Bu davaları kim kazanacak?

27 Ocak 2004

Dün 'Hasan Pulur neden sevinmiş başlıklı yazımda Milliyet yazarı Pulur'un Türk Ceza Kanunu'nda "iki profesör" tarafından savunulan maddelerle ilgili görüşlerinden söz etmiştim. Yazı Prof. Dönmezer'in, tecavüzcü ile mağdurun evlenmesi konusunda;"Bu madde zaten 70 yıldır Türkiye'de uygulanıyor. Kimseden de bir şikayet gelmedi" sözleri ve benim yorumum ile bitiyordu.Kanunlarımızın suçlu yerine mağduru cezalandıran yanlış düzenlemeleri ve cezaların da uygulanmaması nedeniyle trafikten tecavüze, cinayetten soyguna her alanda suçlar giderek artmıştır. Bu nedenle yasalarda, hukuk sistemimizde reform yapılması 20-30 yıldır yoğun şekilde tartışılmakta ama Türkiye'nin başı hiçbir konuda dertten kurtulamadığı için bir türlü sonuca varılamamaktadır.Hasan Pulur'a Profesör'ün verdiği bir örnek var. Bir tecavüz olayında tecavüzcü mahkûm ediliyor. Hakim dışarı çıkarken tecavüze uğrayan (onların deyimiyle "ırzına geçilen") kadının kapıda beklediğini görüyor. Neden beklediğini sorunca kadın şöyle cevaplıyor: "Şimdi artık ailem beni istemez. Evleneceğim adamı da tutukladınız, ben nereye gideceğim?" Düşünebiliyor musunuz ki bu örnek, profesörler, kanun yapanlar tarafından "kadınların tecavücüsüyle evlenmek zorunda kalması ile sapıkların affedilmesi" isteğine mazeret olarak sunuluyor. 21. yüzyıl Türkiye'sinde.Yani siz caydırıcı önlem almayacaksınız, suçu önlemek yerine suçluya "Çok da sıkışırsam evlenmeyi kabul ediveririm" kolaylığını getireceksiniz, sonra da "toplum böyle, bizde bekâret önemli, kadını kurtaralım, evlendirelim" diye örnekler vereceksiniz.Bu ülkede herkes derin bir kış uykusunda değil beyler, yaş haddini aşmış insanların veya arkası güçlü diye bu çağdışı kolaylıkları "tek doğru buymuş gibi" savunanların Türkiye'yi bir 50-60 yıl daha suçlular cenneti haline getirmesine, kadın intiharlarına, cinayetlerine göz yumulmasına seyirci kalınamaz.Ve tekrar ediyorum; Tecavüzcüyle kurbanını evlendirmeyi savunan, çocuk tecavüzünde "çocuk da istemişse tecavüzcüye ceza indirimi yapılsın" diyen, namus cinayetlerinde tahrik bahanesiyle ceza indirimi isteyen anlayış hasta bir anlayıştır. Sağlıklı olduğunu "sağlıklı bir kafa" hiçbir medeni ülkede iddia edemez.Buna nasıl çare bulunur; Önce şu anda Alt Komisyon'da karar verilmekte olduğu gibi cezalan had safhada ağırlaştırarak. Tahrik mahrik dinlemeyerek. Sonra tecavüzcüyü değil mağduru alabildiğine koruma altına alarak. SIĞINMA EVLERİ'nin sayısını arttırıp (hani, neden hiç kimse bunu savunmuyor?) şiddete uğramış kadınlara -psikolojik tedavi dahil- her türlü korumayı sunarak. Topluma mağdurlara destek vermeyi öğreterek. Mağdurların (Batı'da olduğu gibi) grup terapilerle dayanışmasını sağlayarak.Ama her şeyden önce tekrar ediyorum. CAYDIRICI şekilde cezaları ağırlaştırarak, önümüzde diğer ülke örnekleri var, başka çaresi yok bu işin.Türk Ceza Kanunu maddeleri Allah'ın izniyle Meclis'ten çağdaş bir ülkeye, bir Avrupa ülkesine yakışır şekilde geçecek. Konunun ciddiyeti bu davaların da katkısıyla kamuoyuna yeterince duyuruldu. Açıkça anlatıldı, tartışıldı. Şu anda toplumun, hukukçu ve siyasetçilerin genel eğilimi de bu yönde olduğuna göre bana açılan davalarda manevi kazanç zannımca tarafımdan sağlanmış, misyon tamamlanmıştır. Türkiye'nin güvenli ve huzurlu bir ülke olma ihtimali var artık. Maddi kısmına gelince... Sonuçta hakaret ve tazminat davalarını kazansalar bile, onlar sadece para kazanmış olacaklar.Toplumun bu kadar olumsuz tepkisini aldıktan sonra o paranın ne yararı olacaksa!(Not: Sulhi Dönmezer davasının ikinci duruşması yarın sabah 11.00'de Şişli 4. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde yapılacak.)

Devamını Oku

Hasan Pulur neden sevinmiş?

26 Ocak 2004

Türkiye'nin son derece önemli, insanlarının yaşamını birebir ilgilendiren sorunları var. Bunlar öyle yenir yutulur, unutulur ya da bağışlanır türden sorunlar da değil. Derhal çözülmesi gereken, bugüne kadar beklenmesi bile büyük hata olan konular.Geçenlerde bir Amerikan filminde babaları iki erkek çocuğuna soruyordu: "Kimler kötü adamdır ve kimlerin cezalandırılması gerekir?"Çocukların cevabı şöyle: "Silahı olanlar, şiddete başvuranlar, uyuşturucu satanlar, yasalara uymayanlar"... Onların vatandaşları böyle eğitiliyor.Bizde ise bunların hiçbiri cezalandırılmaz. Yukarıdaki suçları işleyenlerin tamamı anında serbesttir. Neden diye merak etmeyelim, işte bu yüzden ülkemiz bir suçlular cenneti. İşte bu yüzden onlar en kalabalık, en büyük kentlerinde suçu büyük ölçüde azaltır, insanlarını korurken biz koruyamıyoruz. Peki bunun sorumluları kimlerdir? Önce yasaları yapanlar. Sonra yarım yamalak olan bu yasaları bile uygulamayanlar... Siyasi çıkarları için af çıkaranlar. Ve tabii en korkunç, en dehşet verici haberleri bile hafif magazin olayları veya gündemin sıradan bir parçası gibi sunan ve hiçbir olayın derinliğine inmeyen, araştınp sorgulamayan MEDYA. Atalanmızın dediği gibi "lale sümbül biçerek, kahve tütün içerek", eğlence ve reyting arayarak haber yapan MEDYA.Geri kalmış ülkelerin kabusu!Dünkü gazetelerden bir haber:"Altı çocuk annesi kadın töre cinayeti kurbanı. Aile meclisinin verdiği ölüm emri üzerine üç erkek kardeşi tarafından kurşunlandıktan sonra yakılarak öldürüldü."Bir başka haber: "İzmir'in Menderes ilçesinde 14 yaşındaki kıza 28 kişi tecavüz etti."Bir okuyucunun gönderdiği bir gazete haberi: "Şarkıcı Şahsenem'in kocası, Serap isimli genç şarkıcıya tecavüz ettiği haberini doğruladı ve 'onu çok beğendim, benden uzaklaşmaması için yaptım. İsterse hemen evlenmeye hazırım' dedi."Şimdi... Bilmem her gün onlarcasını duyduğunuz ve aslında her gün yüzlercesi gerçekleşen bu olaylar yaşadığımız ülkenin karanlık yüzlerinden ve en önemlilerinden birini yeterince anlatıyor mu size?Seviyeli üslup, seviyesiz üslup!Bu vahşeti senelerdir izleyen çoğu kadın medya mensupları, hukukçular, siyasetçiler, sivil toplum örgütleri, bilim adamları "Aman düzgün kanunlar yapılsın ve uygulansın. Önleyelim bu suçları. Hiç değilse medeni bir toplum olmanın yoluna çıkalım artık" diye çırpınırken... Bazıları "bu cinayetleri, tecavüzleri önlemek yerine çocuk tecavüzlerinde çocuğun rızasından söz eden, tecavüze uğrayanların tecavüzcüyle evlenmesi durumunda affedilmesini isteyen anlayış hastadır" dedikleri için haklarında yüzlerce milyarlık davalar açılırken...Değerli ve deneyimli meslektaşımız Hasan Pulur bu hastalıklı görüşü savunan bir profesör, Sulhi Dönmezer için geçen hafta şunları yazdı:"Eleştirimizin üslubunu beğenmiş, seviyeli bulmuş sağolsun"... (Seviyesiz bulurlarsa oturup ağlaması mı gerekiyor yazarların acaba? Ayrıca bu profesör her zaman çok seviyeli konuşmalar mı yapıyor kadınlar hakkında acaba?) "Eleştirimizin esasına katılmıyor, yani geçer not vermiyor"... (Bu hesapça kimbilir kaç yazar ve hukukçu sınıfta kalacaklar?)Sulhi Dönmezer, Pulur'un "tecavüze uğrayanların (Prof. hep 'ırzına geçilenler' deyimini kullanır. R.M.) evlendikleri takdirde tecavüzcüyü cezadan kurtarmalarını toplum vicdanı kabul etmez" sözüne şöyle karşı çıkmış:"Sen ne diyorsun, yürürlükteki kanunda bu hüküm mevcut, 70 yıldır uygulanıyor, kimse de itiraz etmedi."Bu söze karşılık Hasan Pulur:"Aldık mı yazımızın payını..." 'Toplum vicdanı' diye genel bir deyim kullanırsan böyle açıkta kalırsın.' diyor.Oysa sayın Pulur bu deyimi kullanmakta son derece haklı. Toplum vicdanı buna şiddetle karşı çıkıyor. Ayrıca 'Hoca' dediği şahıs da "örf ve adetleri", "töreleri" bahane göstererek namus cinayetlerinde ve tecavüz suçlarında indirimi savunmakta değil midir?Ve hayır, bu maddeye her zaman çok itirazlar olmuş ama sesler yeterince duyurulamamıştır. 70 yıldır uygulanmasına gelince;Türkiye onun için bugünkü halinde. Değişme gerekçesi bu zaten! (Devam Edecek.)

Devamını Oku

Avrupa'da olsaydı...

24 Ocak 2004

Haftalık dergisi bu haftaki sayısında benim Burçin Bircan'ın hatıra defterinin yayınlanması ile ilgili itirazımı bazı köşe yazarlarına da sormuş. Bekir Coşkun dışında herkes "yayınlamanın yanlış" olduğunu söylemiş.Bekir Coşkun yayınlamayı doğru bulanların doğal savunmasını yapıyor: "Doğru, çünkü buradaki mesaj önemli. Olaya kamu yararı açısından bakmak lazım. Diğer gençlere faydası olacaksa yayınlanmalı."Arda Uskan "Bu tür yayınların etik yanından çok yararlı ya da zararlı olması tartışılmalı. Çoğu kimsenin aksine uyuşturucuya meyilliler, yeni başlayanlar hatta müptelalar için bu yayınlar son derece zararlı" görüşünde.Okay Gönensin "Bir insanın günlüğü aynen mektupları ve telefon konuşmaları gibi özel hayatına aittir. Hiçbir nedenle yazanın onayı alınmadan yayınlanamaz, bunları açıklamak insani suçtur..."Haluk Şahin "Kamu yararına haber yapacağız diye mahremiyet sınırlarını aşmamak gerekir" diyorlar.Burada geleceğimiz nokta "Cep telefonlarına dikkat" yazımdaki ile aynı. Konu etik olması, olmaması, kamu yararı falan filânla ilgili değil. Cevap net ve kesin; Yassah! Yani yasak arkadaşlar. Örneğin Arda Uskan da "yararlı mı, zararlı mı tartışılmalı" diyor. Tartışacak bir şey yok, bakın "uluslararası insan haklarındaki kural ne:"Kişinin özel yaşamının yayın konusu yapılması, şahsiyet haklarına tecavüz niteliğindedir. Aile içi ilişkiler, hatıra defteri, eşine, nişanlısına veya sevgilisine yazdığı mektuplar, bunlarla yaptığı telefon konuşmaları, özel fotoğrafları izni olmaksızın yayın konusu yapılamaz."Evet basının bir "kamu yararı" mazereti vardır, eğer ortada kamunun bilgilendirilmesi, suçluların ortaya çıkarılması gibi bir neden varsa belli bilgileri açıklayabilir.Ama Burçin Bircan'ın regl olmasından, erkek arkadaşlarına olan duygularına, cinsel yaşamının en ince detayına varan bilgilerin de "kamu yararı" ile bir ilgisi yoktur.Eğer bu defter bir Avrupa ülkesinde böyle satır satır yayınlanmış olsaydı büyük olay olurdu, onu da söylemiş olayım. Bu gidişle hukuk diploması alıcam, onu da söylemiş olayım!İtirazlar!Kısaca Burçin Bircan'la ilgili olarak gelen mektuplardan da söz edelim. Hülagü Ötügen (veya Otugen, tam olarak anlaşılmıyor) çok doğru bir konuya değinmiş, diyor ki:"Zavallı kızcağızın ölümünden kendine kâr çıkartıp TV'de erotik filmini gösterenler, hatıralarını yayınlayanlar neden aynı ilgiyi ve cesareti girdiği yarışmada hakkıyla kazandığı evi kendisine vermeyenlere hesap sorarak göstermiyorlar acaba? Arıyoruz, yazıyoruz e-mail adresleri de cevap vermiyor, okurlarından, izleyicilerinden de kopuklar yani. Bu ikiyüzlülükten nefret ediyorum."Bu "ev" meselesi Burçin Bircan'ın moralini bozan, sokaklara düşmesine sebep olan bu büyük haksızlık gerçekten de sorulmadı. Yarışmalarda büyük ödüller koyup da bunları ümit, hayal içinde yüzdürdükleri insanlara vermeyenlere bir yaptırım yok mudur?Hele ki burada bir gencin ölümünde önemli bir rol oynamış bu haksızlık. Haydi, hatıra ve film yayınlayanlar sorsunlar da görelim. Madem ki "gençlere yararlı olmaktır mazeretleri, bu da yarar sağlayacak, bekliyoruz.Yavuz K. isimli okurum ise hatıraların yayınlanmasının eroin satıcılarına dikkati çektiğini, kamuoyu oluşturduğunu yazmış.Yine aynı noktalarda dolaşıyoruz, her olayda aynı hatalara düşüyoruz.Bu memleketin onlarca bakanı, yüzlerce milletvekili, binlerce hakimi, hukukçusu var. Asıl mesele olayın kökünü kurutmaktır, bunu da bir iki örnekte fark ederek halletmeleri gerekirdi şimdiye kadar.Genç bir kızın en özel notlarının kimseye yararı yoktur, olan kısmını sadece ilgililer, sorumlular okur ve yararlanır gerekirse. Sonra da uyuşturucu satıcılarına en ağır cezaları getirir, gözünün yaşına bakmadan -her kim ise- birkaç kişiye de verir o cezayı... Sınırlarını sıkı bir şekilde kontrol eder, oralarda olaya karışan memurlar varsa onları da "görevi kötüye kullanma" dan yargılar. Hukuk devletinin kuralları neyse onlarla çözer sorunu.Memleketi yol geçen hanına çevirip, teröristi, uyuşturucu kaçakçısını beyzade gibi yaşattıktan sonra genç bir kızın hazin ölümünü magazin olayı haline getirerek çözmez. Çözemez.Neden hâlâ "üçüncü dünya ülkesi" psikolojisinden, anlayışından kurtulamıyoruz bilmem ki!Sıfır kilometre kafalar!Acaba özel bir ilgi mi gösteriyoruz beyinlerimiz gıcır gıcır kalsın, eskimesin diye, merak ediyorum bazen.Ne kadar çok kafa sıfır kilometrede muhafaza edilmişse bir ülkede, o ülke genelinde de o kadar geri kalmıştır. Doğru orantı! Her kış geldiğinde biz yalnız "kara teslim" olmayız, soba, şofben kazalarına da teslim oluruz. Aynen her yaz gelişinde damdan düşme, denizde veya kanalda boğulma olaylarına teslim olduğumuz gibi.Sonra da alırız elimize gazeteleri, hikâye okur gibi okuruz bu facia haberlerini. En son facia bulaşık makinesinden taşan suya geçen elektrik akımıyla ölen iki gencecik, mutlu insanımızın ölüm haberiydi.Medeni ülkelerde TV programlarıyla, gazete yazılarıyla insanlar eğitiliyor. Bu gibi konularda alınacak önlemler öğretiliyor.İngiltere'de, bahçelerdeki yüzme havuzlarına çocukların düşmemesi için neler yapılmalı, düşerlerse nasıl ilkyardım verilmeli; onu bile izlemiştim. Anne bir yandan "acil yardım hattı" na haber verir, ambulans hemen yola çıkarken o gelene kadar ne yapması gerektiği öğretiliyordu..Türkiye'de bunca özel kanal var, eğlence, magazin programı yapmaktan, reyting düşünmekten bir tanesi şöyle bir programı akıl edemedi.Gece yatarken sobaları söndürmeyi, elektrikli aletleri kapatmayı kimse halka anlatamadı. Bakalım hangisi akıl edecek?

Devamını Oku

Karın doğal afet olduğunu kim bilebilirdi ki?

23 Ocak 2004

Gecenin saat 2.00'si... Evin içi Sibirya gibi... Dışarıdaki fırtına odalarda esiyor sanki. Bütün gün ne yaptımsa evi bir türlü ısıtamadım.Ben kat kat yün kazaklar, elimde eldivenlerle dolaşıyorum da asıl endişem çocukların odaları. Uyuyorlar, yanaklarına dokunuyorum buz gibi. Pencerelerin önüne yastıklar diziyorum olmuyor. Olmuyor. Çünkü kaloriferler yanmıyor.'Bu doğalgaz geleli ısınamıyoruz' diye söyleniyorum kendi kendime, salondaki şömineye odun atarken. Odun da bitmiş, çıkıp karların içinden almak lazım birkaç tane. O sırada birden aklıma geliyor; bütün gün kaloriferler yanmadı, sakın ikide bir elektrik kesildiğinde otomatik ayarından kapanmış olmasın? Herkes uyuyor, ne yapacağım şimdi?Bahçedeki merdivenlerde kaymamak için kar ayakkabılarımı giyip elimde fenerle karanlıkta kazan dairesine iniyorum. Bekliyorsunuz, itiraf edeyim evet korka korka. Filmlerdeki gibi bir sahne, neden korkmayacak mışım ki?.. Ama inmek zorundayım, yoksa hep birlikte donacağız evin içinde.Tahmin ettiğim gibi sönmüş kazan. Yakıyorum, birazsonra yavaş yavaş ısınmaya başlıyor ev.Şanslıyız yine de, sonunda donmaktan kurtulduk. Ya donanlar, onlar ne olacak?Nitekim sabah arkadaşlarımın telefonlarıyla uyanıyorum. Evlerinde dünden beri elektrikler tümüyle kesik. Donuyorlar, su yok, telefonlar çalışmıyor ve cep telefonlarının da şarjı bitmek üzere. Hepsinden aynı şikâyetler. Kimbilir aynı durumdaki yaşlı insanlar ne sıkıntı çekiyorlardır..Televizyonu açıyorum, bütün kanallarda "kar felaketi" haberleri. Karın ortasında mahsur kalan araçlar, evlerinde ekmeksiz, susuz, elektriksiz kalan insanlar. "Ne belediye, ne polis, ne asker, ne Karayolları memurları yardıma gelmiyor" diye sızlananlar.Karayolları sorumlularının kendileri de sızlanıyor işin kötüsü; "karda çalışmak imkânsız" diye.İşte bir başarılı hükümet(!) daha kara teslim. Aynen bundan önceki yıllarda olduğu gibi... Kimse çıkıp da "bu, belediyenin sorumluluğu" demesin. Ben vatandaş olarak bütün yönetimi sorumlu tutarım, bu rezalet ancak sahipsiz memleketlerde görülür.Bırakın yolları filan, elektrik neden kesiliyor koca İstanbul'da? Telefonlar neden çalışmıyor, su neden yok? Karayolları niye kışın ortasında kara, yağmura hazırlıklı değil?Haydi, deprem hattı üzerinde olup, her an deprem beklenen bir ülkede binaları güçlendirmek yerine şimdiden "gelecek depremlerde yıkılacak evleri karşılamak üzere" bizden vergi toplamalarını bile bir yana bırakalım. California da 6.5 şiddetinde deprem olduğunda ve bütün dünyayı titrettiğinde evlerin yıkılmadığını ve sadece iki kişinin öldüğünü unutalım. Her depremde bizimkilerin sanki ilk defa karşılaşıyorlarmış gibi, yıkılan evler, ölen insanlar için "doğal afet" mazeretlerini yutmaya çalışalım.Ya bu nedir?Karın bir felaket, bir doğal afet olduğunu nasıl yutacağız?Tanrı aşkına nasıl?AKP ne zaman Ak Parti olur?Bugüne kadar hangi iktidar partisini veya siyasetçiyi tenkit etsek o parti ya da siyasetçi kendisine karşı olduğumuzu zannetmiştir. Türkiye'deki "basını algılama" hatasının sonucudur bu.Bir liderle veya politikacıyla karşılaşır, gayet dostça sohbet edersiniz. Sonra aynı kişinin bir hatasını gördüğünüzde doğal olarak görevinizi yapar ve yazarsınız (her gazeteci buna dahil değil tabii)... Aman efendim hemen şaşırırlar, suratları asılır. Artık kanka (!) oldunuz ya, neden birden değişmiştir bu gazeteci, anlam veremezler.Oysa biz kimseye karşı değilizdir, iyi şeyler yapıldığında takdir ettiğimiz gibi yanlışları da -her kim olursa olsun- anlatmak, uyarmak işimizin bir parçası, hatta kendisidir.Her neyse, ne zaman Hükümet için bir şeyler yazsam partililerden birkaç mektup alıyorum; "bu hükümet şöyle iyi, böyle başarılı, neden onları yazmıyorsunuz" diyorlar. Onun için önce "iyi şey"den başlayalım. AKP'nin AB konusundaki İsrarlı çabalarını, eğer daha güçlendikçe değişmezlerse, uyumu, istikrarı bozmamak için gösterdikleri özeni beğeniyorum şimdilik. TCK Komisyonundaki AKP'li milletvekillerinin çıkacak yasaların çağdaş bir ülkeye yakışır olması için gösterdikleri çabayı beğeniyorum.Her ne kadar Pakistan Cumhurbaşkanı'nın eşi Sehba Müşerref bize "kadınların başını örtmesinin gericiliğin simgesi olduğu" konusunda bir ders vermiş ve buna "Kur'an'ın yanlış tefsir edilmesinin neden olduğunu" söylemiş ise de, Başbakan Erdoğan'ın Suudi Arabistanlılara "değişimi izlemeyin, değişime uyun" demesini, oraya gayet şık, ülkemizi iyi temsil eden bir Başbakan olarak gidişini ve güzel konuşmalarını takdir ediyorum.Ama... Perşembe akşamı bir kanalda kendilerine AKP değil Ak Parti denmesini istediklerini fakat birilerinin bunu kasıtlı olarak önlediğini, ısrarla AKP demeyi sürdürdüğünü anlattığı konuşmasına hiç mi hiç katılmıyorum.Kimse kasıtlı olarak AKP demiyor. Bir kere bugüne kadar Türkiye'de siyasi partilerin ismi hep aynı şekilde kısaltılarak kullanıldı.İkincisi... Eğer mutlaka Ak Parti olmak ise emelleri, önce aklanmaları, temizlenmeleri gerek. Bunun için ne gerek?Kendileri dahil herkesin kanun karşısında hesap vermesini (zaman aşımını beklemeden) sağlayacak "DOKUNULMAZLIK" zırhının kaldırılması gerek.Bu ülkenin bütün vatandaşları yargıya nasıl güvenip karşısına çıkabiliyorlarsa siz de çıkacaksınız. Kaçmayacaksınız.İşte ancak o zaman Ak Parti olabilirsiniz, lafla değil!

Devamını Oku

Berlusconi bizi öper mi dersiniz?

22 Ocak 2004

Bu ne fırtına? Dün gece uykumun arasında camları titreten, ağaçları uğuldatan rüzgârı, pencereden sızan soğuğu hissederken kendimi kutuplarda sandım. Sabah perdeyi açtığımda gördüğüm manzaranın da kutuplarda bir kar fırtınasından pek farkı yoktu.Şimdiye kadar fırtınanın böylesini görmemiştik doğrusu. Bir bakıma "Global ısınma"nın henüz kar yağışını falan etkileyecek boyutta olmadığını düşünerek seviniyorum biliyor musunuz.Ama üzüldüğüm bir global konu var yine de... Eh, kambersiz düğün, dikensiz gül olmaz, sevinirken üzüleceksin de bir yandan. Global sahtekârlık, global pişkinlik gibi bir sorun var insanoğlunun başında. Örneğin; bazı uyanık ülkelerin zehirli atıklarını istedikleri bir ülkenin denizine atıvermeleri gibi.. Bunu öyle rahatlıkla, utanmazlığa varan bir pişkinlikle yapıyorlar ki akıl alır gibi değil. Türkiye de o uyanık ülkelerin çöplük olarak gördüğü yerlerden biri maalesef. Gerçek bir çöplüğe dönüşmesini ise Greenpeace adlı uluslararası kuruluşun Türkiye ayağını oluşturan bir avuç gönüllü genç önlüyor.1987 yılında, yani bundan 16 yıl önce tam 3000 adet toksik atık dolu varil İtalyanlar tarafından Karadeniz'e bırakılıvermişti. Kıyıya vuran varillerin buraya nasıl ulaştığı araştırılınca arkasından bir skandal çıktı. Variller iki İtalyan firma tarafından önce Romanya'ya götürülmüş, orada yok edilmeleri için gerekli teknik koşullar olmadığı anlaşılınca Munzur adlı bir gemiye (isim de uygun) yüklenerek Karadeniz'e boşaltılmışlardı.Yapılan analizler sonunda varillerdeki atıkların yüksek derecede toksik ve ölümcül madde içerdiği anlaşılmıştı.Buna rağmen çoğu Türkiye'de bunca yıl sağlıksız depolarda muhafaza edildi.Çevre Bakanlığı'nın kapısına...Nihayet 16 yıllık suskunluk Greenpeace'in çabalanyla bozuldu. 2002 yılında Samsun ve Sinop'taki depolardan alınan iki varil, o sırada Türkiye'de bulunan bir Greenpeace gemisiyle İtalya'ya götürülerek Çevre Bakanlığı'nın önüne bırakıldı. Mesaj açıktı: Gel, diğer varillerini de al! İtalyan hükümeti bu çabalar ve Karadeniz halkının eylemleri sonunda atıklarını geri alacağına söz verdi. İki ay önce İtalya'da düzenlenen uluslararası bir toplantıda ise böyle bir söz vermediklerini söyleyerek niyetlerini belli ettiler.Dün, 22 Ocak Perşembe günü her iki ülkenin yetkilileri bu konuyu görüşmek ve sonuca bağlamak üzere İtalya'da toplandılar. Kısacası şu günler son derece önemli. Bizim bürokratların ve Çevre Bakanı Osman Pepe'nin çok dikkatli olması gerekiyor.Olmayacak teklif!Malum Berlusconi sırtımızı sıvazlamakta ve neredeyse akraba ilişkileri sergilemekte çok usta. Bakarsınız toksik atıklar konusunda da bizi öpmeye filan kalkar.Teşekkür edelim ve almayalım. Bu konuda yapılacak en ufak bir hata, örneğin: Hepsi aynı tarihlerde kıyıya vuran variller için "Sadece İtalyan etiketli olanları alalım" veya "Maliyetini karşılayalım, atıkları Türkiye'de bertaraf edin" gibi teklifleri kabul etmek, bundan sonra yalnız İtalya'nın değil, isteyen her ülkenin sahillerimizi çöplük olarak algılamasına neden olacaktır.Bakan Pepe'nin ve İtalya'ya giden grubun şu günlerde en az Greenpeace kadar dikkatli olması gerekiyor.Cep telefonlarına dikkat!Bu gidişle benim de "Aman dikkat" demekten dilimde tüy bitecek.Son gelen haberlerden birine göre liseli ve üniversiteli erkek öğrenciler kız arkadaşlarının fotoğraflarını cep telefonlanyla çekerek Internet'te yayınlıyorlarmış.Artık bunu gizli gizli mi yapıyorlar, yoksa genç kızları espriyle karışık ikna mı ediyorlar orasını bilmiyorum. Bilinen şu ki:"Kızlar, aptallığın lüzumu yok. Kendinize gelin!"Erkeklere ise söz yeterli değil, onlara artık bu tür "özel yaşama saldırı" anlamındaki suçlar için tahminlerinin üzerinde cezalar getirilmekte olduğunu hatırlatalım. Tam şu günlerde bu cezalara ait yasalar çıkarılıyor. Yani Türkiye'yi artık kimse dingonun ahırı zannedemeyecek.İnsan hakları lâfta kalmayacak. Hem "AB'ye girelim" diye bağrışıp hem de Afrika kabilelerinin şartlarını kimse istemeyecek.Ama bu arada genç kızların da kameralı cep telefonu ya da toplu iğne kadar küçük kameralar gibi teknoloji harikalarına karşı dikkatli olmaları, kendilerini korumaları gerekiyor.Kötü niyet her zaman olabilir. Saflığın âlemi yok!

Devamını Oku

Paran kadar hakaret!

21 Ocak 2004

Sevgili okurlar biliyorsunuz içinde bulunduğumuz günler çok önemli. Yaklaşık 20 yıldır reform yapılması için uğraşılan "Ceza Kanunu" maddeleri tek tek Alt Komisyon'dan çıkmakta. Onun için bir süre bu kanunlardan ve ilgili olarak bana açılan davalardan söz edeceğiz.Eksik olmayın sizlerden hakkımda açılan bu davalara sürekli destek mesajlan gelmeye devam ediyor.Bugün üç tanesinden bazı bölümler alacağım.Birincisi Suat Kalelioğlu'ndan gelmiş. Her ne kadar ben belli şahıslara isim vererek hakaret etmiş değilsem de... Yirmi yıldır üzerinde çalışılmakta olan bir kanunda gerçekten akıl-mantık kabul etmez maddeleri hazırlayan ve arka çıkanlara (her kim olursa olsun) "Bunları isteyenler ruh hastasıdır" demişsem de... Ve bu sözü onca gelmiş geçmiş komisyonlardan yalnızca iki isim üzerine hakaret olarak alınmış ise de... Suat Kalelioğlu kendisi ve onun gibi düşünenler için ilginç bir istekte bulunmuş.Diyor ki:"Verdiğiniz mücadelede size karşı dava açılmıştır, biz de toplum olarak onlara karşı haklarımızı koruyamadıkları, halkın çıkarlarını tehlikeye attıkları için toplu dava açamaz mıyız?..Aşağıdaki maille size destek vermeye çalıştım, arkadaşlara gönderdim. Umarım kamuoyu toplamakta ve haklı mücadelenize katkımız olur.Ben de mal varlığım kadar bu insanlara hakaret etmek istiyorum ama bir kızım var ve onun geleceği için ayırdığım parayı heba etmek istemiyorum. Mahkeme cüzi bir rakam belirler ise izin verin sizin sütunlarınızda bu zatlar için içimden geçenleri söyleyeyim.Saygılarımla."Çok güldüm. Bu arada "Şu kadar para kazanıyorum. Sizden bu parayı almaya kalkarlarsa bütün maaşımı göndermeye hazırım" diyen, üniversitelerden yazan, harçlığını göndermeye kalkan okurlarım var. Onlara minnet duyuyorum.Beni "sayan" okurum!İşte harika bir mektup daha; Ercan Arslan tarafından gönderilmiş:"Merhabalar Ruhat Hanım,Gelen bir sürü e-posta arasında benim yolladığımı okuyabilir misiniz bilmiyorum. Ancak yine de yazmak istiyorum.En son yapılan nüfus sayımında sizi sayan kişi bendim. Yani sizinle konuşma şansım olmuştu. Hatta hiç bana sorulmadan, zorunlu olarak gerçekleştirdiğim nüfus sayım memurluğu görevimin en güzel anısı da buydu sanırım. Siz o gün bize 'Çocuklar siz sabahtan beri ne yiyip içiyorsunuz?' demiş ve tost ikram etmiştiniz. Kahvenin 40 yıl hatırı varsa, o tostun bilmenizi isterim ki benim için bir ömür hatırı var.O günden beri sizin yazılarınızı hep takip ediyorum.En azından fikirlerinizi ve sizi destekleyen insanların sayısının az olmamasının size hem moral, hem de bu tip gereksiz davalarla uğraşmada güç verebileceğini düşünüyorum. Bu sebepten sizi tüm içtenliğim ile desteklediğimi söylemek istedim. Saygılarımla." Ve İstanbul Bostancı'dan Gülay Taner, değerli karikatürist ve mizah yazan Cihan Demirci'nin Radikal'de çıkan "Evde kalmaktan korkma, tecavüzcünle evlenmekten kork" başlıklı mizah yazısını göndermiş. "Bir mesaj atarak kendisini kutladım" diyor.Bakın neler yazmış Cihan Demirci:"Yıllar önce çizdiğim bir karikatür, benzerini yazdığım bir yazı daha gene 'gerçek' oldu. Ve hayat tüm abukluğuyla mizahı bir kez daha sollayıp, mizaha bir kez daha tur bindirdi. O karikatürün esprisi şuydu; Maganda görünümlü bir adam, oğluyla kız istemeye gitmişti. Adamın yanında oturan çam yarması iriliğindeki oğlu, ağzından salyalar akan sapık bir tipti. Kız babası, maganda babaya korku dolu gözlerle bakarak soruyordu: 'Oğlumuz ne iş yapıyorlar acaba?' Bizim maganda baba pörflemiş gözleriyle kız tarafına şöyle cevap veriyordu:'Efendiiim, oğlum Hıdır su katılmamış bir sapıktır, şimdi burada hepimizin gözü önünde kızınıza tecavüz ettikten sonra onunla evlenmek istiyo!İşte bu, karikatürün bu ülkede ileriyi görme gücü, zira bu karikatür hayat bulmak üzere şu sıralar."Tabii Cihan Demirci bu yazıyı yazdığında böyle bir ihtimal vardı. Ama şimdi bu ihtimal inşallah ortadan kalkıyor. Komisyon'daki gelişmeleri izlemeye devam edeceğiz.

Devamını Oku

Kadınların başı neden ağrıyor?

20 Ocak 2004

Türkiye'nin ünlü bir beyin cerrahı kadınlarla ilgili sırlan açıklıyor: "Bana belim çok ağrıyor diye Anadolu'dan gelen bir kadını muayene ediyorum, bakıyorum belinde, omurgasında bir sorun yok. 'Doğru söyle, neden bel ağrısından şikayet ediyorsun devamlı diye sıkıştırınca gerçeği söylüyor; eşinin dayağından kurtulmak için... Sonra panik içinde atılıyor 'Aman doktor, n'olur kocama hasta olmadığımı söyleme, beni yine deper'... Dayaktan ancak böyle kurtuluyor"...Konu kadınlardan açılınca doktor anlatmaya devam ediyor:"Bana hep baş ağrısı şikayetiyle geliyorlar. Neredeyse tüm kadın baş ağrılarının altında seks sorunu var.Kadınlar kendilerine kötü davranan eşlerini, içinde sevgi olmayan seksi şuuraltında reddediyor ama katlanmak zorunda kalıyorlar. Sekste baş ağrısı espri olmuştur ama gerçekte de bu reddetme baş ağrısı olarak ortaya çıkıyor."Ne trajedi değil mi? Kadınlar şiddetten bel ağrısı mazeretiyle, kaba muamele ve sözlü şiddetten de baş ağrısıyla kaçmak istiyorlar. Bilerek ya da bilmeyerek. Öte yanda bir profesör, hem de bugüne kadar kanun yapan, bugünden sonra da bu hakkı kimseye vermek istemeyen bir profesör tamamen her iki tarafın da rızasıyla olması gereken cinsel yaşam konusunda şunları söylüyor:"Ne yani, erkek şehvet duygularını istediği zaman karısının üzerinde dindirmeyecek mi? Kadınlara 'evlilik içi tecavüz'de şikayet gibi bir imkânı verirseniz herkes kocasını şikayet eder..."Aynı profesör Türk Ceza Kanunu konusunda birlikte çalışma yaptığı milletvekili ve hukukçuların yanında onları iyice hayrete düşüren bir görüşünü daha açıklıyor;"Kadınlar cinsel ilişki içindir, bunun için yaratılmıştır. Karı koca arasında zorla ilişkiye, tecavüze ceza getirilemez."İşte birçok hukukçunun hocası olan profesörü böyle düşünen ülkenin erkek vatandaşları karısını "deperek", hakaret ederek veya kaba saba davranarak yaşayıp gidiyor. O zaman da kadınların sürekli "bel ve baş ağrıları" ndan yakınmasına şaşmamak gerekiyor.Aynı profesör (arkadaşı olan bir başka profesörle birlikte) "kadınların tecavüzcüleriyle evlenmesini" savunuyor. Ve TV'lerden aynen şöyle diyor;"Ya tecavüzcüye ceza verirsiniz o zaman kadın randevu evine düşer veya evlendirirsiniz kurtulur..."Bir başka konuşmacı soruyor: "Evlendirdiğinizde adam bir başkasına da tecavüzü deneyebilir. Tecavüzcüyle evlendirmeyi kadına lütuf gibi göreceğinize cezaları caydırıcı hale getirsenize!""Prof." şu cevabı veriyor: "Adamı cezalandırarak suçu önleyeceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz." İşte bu anlayış 2004 yılına kadar Türkiye'de suçların cezası kanunda var olsa bile bunların uygulanmamasına neden oldu. Ne cinayet, ne tecavüz, ne trafik suçu, ne görevi kötüye kullanma ve ihmal cezalandırılamadı.Neyse ki bundan sonra daha adil ve güvenli bir ülkede yaşama ihtimalimiz var. Hem de çok yakında. Bu hafta önemli yasaların çoğu Alt Komisyon'da tartışılıyor!(Not: Yazıda anlatılan Profesör meslektaşlarına bağırıp çağırarak, onları korkutup sindirerek itirazları da önlüyor. Kadın gazeteci ve hukukçuların, karşısında cesaretle "doğruyu aradıkları" bu şahsa o nedenle çoğu ünlü meslektaşı cevap veremiyor, konuşamıyor. Bu da bir başka trajedi.)

Devamını Oku

Çıplak gözle bakış!

19 Ocak 2004

Okurlarımdan gelen mektupları okumak benim en büyük keyiflerimden biridir. Hani insanların rahatlamak, dinlenmek için gittikleri kafelere, eğlence yerlerine gitmeye bile ihtiyaç hissetmem onlar olunca. Alırım elime bu mektupları, çekilirim sessiz bir köşeye, yüzüme geniş bir gülümseme yayılır ve gözlerim parlayarak okurum yazılanları tek tek.Bana kızanlar bile gülümsetir beni. Demek ki okurum yazımı dikkatle okumuş ve tepkisini ortaya koymuş. Herkes benimle aynı fikirde olmak zorunda değil ya... İnanın bana, okurken kafamda bu mektupların çoğunu köşemde yayınlanıyorken görürüm. İmkânım olsa çoğunu yayınlamak isterdim. Bunu yapamıyorum ama, onları özümseyip, genel eğilimin hangi yönde olduğunu görüp onların dileklerini de dile getirmeye çalışıyorum. Sonuçta yazarken elbette kendi düşüncelerim dökülüyor satırlara ama okurlanmdan etkilendiğimi de itiraf ediyorum.Öyle dikkatli, öyle sorumlu yazılıyor ki mektupların çoğu.İşte Muammer Sokullu isimli okurumun mektubu: "Değerli Ruhat Hanım,Gazetelerde yazmak ve televizyonlarda konuşmak tekeline sahip olanlar, 70 milyona hitap ederken günlük hayatta evimizde, işimizde, sokakta hiç kullanmadığımız terimlerle konuşmalarını sürdürüyorlar.Laiklik, çağdaşlık, demokrasi, din ve vicdan hürriyeti, insan hakları vs...Bu terimlere amaç olarak saplanmış vaziyetteler.Oysa bütün bunlar araçtır.Olaylara halk gibi bakmasını beceremiyorlar.Sözünü ettiğiniz Avukat Hanım'ın (Kezban Hatemi) bir cümlesi gözden kaçtı. 'Annem dindar biri idi, beş vakit namaz kılardı. O yüzden başı örtülüydü'.Şu cümlenin felâketine bakın.Kendisi gibi başı açık olanlar dindar değil.Beş vakit namaz kılmazlar. Resmi dairelerde, okullarda ve sair yerlerde neden türbanlı dindar, ben dinsiz görüleyim?Kız öğrenciler, dini açıdan türban takıyorlarmış.Ben de Kur'an'dan çıkan erkek asgari kıyafeti olan dizlerimle göbeğimi örten bir pantolonla ayaklarım ve belden yukarım çıplak olarak okullara, resmi dairelere gidebilir miyim?Biz halk olarak bunu görüyor, düşünüyor ve sorulmasını istiyoruz.Eşim beş vakit namaz kılar, başı açıktır. Günün muhtelif saatlerinde Türkçe mealinden Kur'an okur.Sabah namazı saatlerinde evimizde ışık yanar.Denizde namaz saati gelince eve gidilir, namaz kılınıp dönülür (yazlık).Başı açık bizlerin evinde bunlar yapılırken bizler de:- Türbanlıların evlerinde sabah namazı saatinde ışıkların yanmadığına,- Türbanlı kadınların deniz kenarında, namaz vakti gelmiş olmasına rağmen oturup denize girenleri seyretmesini hayretle izleriz.Neden hayret ederiz biliyor musunuz?Türban takan hanım Allah'ın;'Gözlerinizi haramdan sakının' emrine rağmen, tanımadığı erkekleri çıplak olarak nasıl seyrediyor diye...Dedim ya biz 'halk'ız.Olaylara çıplak gözle bakarız.Gözlerimizde terimlerin gözlüğü yoktur."Türbanlı Başbakan ve bakan eşlerinin sanki Türkiye'de türbansız kadın vatandaş veya siyasetçi yokmuş gibi grup halinde bizi temsilen ABD'ye gidecekleri sıralarda Muammer Sokullu'nun mektubu ilginç geldi bana.Tabiî bu mektup başını örten herkes için bir genelleme asla değil. Kişisel bir görüş. Onu da hatırlatmış olayım.Ciwan Haco'nun Apo'yla ilgisi ne?Bu yazıyı tamamen izleyici ve okuyucu olarak yazıyorum. 'Haberler'de Suriye asıllı, Alman vatandaşı ama Kürt popçu Ciwan Haco'nun İstanbul konserini duyuyor, okuyoruz. Büyük bir ilgi gösterilmiş ama o arada hükümlü terörist Apo'ya da tezahürat yapılmış konserde...Şimdi bir pop veya rock sanatçısına sevgi ve ilgi gösterisinde anlaşılmayacak bir şey yok. Ama böyle bir konserde veya herhangi bir konserde 30 bin (genç, yaşlı, çocuk) kişinin ölümünden sorumlu teröriste tezahüratta anlaşılmayacak şey var doğrusu.Türkiye'de Türk, Kürt ayırımı yapılmıyor. Kürt vatandaşlar da herkesin sahip olduğu haklardan aynen yararlanıyorlar. İstedikleri işe giriyor, milletvekili, bakan, Meclis başkanı da oluyorlar. Ana dillerinde yayın, eğitim gibi -istedikleri diğer- haklar da verildi. O zaman bir yabancı şarkıcının konserinin "sanat olayı" halinden çıkarılıp "siyasi bir şov" a dönüştürülmesi ve hele azılı ve hükümlü bir teröristin reklâm şovuna dönüştürülmesi insana garip geliyor.Bence bu duruma önce Ciwan Haco'nun kendisi karşı çıkmalı ve "Bu tezahüratı durdurun. Konserimi siyasi gösteri fırsatına çevirmeyin" demeliydi.Bunu dememesi onu seven birçok müziksevere saygısızlık olduğu gibi biraz da bu özgürlüğü kötüye kullanma anlamına geliyor.Kendisiyle birlikte, ona destek veren, ziyaret edip fotoğraf çektiren doğulu Türk sanatçılarını da zor duruma sokuyor.Sanat olaylarına bile gölge düşürülmesini anlamakta güçlük çekiyor insan!

Devamını Oku