Yalnızca "yaşamak" önemli bir istir. Ama...

Bugün bir şey yapmadım dersiniz. Ne demek 'bir şey yapmadım', yaşadınız ya!"...

Haberin Devamı

Bugün bir şey yapmadım dersiniz. Ne demek 'bir şey yapmadım', yaşadınız ya!"... Bernard Shaw'un en beğendiğim sözlerinden biridir bu, zaman zaman size de hatırlattığım.

Gerçekten de hayatı olması gerektiği gibi, keyifle, mutlulukla yaşayabilmek, bunu başarabilmek başlıbaşına bir yetenek, bir sanattır. Hangi şartlara sahip olurlarsa olsunlar bazı insanlar hayatı sızlanarak, mutlu olma nedenlerini görmeyerek sürdürürken bazıları her anı değerlendirerek yaşamayı başarırlar. İkinci gruptakiler şanslı insanlardır.

En yakın örnek olarak oturduğum sitenin kapı görevlisi Alâaddin'i verebilirim. Alâaddin'i 10 yıldır tek bir gün bile asık suratlı görmedim. Tipik Karadenizli şivesi ve karakteriyle, en yorgun günlerinde bile bir dakikasını gülmeden geçirmez. O yıllar içinde çocuklarını büyüttü, azıcık kazancıyla, fazla mesai yaparak, para biriktirerek ev sahibi oldu, kiraya verdi, rahata kavuştu.

Bence pozitif bir kişiliğin başarısıdır bu. Yine de... Alâaddin bu kişiliğine rağmen çalışmasa bunları başarabilir miydi? Cevap tabii ki hayır. Aynı şey kadınlar için de geçerli. Hatta onlar için çok daha fazla geçerli.

Bunun sebebi, çalışmayan kadının Türk toplumunda söz hakkının bile olmayışıdır. Gazete ve dergilerde sık sık Avrupa ülkelerinde (en çok İngiltere örneği verilir) yapılan anketlerde "kadınların çalışmak yerine evde oturup çocuk bakmak istedikleri" oranlarla açıklanır. Bu haberleri her görüşümde yanlış anlamalara neden olmaması için oturur bir karşılaştırma yaparım. Zira malûmunuz biz, yakın tarihinde "Kadınlar, sizin göreviniz çalışmak değil çocuk doğurmak. Bol bol doğurun ve evde oturup bunlara bakın" diyen siyasetçiler görmüş bir milletiz.

Biraz daha ileri gidip "Çalışan kadın daha az dindardır" diyebilen üniversite öğretim görevlilerine bile şahit olduk, dile kolay.

Komik bir karşılaştırma!
Onun için bir kez daha başa dönelim ve hatırlayalım:

İngiltere ve diğer gelişmiş Avrupa ülkelerinde vatandaşların yaşamı, güvenliği ve tüm hakları devlet güvencesindedir. Sosyal yardım sistemi işlemekte vatandaşlara konut yardımından çocuk yardımına, herkese sağlık sigortasından, işsizlik sigortasına kadar her tür kolaylık gösterilmektedir. İngiltere'de devlet kadına boşanma davaları için kredi verir, ihtiyacı olanlara çocuklarıyla birlikte konut yardımı yapar. Yasalar kadınları koruyacak şekilde düzenlenmiştir.

Sadece Londra'da 1000'in üstünde kadın sığınma evi, Almanya'da aşırı borçlanmış ve borcunu ödeyemeyen kadınlar için özel sığınma evleri vardır. Yol ve diğer masrafları devlet tarafından karşılanırken bir yandan meslek öğretme, işe yerleştirme programları yardıma koşar. Toplum, yalnız, çalışmayan veya boşanmış kadınları dışlamaz.Bizde ise evli olsun, olmasın çalışmayan kadın her türlü olumsuzlukla, zorlukla ve hatta şiddetle karşı karşıyadır. Onu koruyacak hiç bir şart mevcut değildir.

Bu nedenle Türkiye'ye "kadının çalışması" açısından Avrupa örnekleri vermek, olsa olsa bir komedi olabilir.

Şu iki noktayı da unutmamak gerekiyor:

1) Avrupalı kadın çalışmak istemiyorsa büyük ihtimalle ev işi ve çocuk bakımının sorumluluğu ile birlikte ağır bulduğu için istemiyordur.

2) Çalışan kadınlar pekâlâ yardım alarak çocuklarını da büyütebilir, onlara zaman ayırabilirler.

Sakın ola aklanmayalım ve en zor şartlarda olsa bile çalışmaya bakalım.

Yaklaşan tehlike
Dün küresel ısınma ile insanların bilinçsizce sürekli olarak dünyada yaşam için büyük önem taşıyan karbonu tüketip onu karbondioksit olarak atmosfere geri göndermesini anlatmıştım. Eksik kalan birkaç noktayı daha hatırlatmak istiyorum.

National Geographic'te verilen bilgilerde "Karbondioksit atmosferin ısı tutma yetisini arttıran (ve insan faaliyetlerinden kaynaklanan) gazlar listesinde bir numara" deniyor. "Buzulların erimesi, baharların erken başlaması ve küresel sıcaklığın istikrarlı artışı yaklaşan tehlikenin habercilerinden birkaçı" şeklinde devam ediyor haber.

Bilim adamları "Aslında durum şu anda daha kötü olmalıydı. İnsanoğlu atmosfere her yıl fosil yakıtlardan 6.5 milyar ton, ormansızlaşmadan ise 1.5 milyar ton, yani yaklaşık 8 milyar ton karbon yüklüyor. Eğer hızla yok ermekte olduğumuz doğa derin derin nefes almasa, ormanlar, çayırlık araziler ve okyanuslar karbon kuyusu görevi yapmasa, kısacası bizi bizden kurtarmasaydı 2050 yılı yerine bu yıl bile felâketle karşı karşıya kalabilirdik" diyorlar.

İşin korkunç tarafı bu felâketlerin 2050 yılına kadar bekleyip beklemeyeceğini halihazırda bilim adamları da bilemiyorlar. Yerküre ısınmaya devam ettikçe ormanların ve okyanusların karbon kuyusundan karbon kaynağına dönüşmeyeceğine, emdiklerinden fazla karbonu salmaya başlamayacaklarına kimse emin değil.

Son 420 bin yılda yaşanan büyük iklim değişiklikleri bile atmosferdeki karbondioksit oranını son 150 yılda kaydedilen oranda artırmamış.

Keselim, satalım, yakalım!
Türkiye çöle dönüşecek, en hızlı ısınmayla karşılaşacak ilk ülkeler arasında. Çin ve birçok ülke yaklaşan tehlikenin etkisini azaltmak için 1970'lerden bu yana on binlerce hektarlık alanları ağaçlandırdılar.

Biz ne yaptık? Yaktık, yıktık, kestik, yetmedi... Yerlerine siteler inşa ettik. Şehirlerimizi, ormanlarımızı taş yığını haline getirdik. Yetmedi, kalanları da "Orman vasfını kaybetmiştir" numarasıyla peşkeş çekmeye hazırlanıyoruz. Bugün için durduruldu, yarın yine gündeme gelecektir.

Kesmeye, yakmaya, yıkmaya devam.

Bunu yapanlar, yanmak için cehennemi beklemek zorunda kalmayacaklar ama, bilmiş olsunlar.

DİĞER YENİ YAZILAR