Medyayı susturmak bu kadar kolay mı?

Adalet Komisyonu sözünde durdu ve beni mahkemeye verdi. Şimdi sıra geldi benim verdiğim söze... Ve sizinkilere!

Haberin Devamı

Adalet Komisyonu sözünde durdu ve beni mahkemeye verdi. Şimdi sıra geldi benim verdiğim söze... Ve sizinkilere!

Yeni Türk Ceza Kanunu Tasarısı'nda tecavüz ile genelde "töre cinayeti" adı altında ele alınan namus cinayeti suçlarına getirilmek istenen indirimlerle ilgili tartışmaları hepiniz biliyorsunuz.

Çok uzun yıllardır medya, sivil toplum kuruluşları ve hukukçuların "düzeltilmesi ve çağdaş normlara getirilmesi" için mücadele verdikleri, daha önceki bazı bakanlar döneminde de düzeltilmiş taslakların hazırlandığı maddelerin son bir yıl içinde tekrar eski haline getirilmesi toplumda büyük bir tepki yarattı.

Tecavüzcünün suçun mağduru ile evlendiği takdirde cezanın ortadan kalkması, çocuklara tecavüz olaylarında çocuğun rızasından söz edilmesi, tecavüz olayının yaratacağı, ömür boyu etkisi sürecek olan aile boyu ruhsal travma düşünülmeden sadece fiziksel bir olay olarak tarif edilmesi, cinayet ve diğer namus davalarında 'tahrik'in indirim nedeni sayılmasının Komisyon üyeleri tarafından savunulması sayısız gazete haberinde ve köşe yazısında verildi, TV açık oturumlarında tartışıldı.

Bu konudaki en güzel ve son açıklamalardan biri de 19 Kasım Çarşamba (dün) tarihli Radikal gazetesinde Hacettepe Üniversitesi İnsan Hakları ve Felsefesi Araşfarma-Uygulama Merkezi öğretim görevlisi, hukukçu, yargıç Neval Oğan Balkız tarafından yazılmıştı. Yargıç Balkız 'Tasarının mantığı yanlış" başlıklı yazısında "kanun taslağının hukuk metodolojisi ve insan haklan açısından irdelenmediğini, böylelikle uygulamada var olan problemlere çözüm bulmak bir yana yeni problemlere zemin hazırlandığını, kanunların namus temizleme gerekçesiyle işlenen cinayetleri olduğu gibi tecavüzleri de neredeyse hoş gören ve hatta meşrulaştıran bir anlayışla hazırlandığını" anlatıyor.

Düşünce özgürlüğü mü?
Buraya kadar "giriş" bölümüydü, şimdi esas konuya gelelim. Yeni TCK Tasarısı açıklandıktan hemen sonra, Mayıs ayında yazdığım yazılarda ben de bu maddelerin hukuk ve insan haklarıyla bağdaşır yanı olmadığını, hazırlayan Adalet Komisyonu üyelerinin ruh sağlığından şüphe edilebileceğini belirtmiştim. Evet, yine Komisyon'da olan, üstelik Adalet Bakanlığı'nı temsilen orada bulunan Prof. Doğan Soyaslan'ın "Ben tecavüze uğrasam tecavüzcüyle evlenirdim. Erkekler bakire ister, Türkiye'nin gerçeği bu" gibi sözlerinden sonra "Bu görüşte olanların psikolojik tedavisi bitene kadar halk arasına karışmasına izin verilmemesi"ni de yazmış olabilirim ama bu düşüncenin bana değil, duyanların büyük çoğunluğuna ait olduğunu da yapılan TV programları ve gelen 'mail'ler gösteriyor. Bu tür tepki almak istemeyen bir profesörün de dikkatli konuşması ve asla o Komisyon'a girmemesi gerekirdi.

Hemen her gün çocuklara 15-20 yetişkinin toplu tecavüz haberlerinin çıktığı bir ülkede ve 21. yüzyılda yasa hazırlayan Komisyon'un üyeleri böyle konuşamaz. Bunun adı "düşünce özgürlüğü" değil, "Çağdışı anlayışla insan haklarına saldırı" olabilir ancak.

Suçluluk psikolojisi
Görünen o ki, bu "mahkemeye verme" kararı, benim tamamiyle toplum ile hukukçuların görüşünü ve duygularını yansıtan, bu nedenle büyük destek bulan yazılanm karşısında haksız ve hatalı duruma düşmenin verdiği öfkeden başka bir şey değil.

Demokratik toplum anlayış ve geleneklerinin henüz yerleşmediği ülkelerde bu tür tepkiler ne yazık ki olabiliyor. 'Ne yazık ki' dememin sebebi, ne yazık ki Türkiye de bunlardan biri. Yoksa kanun yapan bir hukukçular kurulu, toplumun tepkilerini dile getiren basına karşı böyle anlamsız bir alınganlık gösterir miydi?

Göstermezdi. Demokratik anlayış olsa o kurulun üyeleri, Meclis'in (ve halkın) onayına sunulan yasa tasarılarına gelen tepkilere (ki bu tepkilerdeki 'sert ton' yapılan hatanın büyüklüğüne dikkati çekmek içindir) teşekkür eder, cesaretlendirirdi.

(Devam edecek...)

DİĞER YENİ YAZILAR