Avrupa'da olsaydı...

Haftalık dergisi bu haftaki sayısında benim Burçin Bircan'ın hatıra defterinin yayınlanması ile ilgili itirazımı bazı köşe yazarlarına da sormuş

Haberin Devamı

Haftalık dergisi bu haftaki sayısında benim Burçin Bircan'ın hatıra defterinin yayınlanması ile ilgili itirazımı bazı köşe yazarlarına da sormuş. Bekir Coşkun dışında herkes "yayınlamanın yanlış" olduğunu söylemiş.

Bekir Coşkun yayınlamayı doğru bulanların doğal savunmasını yapıyor: "Doğru, çünkü buradaki mesaj önemli. Olaya kamu yararı açısından bakmak lazım. Diğer gençlere faydası olacaksa yayınlanmalı."

Arda Uskan "Bu tür yayınların etik yanından çok yararlı ya da zararlı olması tartışılmalı. Çoğu kimsenin aksine uyuşturucuya meyilliler, yeni başlayanlar hatta müptelalar için bu yayınlar son derece zararlı" görüşünde.

Okay Gönensin "Bir insanın günlüğü aynen mektupları ve telefon konuşmaları gibi özel hayatına aittir. Hiçbir nedenle yazanın onayı alınmadan yayınlanamaz, bunları açıklamak insani suçtur..."

Haluk Şahin "Kamu yararına haber yapacağız diye mahremiyet sınırlarını aşmamak gerekir" diyorlar.

Burada geleceğimiz nokta "Cep telefonlarına dikkat" yazımdaki ile aynı. Konu etik olması, olmaması, kamu yararı falan filânla ilgili değil. Cevap net ve kesin; Yassah! Yani yasak arkadaşlar. Örneğin Arda Uskan da "yararlı mı, zararlı mı tartışılmalı" diyor. Tartışacak bir şey yok, bakın "uluslararası insan haklarındaki kural ne:

"Kişinin özel yaşamının yayın konusu yapılması, şahsiyet haklarına tecavüz niteliğindedir. Aile içi ilişkiler, hatıra defteri, eşine, nişanlısına veya sevgilisine yazdığı mektuplar, bunlarla yaptığı telefon konuşmaları, özel fotoğrafları izni olmaksızın yayın konusu yapılamaz."

Evet basının bir "kamu yararı" mazereti vardır, eğer ortada kamunun bilgilendirilmesi, suçluların ortaya çıkarılması gibi bir neden varsa belli bilgileri açıklayabilir.

Ama Burçin Bircan'ın regl olmasından, erkek arkadaşlarına olan duygularına, cinsel yaşamının en ince detayına varan bilgilerin de "kamu yararı" ile bir ilgisi yoktur.

Eğer bu defter bir Avrupa ülkesinde böyle satır satır yayınlanmış olsaydı büyük olay olurdu, onu da söylemiş olayım. Bu gidişle hukuk diploması alıcam, onu da söylemiş olayım!

İtirazlar!
Kısaca Burçin Bircan'la ilgili olarak gelen mektuplardan da söz edelim. Hülagü Ötügen (veya Otugen, tam olarak anlaşılmıyor) çok doğru bir konuya değinmiş, diyor ki:

"Zavallı kızcağızın ölümünden kendine kâr çıkartıp TV'de erotik filmini gösterenler, hatıralarını yayınlayanlar neden aynı ilgiyi ve cesareti girdiği yarışmada hakkıyla kazandığı evi kendisine vermeyenlere hesap sorarak göstermiyorlar acaba? Arıyoruz, yazıyoruz e-mail adresleri de cevap vermiyor, okurlarından, izleyicilerinden de kopuklar yani. Bu ikiyüzlülükten nefret ediyorum."

Bu "ev" meselesi Burçin Bircan'ın moralini bozan, sokaklara düşmesine sebep olan bu büyük haksızlık gerçekten de sorulmadı. Yarışmalarda büyük ödüller koyup da bunları ümit, hayal içinde yüzdürdükleri insanlara vermeyenlere bir yaptırım yok mudur?

Hele ki burada bir gencin ölümünde önemli bir rol oynamış bu haksızlık. Haydi, hatıra ve film yayınlayanlar sorsunlar da görelim. Madem ki "gençlere yararlı olmaktır mazeretleri, bu da yarar sağlayacak, bekliyoruz.

Yavuz K. isimli okurum ise hatıraların yayınlanmasının eroin satıcılarına dikkati çektiğini, kamuoyu oluşturduğunu yazmış.

Yine aynı noktalarda dolaşıyoruz, her olayda aynı hatalara düşüyoruz.

Bu memleketin onlarca bakanı, yüzlerce milletvekili, binlerce hakimi, hukukçusu var. Asıl mesele olayın kökünü kurutmaktır, bunu da bir iki örnekte fark ederek halletmeleri gerekirdi şimdiye kadar.

Genç bir kızın en özel notlarının kimseye yararı yoktur, olan kısmını sadece ilgililer, sorumlular okur ve yararlanır gerekirse. Sonra da uyuşturucu satıcılarına en ağır cezaları getirir, gözünün yaşına bakmadan -her kim ise- birkaç kişiye de verir o cezayı... Sınırlarını sıkı bir şekilde kontrol eder, oralarda olaya karışan memurlar varsa onları da "görevi kötüye kullanma" dan yargılar. Hukuk devletinin kuralları neyse onlarla çözer sorunu.

Memleketi yol geçen hanına çevirip, teröristi, uyuşturucu kaçakçısını beyzade gibi yaşattıktan sonra genç bir kızın hazin ölümünü magazin olayı haline getirerek çözmez. Çözemez.

Neden hâlâ "üçüncü dünya ülkesi" psikolojisinden, anlayışından kurtulamıyoruz bilmem ki!

Sıfır kilometre kafalar!
Acaba özel bir ilgi mi gösteriyoruz beyinlerimiz gıcır gıcır kalsın, eskimesin diye, merak ediyorum bazen.

Ne kadar çok kafa sıfır kilometrede muhafaza edilmişse bir ülkede, o ülke genelinde de o kadar geri kalmıştır. Doğru orantı! Her kış geldiğinde biz yalnız "kara teslim" olmayız, soba, şofben kazalarına da teslim oluruz. Aynen her yaz gelişinde damdan düşme, denizde veya kanalda boğulma olaylarına teslim olduğumuz gibi.

Sonra da alırız elimize gazeteleri, hikâye okur gibi okuruz bu facia haberlerini. En son facia bulaşık makinesinden taşan suya geçen elektrik akımıyla ölen iki gencecik, mutlu insanımızın ölüm haberiydi.

Medeni ülkelerde TV programlarıyla, gazete yazılarıyla insanlar eğitiliyor. Bu gibi konularda alınacak önlemler öğretiliyor.

İngiltere'de, bahçelerdeki yüzme havuzlarına çocukların düşmemesi için neler yapılmalı, düşerlerse nasıl ilkyardım verilmeli; onu bile izlemiştim. Anne bir yandan "acil yardım hattı" na haber verir, ambulans hemen yola çıkarken o gelene kadar ne yapması gerektiği öğretiliyordu..

Türkiye'de bunca özel kanal var, eğlence, magazin programı yapmaktan, reyting düşünmekten bir tanesi şöyle bir programı akıl edemedi.

Gece yatarken sobaları söndürmeyi, elektrikli aletleri kapatmayı kimse halka anlatamadı. Bakalım hangisi akıl edecek?

DİĞER YENİ YAZILAR