Londra'da ilk günümdü. Kızlarla Sloane Street'te dolaşırken bir mağazaya girdik. Enteresandır, yabancı bir ülkede Türkler birbirlerini lisânı duymadan da tanırlar. Diğer milletlere de oluyor mu bilmem ama bizde kesin var bu. Bakışlar mıdır nedeni, duruş mudur bilemem ama bir şekilde tanıyorsunuz.
Merdivenin kenarında duran grubun da Türk olduğunu hissettim, bununla birlikte kim olduklarına dikkat etmeden aşağı indim. Büyük kızımın kulağıma eğilerek "Anne, o karşılaştığımız kadın belediye başkanı değil miydi?" sorusu, anında kimi kastettiği çağrışımını yapmıştı ki tam o sırada bir hanımın hızla merdivenden inip bana yaklaştığını gördüm. "Afedersiniz, siz Ruhat Mengi'siniz değil mi?"
- Evet.
"Ben Gülay Atığ'ın ablasıyım. Gülay sizi tanıdı, konuşmak istiyor."
Hanım yukarı çıktı, bir dakika sonra iki kişi olarak indiler. O kadar uzun süre, o kadar büyük bir öfke duymuştum ki ona karşı, gülümseyemedim bile. O gülümseyerek elini uzattı.
Eski Şişli Belediye Başkanı Gülay Atığ benim tüm gazetecilik hayatımın en büyük yanılgısı olarak kalmış olan isimdir. O günlerde, yeni evlendiği eşi Orhan Aslıtürk'le birlikte yurt dışına kaçmadan önce son röportajı benimle yapmış ve "çocuklarının üzerine" yemin ederek belediyede hiçbir yolsuzluğa yeltenmediğini, tam aksine son derece dürüst çalıştığını anlatmıştı. Ben de bir annenin asla yalan yere çocuklarının üstüne yemin edemeyeceğini düşünerek ona inanmıştım. Rahmetli Gülçin Telci kitabında "O Ruhat Mengi'ye yana yakıla kendisine iftira atıldığını anlatırken adamları yan odada dosyaları yok etmekle meşguldüler" diye yazmıştı. Ertesi gün Gülay Atığ ve eşi Türkiye'den kaçtılar.
Atığ benden başka hiç kimseyle konuşmamış, yerini gizlemiş, ama işte yalanını da benim aracılığımla duyurmuştu.
"Ruhat Hanım, sizi gördüğüme çok sevindim. Yazılarınızı internet'ten her gün takip ediyorum."
Düşüncelere öyle dalmışım ki bir sürece cevap vermedim.
- Teşekkürler.
Biz konuşurken kızlar 'ne olur, ne olmaz tartışma çıkabilir' diye uzaklaştılar. Oysa son derece sakinim, bunun nedeni Atığ'ın görüntüsündeki ciddi değişim mi acaba?
"Özellikle Türk Ceza Kanunu hakkında uzun süreden beri verdiğiniz mücadeleyi çok takdir ediyorum."
Evet, kesinlikle bu olmalı. Son görüşmemizde -gayet net hatırlıyorum- cildinin ve saçlarının parlaklığı, güzelliği dikkatimi çekmişti. O gün aslında şüphelenmeliydim, öyle neşeli, genç, dinamik ve mutlu görünüyordu ki. Hiç de büyük bir yolsuzlukla suçlanan "ünlü, başarılı belediye başkanı"nın üzüntüsü yoktu üzerinde. Oysa şimdi...
İfadesiz bir yüzle başımı salladım, bir daha teşekkür etmedim bile.
Şimdi bu halinden eser yoktu. Tam aksine (bu satırları da okuyacak şimdi) yüzü kırışmış, gözleri, saçlan tüm parlaklığını kaybetmiş, neredeyse on, onbeş yaş almış gibiydi (o kadar çok parası olduğuna göre, bu sözlerden sonra bir estetik yaptırır mı dersiniz?)
Beni gördüğüne sevindiğini tekrarlayarak uzaklaşırken arkasından baktim. Hesaplar yanlış çıkmışü. Kendi ülkesine giremediği gibi, kendi vatandaşları tarafından da yolsuzlukla suçlanan, bir zamanlar sahip olduğu onca sevgiyi yitiren, çocuklarını bile yanına almadan kaçıp giden insanları hiçbir servetin mutlu etmeye yetmeyeceğini düşünememişlerdi.
Yeni bir ülke, yeni bir şato, yeni bir eş, yeni bir bebek... Hiçbir şey insana kendi güzelim vatanının ve kendi çevresinin verdiği mutluluğu veremezdi. Unuttuktan, hesaplamadıktan tek şey (ve EN ÖNEMLİ ŞEY) buydu.
Onu görüp söylemek istediğim iki cümleyi söyleyebilmeyi yıllarca beklemiştim ama o anda kızamadım ona.
Adalet yerini bulmuştu çünkü. Sürgünün hapisten farkı yoktu. Kızamadım, acıdım.
Umanm onun hikâyesi emanete hıyanet içinde olan başkalarına da ders olur!
Uçakta namaz!
İngiliz Havayollan'nın Londra-İstanbul seferi öncesinde uçağın içinde namaz kılan 7 Türk'ün sebep olduğu olay, din fanatizminin nerelere varacağına güzel bir örnekti.
Aynı zamanda laikliğin önemini ve anlamını vurgulaması açısından da yararlı. Demek ki kamuya açık alanlarda dinsel gösterilere, faaliyetlere izin verilse bunlar olacak. Yani "namaz vaktim geldi, ben uçak kalkıyor filân dinlemem" diyen kendini ortaya atabilecek. Eh, takdir edersiniz ki bunu yapan, hastane, pastane, mahkeme, büro demeden masasının yanında da kılıverir namazını artık.
Oysa ibadet dini açıdan da kişiye özel, onun için de özel alanlarda yerine getirilmesi gereken bir görevdir. Tanımı da böyledir. Avrupa gezisine çıkan Dışişleri heyetinin AKP'li Başkanı (aynı zamanda eski Diyanet İşleri Başkanı) Prof. Dr. Sait Yazıcıoğlu da namazın resmi protokole alınmasına kızarken aynı açıklamayı yapmış: "Namaz özel bir şey. Tamamen kişiye özel, resmi programa konamaz" demişti.
Aynca, seyahat gibi sıra dışı durumlarda veya başka nedenlerle zamanı kaçırıldığında "kaza namazı" imkânı verilmiştir. "Oruç" için de benzer kurallar vardır.
Peki, uçakta namaz kılmaya kalkıp uçağın yeniden terminale dönmesine neden olan Müslümanlar, her Müslüman'ın bildiği şeyleri bilmiyorlar mıydı acaba? Bilmemeleri mümkün değil. En azından biri hatırlamalıydı.
Bana hiç doğal gelmiyor bunlar. Onca yıl yüzlerce kez İngiltere'ye, oradan Türkiye'ye uçtum, başka ülkelere gidip geldim, Türklerle Araplarla dolu uçaklarda yolculuk yaptim, tek bir kez, yemin ederim tek bir kez uçakta namaz kılana rastlamadım.
Müslümanlık yeni mi çıktı ki şimdi oluyor bütün bunlar? Bence aynı kişiler kesinlikle Türkiye'de de sorgulanmalı, Türk insanını "sorumsuz" (ve "dini bilgisi eksik") göstermelerinin nedeni anlaşılmalıydı.
Bu tesadüflerin)!) hep aynı zamanlara denk gelmesi ve üzerinde yeterince durulmaması fazla bunaltmaya başladı artık!
Garip bir tesadüf (2)
Londra'da ilk günümdü. Kızlarla Sloane Street'te dolaşırken bir mağazaya girdik. Enteresandır, yabancı bir ülkede Türkler birbirlerini lisânı duymadan da tanırlar
Haberin Devamı

