya çıkacak, acaba ne yapsak?' diye sorar.Danışmanlarından biri hemen yanıtlar:- Onlara ölüyü nasıl dirilttiklerini sordunuz mu?- Hayır, sormadık.- O halde hiç korkmayın Başbakanım, alın Bush u Anıtkabir'e götürün ve Atatürk'ü diriltmesini isteyin. Diriltemezse o rezil olur. Yok eğer diriltirse, siz zaten 100 metreyi 3 saniyede koşarsınız."

Devamını Oku

Ah bir erkek olsaydım... Dibi dibi dum!

17 Şubat 2004

Başlığı görünce "Tamam Ruhat Mengi de köşeyi döndü, o da üşüttü," diye düşünmüş olabilirsiniz. Hak veriyorum size bu gidişe bakıp da üşütmemek elde değil aslında. Ama yine de merak etmeyin, aklımı sıkı sıkıya tutuyorum. Tek bir örnek vereyim, günün herhangi bir saatinde TV'yi açıyorum. Karşımda göbek atan bir kadın, çocuk, erkek veya bunların çoğulu. Herkes göbek atıyor. Aynen şu "vergileri arttırıp duran padişahın 'halk göbek atmaya başladı' dediklerinde 'tamam, kesin vergileri' cevabını vermesi" ni anlatan fıkra gibi. Halk kendini göbeğe vurdu. Birde soyunmaya. Sabahın köründe ekranlar bele kadar yakası, sırtı, bacağı açık tuvaletler giymiş kadınlarla dolu. "Biz evleniyoruz" evindeki kızlara da final gecesi şarkıcıların giydiği türde tuvaletler giydirmiş, seksi olsunlar diye kızcağızları kılıktan kılığa sokmuşlardı. Dönelim göbeğe. Sanki burası bir Arap ülkesi, göbek de tek dans türü. Göbek atanların kolay şöhret olduğu anlaşıldı ya herkes kıvırıyor. Ben de TV'leri açıyorum, kapıyorum. Açıyorum, kapıyorum.Peki neden 'Ah bir erkek olsaydım, dibi dum' dedim ben? Bugüne kadar, hemen her Türk kadını gibi (istisnaları bırakın) kadın olmanın sıkıntılarını yaşamış, mesleki zorluklarını da çekmiş biri olmama rağmen erkeklere hiç özenmemiştim. Kısacası kadın olmaktan memnundum. Ama ne zaman ki erkek yazarların oturup kadın yazarları çekiştirdiğini, çoğunu aşağıladığını, kendilerini "yazar değerlendirme jürisi" zannettiğini gördüm (bunu sık sık yapıyorlar aslında) işte o zaman... Dedim ki 'Ah keşke ben de bir erkek yazar olsaydım, ne keyifli bir ayrıcalık bu!' Gerçi ben kendime pek yakıştıramazdım ama, gönlüm isterse de oturduğum yerden "Kadın yazarların nasıl olmaları gerektiğini, benim ne türlerinden hoşlandığımı, kalıplarıma uymayanların ise 'iyi yazar' kategorisine alınamayacağını" bir güzel anlatırdım.Geçen Pazar yayınlanan "kadın-erkek yazar" tartışması için sevgili Emel Armutçu beni haftalar önce aramıştı ama bu ara işlerimin yanında, biri ağır hastalık, diğeri trafik kazası geçirdiği için yoğun bakımda olan iki gençle de ilgilenmem nedeniyle cevabı ona zamanında yetiştiremedim.Nereden çıktı bunlar?Kadın köşe yazarları başlıklı yazıya biraz da bu nedenle cevap vermek istiyorum. Belki espri olsun diye yazılmış olsa da daha ilk paragraf tartışmasız bir ayırımcılık içeriyordu:"Nereden çıktı bu kızlar? Üstelik hepsi birbirinden güzel... Yetmezmiş gibi zekiler bile..." Yeteneği olmadığı, hatta hiçbir mesleki farkı, özelliği olmadığı halde senelerdir en güzel gazete köşelerini, TV programlarını kapan erkek yazarların sayısı kadın yazarların çok üstündedir. Karşılaştırma bile yapılamayacak kadar üstünde... Bunu bilmelerine rağmen erkek yazarlar oturmuş "basında kadınların sayısının neden bu kadar arttığını" tartışmışlar.Tek bir örnek vereceğim, Oktay Ekşi: "Onlar sayesinde sayfalarımız kazık gibi olmaktan kurtuldu. Ama kadın yazarlar maalesef kadın sorunlarının dışına çıkma açısından yeterince başarılı olamadılar" diyor.Basın konseyiPazartesi akşamı Basın Konseyi nin kuruluşunun 16. yıldönümü yemeğinde de Sayın Ekşi ile yanyana oturuyorduk (kendilerine sevgim ve saygım sonsuzdur, o başka mesele tabii), aynı konu açılınca görüşlerini tekrarladı. Seçim öncesi de yazdığı görüşlerdi bunlar;"Kimseye bedava yemek yok. Kadınlar siyasette de, işte de mücadele ederek haklarını alsınlar." Çok güzel ama adil bir yarış aynı noktadan başlar. Her iki konuda karar mercilerine erkekler yerleşmişken, maaşları bile onlar belirlerken nasıl alsınlar? Meclis'e, siyasi partilere ve işlerin yönetim kadrolarına bir göz atıverseniz? Ayrıca eğer erkek yazarlar Türkiye'nin son derece ciddi kadın sorunlarıyla biraz ilgilenselerdi kadın yazarlar sık sık o konulara dönmek zorunda kalmazdı. Bu tartışmaların sonu bir gün gelecek. O zamana kadar biz her alanda bu eşitliğin sağlanması için yılmadan çalışmaya devam edeceğiz. 'Erkek jürileri(!) beğense de, beğenmese de' diyeceğim, şimdi bu lâfı da "erkekçe, meydan okuyan" tarzda bulup beğenmeyecekler. Özür dilerim beyler, özür dilerim.Şimdi, yazıyı bitirelim, yoksa sonsuza kadar uzayabilir. "Nokta" şudur; Kadın yazar, erkek yazar diye bir ayrım olamaz. Birkaç istisnayı düşünerek bütün yazarları belli kalıplar, sınıflar içine sokmak yanlıştır ve haksızlıktır. Ancak "iyi yazar, körü yazar" ayrımı yapılabilir ki bunu da sadece okuyucu belirler. Takdir ettiği yazarları "nereye giderse gitsin, ne yazarsa yazsın" izleyen, her gün mektupları, telefonları ile ilgisini belli eden okuyucudur. Ve iyi yazar, yazdıkları konusunda konuşması için mikrofon kendisine uzatıldığında tezlerini orada da savunabilen yazardır. Keşke bu konuda bir TV programı yapılabilse... Ne iyi olurdu! Şimdi müsaadenizle kadın sorunları hakkında bir yazı hazırlamam lâzım.

Devamını Oku

THY haberleri!

16 Şubat 2004

Türk Hava Yolları hükümetlerin kendi işyerleri gibi kullandıkları kuruluşlardandır. Tam şu anda bir başbakan eşinin bir gün bana "Sizi bizim TRT'ye alalım" dediğini hatırladım. Hangi hükümet gelse, THY yönetimi ne kadar başarılı olursa olsun baştan sona değiştirilir. Diğer devlet daireleri gibi kadrolar partililerle doldurulur.Geçenlerde Kuruluş'a yakın bir tanıdığım, THY Yönetim Kurulu'na kendisine sorulmadan atanan bir şahsın "Benim işim başka, ne anlarım hava yollarından" dediğini anlatıyordu. Olsun, hükümetler imparatorluktur bizde, her şey mümkün. Ama... Şikâyetler ayyuka çıktı. Birini bırakıyoruz arkadan yenisi geliyor. İşte son gelen mektup; ODTÜ mezunu, dünyanın en büyük petro-kimya tesislerinden birinde "Development Manager" olarak çalışan Ertuğrul Toker yazmış.22 Ocak 2004 Perşembe günü Manchester'dan TK1994 sefer sayılı uçakla İstanbul'a gelmek üzere sabah 8.00'de yola çıkışından başlayarak tam 2 gün sonra Adana'ya (sonunda otobüsle) ulaşmasına kadar olan hikâyesini anlatmış."Hava şartlarından dolayı" uçak rötarlı kalkıyor. İstanbul'da bir saat alana inemiyor. Neden sonra iniliyor ama bu kez Adana uçağı iptal ediliyor. Yolların kapalı, otellerin de dolu olduğu söyleniyor (okur bu sırada Hac yolcularının kapalı yollardan nasıl akın akın alana geldiklerini anlayamıyor.) Bütün gece alanda bekleniyor. Ertesi gün uçak yine iptal. Beklenen 4 uçuşta rötarlar..."Yaklaşık 44 saattir uyumuyordum ve artık evime, dört aydır görmediğim aileme kavuşmak istiyordum" diyen Ertuğrul Bey daha sonra "bavul fiyaskosu"nun çıktığını, bavulunun bulunamadığını, bir tek görevlinin iptal edilen uçaklardaki yüzlerce bavulla başa çıkamadığını anlatıyor.Sonuçta dayanamayarak bavulunu bulur bulmaz şehre gelmiş ve otobüsle bütün gece yolculuk yaparak Adana'ya ulaşmış.Cebinden bir sürü ekstra para da harcamasına rağmen şimdi THY biletinin parasını iade etmediği gibi bir başka uçuş için kullanılmasına da izin vermiyormuş."Ben veya ailemin hiçbir ferdi, mecbur kalmadıkça bir daha THY standlarına yaklaşmayacağız. Görevlilerin yüzü bile bana bu iğrenç seyahati hatırlatacak." diyor.THY yönetimine soralım:"Sizce haksız mı?"AİDS'İ DE TAKMAYIZ, KUŞ GRİBİNİ DE...Bayram için Tayland'a giden bir Bangkok-İstanbul yolcusu; Nevin Çağlar anlatıyor:"Tayland'da kuş gribinden 9 kişi öldü, 20 kişi karantinadaydı. İnsanlar öyle korku içindeler ki yakınlarına kuş konsa çılgın gibi kaçıyorlar. Kimse tavuk, yumurta yemiyor. Dünyanın en çok tavuk ihraç eden ülkesinde 90 milyon tavuk bu nedenle öldürüldü. THY bunu bilmesine rağmen Singapur-Bangkok arasında tek yemek olarak tavuk, Bangkok-İstanbul arasında ise tavukla kuzuyu aynı tabakta verdi. Kahvaltıda da omlet verildi. Kimse yemeklere el sürmedi, saatler süren yolculuktan sonra İstanbul'a indiğimizde hepimiz açlıktan ölüyorduk."Hosteslere "Bu şaka mı?" diye sormuşlar yemekleri görünce. Onlar da "Çok haklısınız ama maalesef menü bu" cevabını vermişler. THY yönetimine soralım; "Sizce bu yolcular bir daha THY ile uçarlar mı?"Önemli değil canıım, detay bunlar. Allah başka keder vermesin.Önemli olan kadrolaşma, köşe kapma. Haydi rastgele!

Devamını Oku

Yaşamak haram mı?

15 Şubat 2004

Suudi Arabistan'ın Fetva Komitesi son fetvasını Sevgililer Günü için çıkarmış: "Allah'ın gazabına uğramak istemiyorsanız Sevgililer Günü'nü kutlamayın. Dini bayramlar dışındakiler haramdır."İşte yönetenler kafayı sadece dine takıp, kendini (tövbeler olsun) Allah'ın sözcüsü sanınca sonuç buralara kadar varıyor. Halk baskısıyla susturulduğu, Fetva Komitesi'ne karşı gelmek bile dine başkaldırmak ya da dinsizlik anlamında kullanılacağı için kimse de çıkıp:"Beyler Kur'an'da bugünleri kutlamakla ilgili bir ayet var mıdır? O yıllarda Sevgililer Günü mü vardı ki olsun? Siz kendinizde nasıl böyle bir hak görüyorsunuz?" diyemiyor. Sonuç buralara varıyor çünkü aynı anlayışa göre radyo, müzik dinlemek, resim asmak, TV seyretmek de haram. Eğlenmek, gülmek de. Sevdiğine sevdiğini göstermek de. Taliban Afganistanı'nda gördük türban, peçe, çarşaf da yetmemiş, kadınların yüzlerini kafesle kapatan burkasız sokağa çıkması, renkli ayakkabı giymesi yasaklanmıştı.Dün akşam DVD'de Sean Connery'nin Resuli adında bir Arap Şeyhi'ni canlandırdığı Wind and The Lion (Rüzgar ve Aslan) filmini izledim.O filmde de kendisinin Allah tarafından seçilmiş özel bir kişi olduğuna inanan Şeyh'in sadece "geriye kalan iki kişi itaat etsin" diye önüne çıkan 4 adamdan ikisinin kafasını kılıcıyla uçurması, yağma yapıp cinayetler işlemesi anlatılıyordu. Hikâye kraliyet ailesi içinde basit bir iktidar kavgasıydı aslında ama malzeme olarak din seçilmişti.Baştan sona Müslümanlığı kötü tanıtan bir film. Ama işte Suudi Arabistan gibi artık sayılı ülkelerdeki fanatik din anlayışı da Batı'nın bu tür filmler yapmasına fırsat doğuruyor.21. Yüzyılda aklın, bilimin bu kadar geliştiği bir dünyada birilerinin hâlâ kendini Allah'ın sözcüsü sanması ve toplumu buna inandırması olacak iş midir?Elbette dini bayramlar İslâm dünyası için çok önemlidir ama bazı özel sevgi günleri kutlanmasının bununla ne ilgisi var?İyi ki biz, en azından bu soruları sorabiliyoruz!Açgözlülüğün sonu yok!Akmerkez'in otoparkı 3 milyon TL'den 5 milyona çıkarıldı. Herhalde yaza 10 milyon yapmayı düşünüyorlardır. Ekonomi iyi (!) ya halka yüklen yüklenebildiğin kadar.Araba dediğin şey aslında insanların sıkıntısını hafifletmek için yapılmış bir icattır, bizde sıkıntıya sıkıntı katar.Birkaç yılda arabanın parasına eşit olacak kadar vergiyi devlet utanmadan ister. Sokağa park edersin saatine 3-5 milyon park parası alınır. Zira sokaklar kolay yoldan para kazanmayı bilen, işini kitabına uydurmuş uyanıklar tarafından parsellenmiştir.Bir otele çay içmeye gidersin ödediğin hesap kadar parayı da otoparkına verirsin.Alışveriş merkezleri, otoparklarına gelen müşterileri yolunacak kaz kılığında görür.Nedir bu eziyet, bu kontrolsüz gidiş anlamıyorum. Her ülkede sokakta park parası verirsiniz ama 3-5 kuruş verirsiniz.Otelde, alışveriş merkezi parkında ise onu da vermezsiniz. Zira o mekânlar kendi müşterilerinden para almazlar. Tüketici zaten bir şekilde harcama yapmak üzere gelmiştir.Eğer bu, çevredeki işyerlerinde çalışanlar da parkları kullanıyorlar diye alınan bir önlem ise başka bir çare bulsunlar, girenleri kameralarla izlesinler.Ellerinde en ileri teknolojiler varken müşterileri soymanın ve buna göz göre göre izin verilmesinin anlaşılır yanı yok.Günde binlerce arabayı 5 milyon veya 10 milyonla çarpın bakalım. Var mı bu kadar kolay para kazanan?Restoranlardaki alkollü içkileri kontrol edecek kadar sorumlu (!) belediyelerin parkları da sıkı şekilde kontrol etmesini ve bu soyguna son verilmesini bekliyoruz.İntihar reçetesiTime dergisinin 16 Şubat sayısında çok önemli bir haber var, ben de acilen size duyurmak istiyorum.Amerika'da ve İngiltere'de "sağlık ve ilaç" kuruluşları depresif çocukları sakinleştirmek için onlara da verilen birçok anti-depresan ilacın aslında çocuk ve gençlere yarardan çok zarar getirdiğini açıklamışlar.Uzun zamandır sürdürülmekte olan araştırmalar sonucunda Seroxat, Lustral, Prozac, Cipramil, Efexor, Cipralex, Faverin gibi ilaçların özellikle 18 yaşın altındaki gençlerde kullanılmasının son derce riskli olduğu, bu ilaçlan alanlarda intihar eğiliminin arttığı ortaya çıkmış. Bu sonuca, aynı ilaçlan kullananlarda görülen intihar ve saldırgan eylemlerin artma rakamlan incelenerek vanldığı düşünülecek olursa durumun ciddiyeti anlaşılabilir. Dergi, sadece ABD ve İngiltere'de her yıl milyonlarca gence çok tehlikeli olan Seroxat, Lustral ve Prozac'ın verildiğini yazıyor.Şu anda İngiltere'de bu ilaçların hemen hepsi yasaklanmış durumda.Türkiye'de, genç hastalarında bunları kullanan doktorların (ve ailelerin) tehlikeden haberdar olması lâzım. Yine ihmale düşmeyelim.

Devamını Oku