Bir meslektaşımız şöyle diyordu dünkü yazısında "Ben bu hükümeti beğeniyorum. Kadrolaşma iddiaları var, doğrudur. Ama bugüne kadar kim yapmadı ki?"
Toplumun ve hele basın mensuplarının telaffuz edecekleri en tehlikeli cümlelerden biridir; "Bugüne kadar kim yapmadı ki?"
Eğer bugüne kadar mevcut olan olumsuzlukları, yanlışları, kasıtlı, plânlı olarak aynı yanlışların devam ettirilmesini kabul eder ve savunur bir kafa yapısına gelmişsek (veya gelirsek) işte o zaman sonsuza kadar "gerçek bir değişim"i gerçekleştirmeyi başaramayız.
Bundan öncekiler yapmış olabilirler ama onlar artık yoklar. "Yaptıkları için" millet tarafından gönderilerek yerine yenileri getiriliyor. Demokrasinin, seçimlerin anlamı budur zaten: "Toplumun ufkunu açmak, daha iyiye ulaşmak için yeni şanslar sunmak tır.
"Daha önceki hükümetler de kadrolaştı, yeni gelenlere de susalım" dediğimizde işte en basiti, THY'nin bugünkü hali ortaya çıkıyor.
Veya Başbakanlık Müsteşarlığı gibi bürokrasinin zirvesine, devletin direksiyonuna rejim karşıtlığı tescil edilmiş "Cumhuriyet'in lâik, demokratik değerleri yerine İslam'ı koymak lâzım" diyen birini oturtabiliyorlar. Aynı bürokrata kamu yönetiminin merkezi yapısını bölgesel yönetimlere çevirecek, eğer sessiz ve derinden manevralarla yapılırsa gelecekte rejim açısından ciddi tehlikeler oluşturacak çok önemli bir yasayı teslim edebiliyorlar.
Kıyım boyutundaki kadrolaşmayla devletin demokratik dengesini bozacak değişiklikler yapıp, kamu kurumlarının en başarılı yönetimlerini dahi uzaklaştırarak iktidarları tek sesli bir padişahlık haline getirilebiliyorlar. Toplumu "rotası belirsiz bir gemideymiş" gibi güvensiz, çelişkili duygular içine sürükleyebiliyorlar.
"Bugüne kadar kim yapmadı ki" düşüncesi çağdaş uygarlıklar düzeyine çıkabilmek için her türlü olumlu değişikliği gerçekleştirmeye çabalayan Türkiye gibi bir ülkede asla kabul edilmemeli ve dillendirilmemelidir.
Bizim için önemli olan gelecek değil mi?
55 yılda gelen hak!
Taksim Divan Oteli'nde yakın arkadaş ve dostlara verilen bir akşam yemeği. Ketty ve Vitali Hakko ailenin gençlerini bir aile geleneği olarak arkadaşlarına tanıtıyorlar. Ama aslında bu gece bir başka anlamlı kutlamayla da aynı günlere denk gelmiş.
Türkiye'nin en prestijli mağazasını (küçük bir şapkacı dükkanından başlayarak) kuran, Amerika ve Avrupa'nın moda merkezi şehirlerindeki dev mağazalar zincirinin bir benzerini İstanbul'da yıllar önce ilk kez başlatan, Beyoğlu' nun eski dinamizmine ve güzelliğine kavuşması için bir nefer gibi çalışan, ülkesinin her sorununa duyarlı vatandaş Vitali Hakko eşi ile evliliğinin 55. yılını kutluyor.
Ben Bay Vitali'yi bütün bu özelliklerinin yanında hiç yaşlanmayan ruhu, iyimserliği, neşeli, nazik, saygılı kimliği ile de takdir ederim. Pozitif enerji, espri yeteneği, insanları sevmesi, olumlu, yardımsever kişiliğe sahip olması bir insanda beni en çok etkileyen özelliklerdir.
Ve o böyle biri. Öyle olduğu için de dostları tarafından gerçek
bir sevgi görür.
Ketty Hakko ise her zaman zarif, güleryüzlü, eşini destekleyen bir hanım olmasına rağmen çok az konuşur. Büyük bir aileyi bir orkestra şefi inceliğinde ve başarısıyla yöneten bu güçlü kadının neden sessiz sedasız, hep bir adım geride durmayı tercih ettiği de zaman zaman insanı düşündürür.
17 Şubat Salı akşamı verilen yemekte bunu tek bir cümleyle, bir ara eline aldığı mikrofonda açıkladı Bayan Ketty;
"Bir dakika, beni dinleyin" dedi.
"55 yıl sonra nihayet konuşma sırası bana geldi..."
Ve sonra salona yayılan kahkahalardan bir süre konuşamadı. Aile ne kadar modern, eşitlikçi bir anlayışta olsa da, bu söz ne kadar "bir espri" olsa da sonuçta Türkiye'de kadına konuşma hakkının en az yarım yüzyılda geldiğini ele veriyor.
Bay Vitali kızmasın ama, espri güzel ve yerinde, değil mi?
Bu sempatik çifte bir kez daha "nice mutlu, esprili, başarılı yıllara" diyorum.
Bir başbakan fıkrası
Daha önce duydunuz mu bilmiyorum. İnternet'te dolaşmaktaymış ve bana bir arkadaşım tarafından gönderildi. Çok hoş bir fıkra. Kolay kolay her fıkraya, komikliğe gülmeyen, güldürmek için yerinde ve "sıkı" bir espri gereken beni bile epeyce güldürdü. Bugünlerde bir de Selâhattin Duman'ın Dubai ve Maldiv yazılarına gülüyorum. Palet, terlik, şapka hikâyeleri beni bayıltıyor.
Gelelim "İlk Tayyip Fıkrası" başlığıyla gönderilen fıkraya.
"Tayyip'le Bush ilk buluşmalarında birbirlerine hava atarlar. Bush, Tayyip'e 'Bizde öyle bir teknoloji var ki ölüyü diriltiriz' der. Tayyip altta kalmaz ve karşılık olarak 'Bizde öyle bir teknoloji var ki, partimizin bütün üyelerine 100 metreyi 3 saniye de koşmayı öğretiyoruz' der. Türkiye'ye döndüğünde Tayyip'i bir düşünce alır. Danışmanlarını çağırtır ve attığı palavrayı anlatır. 'Haftaya Bush geliyor. Yalanımız ortaya çıkacak, acaba ne yapsak?' diye sorar.
Danışmanlarından biri hemen yanıtlar:
- Onlara ölüyü nasıl dirilttiklerini sordunuz mu?
- Hayır, sormadık.
- O halde hiç korkmayın Başbakanım, alın Bush u Anıtkabir'e götürün ve Atatürk'ü diriltmesini isteyin. Diriltemezse o rezil olur. Yok eğer diriltirse, siz zaten 100 metreyi 3 saniyede koşarsınız."
Rotamızı bilen var mı?
Bir meslektaşımız şöyle diyordu dünkü yazısında "Ben bu hükümeti beğeniyorum. Kadrolaşma iddiaları var, doğrudur. Ama bugüne kadar kim yapmadı ki?"
Haberin Devamı

