"Başbakan" mektupları

15 Eylül 2003

Okuyucu mektuplarının hepsi kabulümüzdür ve dahi hepsi bize ayrı bir mutluluk verir, aynı şekilde okunur, üzerinde düşünülür. Lâkin bu başbakan veya bakanları eleştirdiğimiz yazılara gelen birbirine benzer mektupları ayrı bir yere koyuyorum böylece biline...Tansu Çiller, Meral Akşener gibi isimlerle ilgili yazılarda da olurdu aynı şey. Bir düğmeye basılmış gibi, benzer cümleler içeren mektuplar aynı anda gelir, üstelik bu mektuplan yazanların yazımızı beyin yerine hangi uzuvlanyla algıladıktan anlaşılmazdı. Öylesine bir alâkasızlık söz konusuydu yani. Tarih tekerrürden ibarettir' sözü bunun için mi söylenmiş bilmem, bir tekerrür durumuyla karşı karşıyayız.Şimdi bakın, Pazar günü gelenlerden biri:"Neden başbakanın konuşmasında ALLAH ALLAH kelimeleri sizi rahatsız etti anlamadım ve neden Ramazan sohbetine benzettiniz bu konuşmayı. Ve en çok merak ettiğim bir konu ALLAH kelimesi neden sizi rahatsız ediyor."Mektubun devamındaki abuklukları da okuyunca biraz zor oluyor ama nezaketimi koruyarak cevaplayacağım. Aslında mantık çizgisini aşan yazılarla ilgilenmem, burada 'ALLAH' kelimesini içeren bir kavrama hatası olduğu için yazıyorum.Eğitimle ilgili konuşması hakkındaki yazıda 'ALLAH ALLAH' diyen bendim, Başbakan değil bu bir. Ben de en az Başbakan kadar Müslüman'ım o nedenle ALLAH kelimesini dilimden düşürmem bu iki... Din kimsenin tekelinde değildir bu üç. O yazıda Başbakan'ın konuşması aynen 'iftar sohbeti' tonlamaları taşıdığı için benzetme yapılmıştı (bilmem 'tonlama' kelimesini de açmak mı lâzım) ve bu da belirtilmişti, etti dört.Adana'dan Faruk özgün ise Başbakan'ın Berlin'de yaptığı "4 eş"le ilgili konuşması hakkındaki yazımdan rahatsız olmuş: "Başbakan'a sorulan soruyu vermeden cevap üzerine yorum yapıyorsunuz. O zaman mesele 'Papa'nın New York'ta genelevlerle ilgili sözü'ne dönüyor."Soru gazetelerde verilmişti zaten, tekrar verelim o zaman; Kur'an'da çok eşlilik var mı?"Cevap: "Hayır, bu Kur'an'ın emri değil. Ama bazı durumlarda 4 kadınla evlenmeye izin var." Yazımda eski Diyanet İşleri Başkanı'nın konuyla ilgili açıklaması da yer alıyordu. Mehmet Nuri Yılmaz 'birden fazla eş'e iznin ancak o yıllarda savaş, açlık gibi durumlarda (açlık kelimesini açalım; yiyecek ekmeği olmamak) olabildiğini söylemişti.Kısacası, Tayyip Erdoğan'ın ileri sürdüğü "hastalık", "yaşlılık" ve benzeri nedenleri nereden çıkardığını ve kendinde fetva verme hakkını nasıl gördüğünü bilmiyoruz. Aynı hakkı, aynı durumlarda kadınlar için de geçerli görüyor mu, onu hiç bilmiyoruz.Adanalı Faruk Özgür'e cevabı, şu anda Adana'da müftülük yapmakta olan, Üsküdar ve Beyoğlu eski Müftüsü İhsan Özkeş'in sözleri yeterince veriyor.Aynı yazıyla ilgili olarak gönderdiği 'mail'de "Sayın Mengi, görüşlerinize katılıyorum" diyen Özkeş şöyle devam etmiş;"Kur'an ve sünnetin temel ölçüsü bir kadınla evliliktir. Çok evliliğin zikredildiği ayetin tek evlilik önerisi ile sona ermesi fevkalâde önemlidir. Tek evliliğin "Adaletten ayrılmamanız için en uygun olanı budur" (Nisa, 3) seklinde ilahi destek görmesi gözardı edilemez. Hiç kimse Allah'ın bu buyruğunu hiçe sayıp 'çok evlilik Allah'ın emridir' diye bir iddiada bulunamaz."Başbakan Erdoğan, kendisi de imam hatip okulu mezunu olduğuna göre bu konuşmasını din adamlarıyla tartışmalı bence. Onlar konuyu bizden iyi biliyorlar. Görünüşe bakılırsa hiçbiri de Başbakan'la aynı görüşte değil!Keşke Tatlı Cadı olabilsem!Bir yanda Özer Çiller'in übya'daki ihaleler için aracı şirket kurduğunu ve eşinin başbakanlığı döneminde, şirketi iflâs etmiş olmasına rağmen Libya'dan İsviçre'ye para aktardığını öğreniyoruz. Bu bir ihbar kabul edilerek hakkında gerekli işlem yapılacak mı, yoksa bunlar da yapanların yanına kâr mı kalacak bilmiyoruz.Yine aynı gün, Uzanlar'ın İmar Bankası hesaplarında yolsuzluk için nasıl bin çeşit dolap çevirdiklerini okuyoruz.Öte yanda... Aktif Emekliler Derneği'nden gelen telefon bu derneğin üyesi emeklilerin yüzde 90'ının hesabının İmar Bankası'nda olduğunu, şu anda mutfak masraflarını bile ödeyecek paralarının olmadığını anlatıyor.Haklı olarak "50 milyara kadar olan mevduatlar devlet güvencesindeydi. Bu insanların çoğunun parası zaten o miktarın altında. Egebank'ta aynı durumdaki paraları ödediler, bu insanların günahı ne?" diye soruyorlar. Emeklilerin sıkıntısını öğrenince içi sızlıyor insanın.Öte yanda... Parmaklarını makineye kaptıran küçük çocuğun ailesi istenen parayı veremediği için hastanenin parmaklan dikmediğini, çocuğun o vaziyette kilometrelerce yolculuk yapıp hastane aradığını öğreniyoruz.Öte yanda... Aydın Cezaevi' nin çocuk koğuşlarındaki işkenceleri, adaletsizlikleri milletvekillerinin ağzından dinliyoruz.Öte yanda... Kayıt için 100 milyon veremeyen annenin çocuğu ile birlikte okul temizlemek zorunda bırakıldığını okuyoruz.öte yanda... İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi'nden yazan genç bir okurumuz "Dükkanımıza haciz geldi. On yıldır nice badireler atlattık ama şu anda çaresiz durumdayız. Ailemin sağlık durumu kötü, ben ise okumak istiyorum" diye haykırıyor.İki gün önce eğitimle ilgili yazımdaki sorularım için beni Gaziantep'ten arayan Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ise "özel okullara kaynak aktarma"nın öneminden söz ediyor. Öğrencilerin gidecek okul bulamadığı, bulanların kayıt parası için okul temizlediği, üniversite sınavı kazanmış öğrencilerin burs alamadıkları için çaresiz kaldığı bir ülkede neden önceliğin "özel okullara kaynak"ta olduğu açıklanmıyor.Bütün bu olup bitene baktıkça hepsine yardım edemediğime, dertlerine çözüm bulamadığıma kahroluyorum.Keşke Tatlı Cadı olabilsem ve bir burun oynatmayla sorunları çözebilseydim. öyle bir gücüm olsa bu sorunlara sebep olanlara, insanlara onca acı çektirenlere de neler yapardım bir düşünsenize!

Devamını Oku

Gizli kameraya büyük tazminat!

14 Eylül 2003

Perşembe günü yazdığım "Psikolojik tecavüz" başlıklı yazıma okurlardan çok sayıda destek mektubu geldi. Aynı şekilde yazıyı okuyan ve her cümlesine katıldığını söylemek üzere arayan, birçok uluslararası yayın ve kitabın sahibi değerli hukuk profesörü Sefa Reisoğlu önemli bir açıklama yaptı.Önceki gün gazetelerde gördük, gizli kamera kayıtlarını yaptığı yakın arkadaşları tarafından açıklanan (çok sayıda kişinin de bu kayıtları izlediği bildirilen) tavernacı gayet rahat bir şekilde "Kasetleri hırsızlar çaldı. Ben de onlara 'Size bir kuruş vermem, yenilerini çekerim' dedim" şeklinde konuşabiliyor. Yani ortada hiçbir üzüntü, pişmanlık yok. Olmamasının sebebi herhalde önce karakter, sonra TCK'da bu suçun karşılığının "ağır ceza" olarak bildirilen 200-300 milyon TL'yle sınırlı olması. Hapis cezasının ise henüz Adalet Komisyonu' nda beklemekte olan yeni tasarıyla gelecek olması. İşte "Uluslararası Boyutlarıyla İnsan Hakları" kitabının da yazan olan Prof. Sefa Reisoğlu bize tek cezanın bu olmadığını bildiriyor. Öncelikle insanların kişilik haklarının, onurlarının bu tür tecavüzlere karşı kesinlikle korunması gerektiğini belirten Prof. Reisoğlu 'Medeni Hukuk ve Borçlar Hukuku'na göre "gizli kamera kullanımı" gibi yollarla bu haklara saldırıda bulunanların çok büyük tazminatlar ödeyeceğini anlatıyor. Bu yasalara göre kasetleri çeken, izleyen, yayınlayan herkes aynı şekilde tazminatı ödemeye mahkûm edilebilir. Bu tazminatlar 100 ile 500 milyar TL. arasında değişiyor. Kasetteki görüntüleri yayınlayan dergi ve gazeteler ise tazminatı ödeyecekleri gibi, toplattırılmaları için mahkeme kararı çıkartmak da mümkün.Toplum, kadınlara bu çağdışı yöntemlerle yapılan psikolojik tecavüzlere, özel yaşamlarının barbarca tahrip ve teşhir edilmesine sessiz kaldığı sürece, liseli erkek öğrencilerin bile kız arkadaşlarına "gizli kamera" tuzağı kurduğunu izlemeye devam edecek. Neyse ki şimdilik hiç değilse Medeni Kanun'un bu konuya eğilmiş olduğunu öğreniyoruz.Sevgi Gönül'ün ardından...Sevgi dolu bir gönülün insanıydı o... Her zaman gülen yüzü, sevgiyle ve tevazuyla parlayan mavi gözleri, hayata ve insanlara verdiği pozitif enerjiyle sıradışı bir kadındı.Karşılaştığımız kısa zaman dilimlerinde benden de esirgemediği sevgi ve takdir ifadesi cümlelerini hatırlıyorum şimdi. Çoğu kez şaşırır 'Bu kadar kalabalık içinde bile herkese sevgi ve ilgisini belirtebiliyor. Ne zarif bir insan' diye düşünürdüm.Onunla ilgili ikinci şaşkınlığım yazılarını okumaya başladıktan sonra olmuş, içimden "onu bir yazar olarak keşfettikleri" için Hürriyet'i hem kutlamış, hem de itiraf edeyim hafif bir kıskançlık duymuştum. Nefis bir üslup, hayatin içinden renkli konular, espri anlayışı, her şey o kadar yerli yerindeydi ki köşe yazısı yazmaya yeni başladığına inanmak güçtü. Tamamiyle yeteneğinin neden olduğu bir ilgi ile çok sayıda okur gibi bütün yazılarını okudum.Hele sevgili eşi Doğan Gönül'ün arkasından yazdığı ve kendisinin de son yazısı olan "Veda yazısı"... Gerçekten de, Ertuğrul Özkök'ün dediği gibi bir başyapıt, sevilen bir eşin arkasından yazılabilecek olağanüstü bir yazıydı. Ne yazık ki onun yeteneklerinden yeteri kadar yararlanacak zamanımız olmadı. Bazı insanların ölümü sadece ailesi için değil, dünya için bir kayıptır. Dün başsağlığı dilemek üzere Koç Holding'e gittiğimde de aynı duygular içindeydim. Sevgi Gönül, içinde yaşadığı dünyaya hem yararlı olup, hem de renk katabilen özel bir kadındı.Umarım şimdiye kadar eşiyle cennette buluşmuştur.

Devamını Oku

"Ulusa Sesleniş"in devamı lâzım!

12 Eylül 2003

Perşembe akşamı bir yere yetişmek üzere aceleyle mutfakta yemek hazırlığı yaparken duydum "Ulusa Sesleniş" konuşmasını. İnan olsun önce sesin kime ait olduğunu anlamadım ve "İftar Sohbeti"ne benzettim tonlamaları. "Allah, Allah, Ramazan da değil daha, kim konuşuyor" diye seslendim salondakilere; "Başbakan" cevabı geldi. Eğitimden söz edilmekteydi ve iftar sohbeti gibi gelse de kulağa ben bunu duymalıydım. Hemen yemeği falan bir tarafa bırakarak TV'nin karşısına geçtim.Şimdi konuşmanın özüne diyecek yok. Doğrusu bu ya, toplumun kuşaklar boyu eğitim sisteminde (ve her sistemde)ki değişiklik beklentisini, nabzını iyi bilen biri hazırlamış şerbeti. Pardon konuşmayı. Önce kutlayalım. Söylenen "fırsat eşitliği", "başarılı ve fakir öğrencilerin eğitiminin devlet tarafından karşılanması", "kız öğrencilerin okutulması için kampanya", "okulların yüzde 90'ına internet", "Bingöl'de yıkılan okulların onarımı", "üniversitelere daha çok özerklik", hele hele "Ulaşmak istedikleri limanın Atatürk'ün işaret ettiği çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak olduğu" sözlerine kimsenin bir itirazı olamaz. Bunların çoğu zaten bilinen, söylenmesi gereken, tartışma kabul etmez ilke ve gerçekler.Asıl önemli olan, açıklanması ve tartışılması gereken ise "Çağdaş ülkelerdeki medeniyet seviyesine ulaşmamızı -ve hatta söylendiği gibi üstüne çıkmamızı- sağlayacak eğilim sisteminin detayları". Ayrıca konuşmadaki bazı önemli çelişkiler... İşte bu konularda Başbakan'in ikinci bir "Ulusa Sesleniş" yapması gerekiyor bence.Fırsat eşitsizliği* Örneğin daha önce de defalarca sorup cevap alamadığımız soru; 10 bin başarılı ve yoksul öğrenci nasıl seçilecek? Hangi üstün vasıflı özel okullara yerleştirilecek?Zira verilen özel okullar listesinde eğitim ve lisan düzeyi çok iyi olan beş on okul dışında adı sanı duyulmamış, eğitimini kimsenin bilmediği bir sürü okul var. O "çok iyi" özel okullara ise zaten sınavla öğrenci alınıyor. Yani binlerce yoksul ve yetenekli öğrencinin de önce sınava girip beceri ve bilgisini ispatlaması lâzım. Fırsat eşitliğinden söz ediyorsak fırsat eşitliği bunu da gerektiriyor.Sonra... Okullarda fakir öğrencilere bedava eğitim vereceğini bildiren okullar (ki bunların da iyisi seçilmeli tabiî) sadece sorun halledilene kadar (bir sömestr gibi) öğrencileri ücretsiz okutacaklarını bildirdiler. Yıllık ücreti binlerce dolar olan hiçbir süper okul o kadar çok sayıda öğrenciyi parasız okutamaz (böyle bir güçleri varsa diğer öğrencileri neden kazıklıyorlar?) Madem ki bu yüksek meblağı devlet karşılayacak güçtedir, o zaman neden bunu özel okullara yatırmak yerine "yetiştirdiği öğrenciler ÖSS'de özel okullardan başarılı olan Anadolu Liseleri'ni, Fen Liselerini geliştirmek, onlara derslik ilâve etmek için kullanmıyor? Bu çok daha kalıcı bir çözüm değil mi?* Bingöl'de yıkılan okulların tamamı önümüzdeki sezona yetiştirilmek üzere yeniden inşa ediliyor ve bir kısmı uzun yıllardır kapalı olan 81 okul da bu yıl açılıyormuş. Bunların tamamı depreme dayanıklı hale getirildi mi? Yoksa "bir daha ki depreme kadar" mı konuşuyoruz?Özerk üniversite* "Türk yüksek öğretiminin daha özerk olması için reforma ihtiyaç olduğu" sözleri, üniversite rektör adaylarını siyasi iktidarların seçmesi ve cumhurbaşkanına bunlar arasından tercih hakkı tanımasıyla ne kadar örtüşüyor? Reformdan kasıt bu mudur? Demokratik devlet yönetiminde yönetimi millet seçerken demokratik üniversite yönetimi(!)ni neden iktidar seçiyor?Her iktidar değiştiğinde yönetimler de değişecek ve bu gidişle her yönetim o siyasi iktidarın ideolojisini mi taşıyacak?Öyle çok soru var ki Başbakan'ın cevaplaması gereken... Bunlar sadece bir kısmı. Dediğim gibi "2. Ulusa Sesleniş" şart görünüyor!

Devamını Oku

Psikolojik tecavüz

10 Eylül 2003

Hastalarını muayene ederken gizli kamera kullanan doktor olayını hatırlıyor musunuz?Ya hastalarıyla ilgili gizli sırları, onların rahatsızlıklarını isim vererek kitap yapan ünlü sosyete psikologunu?Veya masaj yaptığı insanlarla ilgili konuları kitap yapan, böylelikle basit bir masaj meselesini bile korku haline getiren masörü?Bu olayların hepsi tecavüzün ta kendisidir aslında... Önce kişilik haklarına; özel sınırlara tecavüz, sonra da adı geçen, konu olan insanlara psikolojik tecavüz...Yukarıdaki olayların üçü de aynı zamanda "mesleği kötüye kullanmak" suçunu içerdiğinden medeni ülkelerde daha ağır bir ceza gerektirir. Ama medeni ülkelerde insanların özel anlarını onlardan habersiz olarak kameraya almak ve bunu kullanmak da yeterince ağır bir suçtur.Bakıyorum da gündemimizin tepesine bomba gibi düşen, büyük gazetelerin bile manşet ve sürmanşerten verdiği Gülben Ergen'le ilgili "şantaj kaseti" olayı basit ve sıradan bir Televole haberi gibi algılanıyor basında ve toplumda. Bir sanatçıyla ilgili olduğuna göre bir magazin haberi sayılmalı gibi.Bu konuya özel önem verilmesinin iki nedeni var basına göre;1) Kasetin Uzanlar'ın kasasından çıkması2) Ünlü bir isme ait olması.İzleyenler de aynen bu gözle görüyorlar olayı. Oysa bütün toplum, özellikle de genç kız ve kadınlar için çok daha ciddi boyutları var.Öncelikle bu olay, ne yazık ki tecavüze, hatta çocuklara yapılan toplu tecavüzlere bile gereken önemin verilmediği, kişilik haklarına tecavüzün ise sözünün edilmediği adaletten yoksun bir ülkede çürümenin nerelere varabileceğini göstermesi açısından çok önemli.Adalet herkese lazım!Gizli kamera kullanılıyor, kasetler erkek grupları tarafından izleniyor ve sonra da elinde gazeteleri, TV'leri olan güç sahipleri tarafından şantaj malzemesi olarak saklanıyor. Gülben Ergen'in kaset olayını "O sanatçı canım, olur böyle şeyler" diye izleyen veya gizli bir kıskançlıkla bundan mutluluk duyanlar unutmamalı ki bu tür tecavüze başvuranlar durdurulmadığı takdirde benzer bir olay her an, herkesin, kendi ailelerinden birinin veya kendilerinin de başına gelebilir.İngiliz gazeteleri Dünya Güzeli Azra Akın'a bir TV programında sarkıntılık yapan James Hewitt için "çirkin fare" tanımını kullandılar. Nefret ifade eden bir tanım. Bunun nedeni Hewitt'in Prenses Diana hakkında ileri geri konuşması ve anılarını kitap haline getirmesidir. İngiliz toplumu böylesi bir ilkesizliği affetmez, o nedenle James Hewitt bundan sonraki yaşamında İngiltere'nin neresine giderse gitsin lanetlenmiştir.Kısacası, yaptığı şeyin yasalarda yeri ve cezası olmasa da toplum ortak bir görüşü paylaşarak onu kendi içinde yeterince cezalandırmaktadır. Onların "privacy" dediği "özel alan" kutsaldır ve dokunulmazlığı vardır. Yetişkin insanlar, yetişkin olmanın sorumluluğunu taşıyamıyorsa bu sorumluluk, geriye kalan milyonlarca vatandaş tarafından kendilerine her an hatırlatılır.TCK'da yeri var mı?Bizde ise, hemen her olayda olduğu gibi burada da tek mağdur kadın. Bekâr ve yetişkin bir insan olduğu halde kendi seçimi olan beraberlikleri bir suç gibi karşısına dikiliyor. Burada, mağdurun kim olduğu, yaşantısı filân önemli değil. Tecavüz eylemi nasıl ki "kime olursa olsun" aynı şekilde suçtur, bu tür tecavüzde de durum farklı değildir.Gizli kamera kullananlara ağır ceza getirileceği "doktor ve gizli kamera" olayından sonra açıklanmıştı. Bu gerçekleşmiş olsaydı Cumhuriyet Savcılığı'nın, haberleri ihbar kabul ederek ilgili kişiler (ve tabiî özellikle şantaj malzemesi olarak kullananlar) hakkında kamu davası açması gerekecekti.Ama yine ne yazık ki bu suç TCK'ya alınmak üzere hâlâ Komisyon'da beklemekteymiş. Bu durumda ancak mağdurun tazminat davası açma hakkı var.Kadınların bazı hakları için ülkeyi ayağa kaldıran siyasetçilerin, asıl tüm kadınları paranoyak yapacak böylesi bir suça önlem almaları gerekmez mi?Bekleyelim bakalım ne zaman sıra gelecek?Ve ne zaman biz olayları medeni toplumlar gibi değerlendirebileceğiz?Avrupa AjandasıArı Hareketi bünyesinde bulunan Toplumsal Katılım ve Gelişim Vakfı, Belçika merkezli Generation Europe Vakfı ile ortaklaşa bir Avrupa Ajandası çıkardı.Turkcell, Yapı Kredi ve Coca Cola'nın sponsor olduğu 2003-2004 ajandası 20 ilde 100 bin liseli gence Bakanlık kanalıyla dağıtılacakmış. 32 sayfası Türkiye'ye özel, geriye kalan 64 sayfası ise yayınlandığı tüm ülkelerde ortak olan bilgilerle hazırlanmış kitapta Avrupa Birliği hakkında gerekli tüm bilgilerden, küreselleşme ve küreselleşme karşıtlığına, spordan müziğe ne ararsanız var. Dün 'şöyle bir bakayım' diye elime aldım, neredeyse yazımı yetiştiremeyecektim, öyle dalıp gitmişim okumaya...Bakın meselâ "AB hakkında en çok sorulan sorular"dan ikisi...* Üye olunca herkesin işi olacak mı?- İşsizlik AB'nin mücadele ettiği en önemli sorunlardan biridir. Ekonomik gelişmenin ve entegrasyonun işsizliğin azalmasında etkili olacağı şüphesizdir. Ancak bu durum özellikle nitelikli insan gücü için geçerli olacaktır.* AB'ye üye olursak ülkemize Avrupa'dan daha çok insan gelecek mi? Bizler de AB ülkelerine gidebilecek miyiz?- 'Serbest Dolaşım' ortak pazarın bir gerçeğidir ve üye ülke vatandaşlarının AB sınırları içinde hiçbir sınırlama olmaksızın dolaşımını garanti altına alır.Bu anlamda Türkiye AB üyesi olduğunda, Türk vatandaşlan diğer AB ülkelerinde, onların vatandaşları da Türkiye'de serbest dolaşım hakkından faydalanacaktır.Özellikle genç okurlarımızın Avrupa Ajandası'ndan bir tane edinmelerini öneriyorum. Çok yararlı olacağına eminim.Bilgi için "www.ari-tr.org" adresini veya Ayazağa Ticaret Merkezi'nde Toplumsal Katılım ve Gelişim Vakfı'nı deneyebilirsiniz.

Devamını Oku

Çözenler ve sızlananlar

10 Eylül 2003

Vali Recep Yazıcıoğlu'nu genç yaşta kaybettik, Allah rahmet eylesin. Kayıplar, sorunlar öyle arka arkaya diziliyor ki birine üzüntümüz bitmeden, olayın nedenleri yeterince tartışılıp anlaşılmadan başka bir konu geliyor ortaya. Ateş düştüğü yeri yaktığıyla kalıyor.Yazıcıoğlu da hepimiz gibi Türkiye'nin eksiklerinden, sistem yanlışlarından söz eden bir idareciydi. Ama onun bizden farkı, bir yandan yüksek sesle, kafa göz girişerek bu yanlışları parmağıyla gösterirken diğer yanda kendi elinden geleni yapmak üzere derhal işe koyulmasıydı. Yaşadığı sürece görevinin sağladığı imkânlarla bulunduğu yere düzgün yaşam şartlarını getirmeye çalıştı.Onun gibi insanlan düşünürken, elinde ondan daha fazla imkân olmasına rağmen sadece lâfla peynir gemisi yürütmeye çalışanlara sempati duymak zor doğrusu... Öyle hükümetler, öyle bakanlar geçti ki bu ülkeden sadece şikâyet etmekle kaldılar. Milli Eğitim Bakanları eğitimden, Çevre Bakanları çevreden, Turizm Bakanları turizmden yakınıp durdular. Buyrun şimdi de aylardır Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in adalet konusundaki sızlanmalarını dinliyoruz."Bankaların içi boşaltıldı" diyor."Toplum, ortaya çıkan 56 milyar dolarlık faturanın sıkıntısını çekecek" diyor (Açıkça "onlar ödeyecekler" demese de anlaşılıyor sanırım.)"Vatandaş yolsuzluk meselesinin nasıl çözüleceğini bilmek istiyor." diyor. Güzel söylüyor da bunlan zaten halk biliyor, ek bir açıklama, yürek ferahlatıcı bir gelişme yok bu sözlerde. Vatandaş aynı şeyi söylüyor, biz her fırsatta aynı şeyleri yazıyoruz. Değişen ne?Banka soyanların hepsinin keyfi yerinde, mal mülk yerinde, gezme tozma deseniz, beyler o davetten bu davete koşup duruyor ve baş tacı ediliyorlar, 56 milyar doların tek bir "milyar doları" bile yerine dönmemiş. Bu durumda Bakan'ın her fırsatta "Çalacaksan büyük çal ayıbını temizleyelim" demesi neyi değiştirir?İktidar partisi, Meclis çoğunluğunu elinde tutmanın verdiği güçle toplumun istemediği veya hiçbir önceliği olmayan konularda son derece hızlı ve etkin hareket etmeyi gayet iyi başarıyor. O zaman "Adalet" konusunu da başarsın. Üniversitelerle uğraşıp duracağına ve topluma sürekli bir çekişme izleteceğine ön kayıt yaptırmak için kucak dolusu para yatırdığı halde okullara giremeyen öğrencilere, yani eğitimin temel sorununa çözüm yaratsın.Bakanlar sızlanmak için seçilmezler. Hiç değilse bu hakkı vatandaşa bıraksınlar!Fetva veren başbakan!Dün 'Başbakan'a protesto" başlıklı yazımın sonunda Tayyip Erdoğan'ın "4 eş"le ilgili olarak Berlin'de yaptığı konuşmanın CHP tarafından Meclis'e getirileceğini belirtmiştim.İlginçtir ki Başbakan Erdoğan bazı konuşmalarında laik, demokratik yönetime, Çumhuriyet'e saygılı görünür ve hatta "Laik bir Avrupa Birliği içinde yer almak isteriz" derken birden bire "Bazı durumlarda 4 eşe izin var" gibi anlamsız ve Türkiye'nin laik hukukuyla bağdaşmayan bir açıklamayı da Avrupa'da yapabiliyor.Yapabiliyor ve Türkiye'ye doğru bir imaj kazandırma amacıyla sporundan müziğine, tiyatrosuna, siyasetinden turizmine boğuşup duran bir toplum buna sessiz kalıyor. Böylelikle istenen mesajlar "Alışırlar, alışırlar" mantığıyla periyodik olarak verilebiliyor.Eh, CHP'yi yerinde ve yeterince muhalefet yapmamakla suçlayanlar bilmeli ki muhalefet partisi bu kez sessiz kalmadı. CHP Kadın Kolları Başkanı Güldal Okuducu dün bazı gazetelerde yer alan zehir zemberek bir basın açıklaması yayınladı. Başbakan'ın fetva vermekten vazgeçmesi gerektiğini bildiren açıklama şöyle bitiyor;"80 yıllık Cumhuriyetin devrimlerine bağlı Atatürk kadınları olarak bu açıklamalardan utanç duyuyor ve Başbakan'ı protesto ediyoruz. Sayın Başbakan laik Türkiye Cumhuriyeti'ni bir İslâm Cumhuriyeti olarak görme özleminden bir an önce vazgeçmelidir. Eğer bu niyet ve tavırlarını sürdürecekse, derhal Laik Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanlığını bırakmasını ve kendisine uygun bir şeriat ülkesine iltica etmesini öneriyoruz."Zehir zemberek olsa da zamanında bir tepki hiç değilse, ne dersiniz?Haydi şimdi, uykuya devam...Athena!Rock'n Coke Müzik Festivali'nde Athena'yı izledim. Solist Gökhan belden üst kısmı çıplak çıktığı konserde kollarındaki dövmeleri bol bol gösterme fırsatı buldu. Grup olarak Türkiye için ilgi çekici bir görüntüleri olduğu kesin.Ama dediğim gibi; Türkiye için... Türk gençlerine göre... Yoksa Avrupa'da bu tür gruplardan, kolları, vücutları dövmeli, kulağı, burnu, dili küpeli müzisyenlerden binlerce var. Son 20 yıldır da bıkkınlık getirecek rakamlara ulaştı sayıları.Kısacası Athena önce görüntü, sonra da müzik olarak Avrupa için en ufak bir yenilik, farklılık taşımıyor. Bu tarz müzik çok duyuldu, çok dinlendi. Üstelik gençler arasında da belli bir kitlenin beğenisine hitap ediyor. Yanlış anlaşılmasın ve bu sözlerden benim Athena'yıbeğenmediğim sonucu çıkmasın. Sadece Eurovision Şarkı Yarışması için çok çalışmaları gerektiğine inanıyorum. Yanılgıya düşmemeleri lâzım, burada dinleniyor ve beğeniliyor olmaları Avrupa'yı garantilemiyor.Ben yine de gereken çalışmayı fazlasıyla yapacaklarını umuyor ve şimdiden başarılar diliyorum.

Devamını Oku

Başbakan'a protesto!

9 Eylül 2003

Tayyip Erdoğan'ın Berlin'de bir yemekte kendisine Almanlar tarafından sorulan "4 eş" sorusuna verdiği cevap ne kadar enteresan değil mi?Soruyu hem özellikle bizzat kendisi cevaplamak istiyor, hem de laik bir ülkenin, Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanına yakışmayacak bir cevabı hiç çekinmeden verebiliyor."Hayır, bu Kur'an'ın emri değil. Ama bazı durumlarda 4 kadınla evlenmeye izin var..."Kur'an'ın emri olmadığını söylediğine, medenî hukukta da buna izin olmadığına göre kimin izninden söz ediyor acaba?Şartian da belirlemiş kendine göre;"Erkeğin eşi hastaysa, sakatsa, yaşlıysa birden fazla kadın alabilir."İyi ki "çirkinse" diye ilâve etmemiş. Onu da söyleyebilirdi bunların üstüne.Zaten konuşması tercüme edilince kimse bir şey anlamamış. Masadaki milletvekilleri şaşırmışlar. Hatta SPD'li kadın milletvekili Uta Zapf'ın "Böyle devam ederse kalkıp gideceğim" dediği açıklanıyor. Tabii asıl SPD'nin Türk kadın milletvekili Lale Akgün'ün "Yanılıyorsunuz Sayın Başbakan, Türk yasalarına göre böyle bir hak yoktur" demesi gerekirdi. Susmasını hafıza zayıflığına mı, korkaklığına mı vermek lâzım bilemiyoruz. "Sinirlendik ama 'şimdi bunu konuşmayalım' dedik" diyor. Oysa asıl, bunu anında konuşmayıp, Türkiye için yanlış bir imaj edinilmesine göz yumduktan sonra konuşmanın hiçbir anlamı yok.Başbakan Tayyip Erdoğan için bu sorular önemli bir fırsattı. Eğer "şeriat"ı Türkiye'de hâlâ yaşamakta olan bir hukuk gibi algılayan cevaplar yerine kısaca "Türkiye'de artık laik hukuka dayalı bir düzen var. Bu düzen geleli 80 yıl oluyor, onun için söyledikleriniz tarihe karıştı" diyebilseydi, içerde ve dışarda gerçekten değiştiğine ve samimiyetine güven duyulmasını sağlayabilirdi.Bunu yapmadığı gibi açıklamaları da yanlış. Nitekim eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz çok eşliliğin İslâm tarihinde ancak savaş, açlık gibi kadınların himayesini gerektiren zorunluluklar karşısında normal karşılandığını belirtiyor."Kur'aria göre devletin kanunlarına riayet etmek gerektiğini" söylemeyi de unutmuyor.Erdoğan'ın konuşması kadın kuruluşlarını ayağa kaldırdı. CHP "Başbakan kendini Şeyh-ül İslâm sanıyor" başlıklı bir basın açıklaması yaparak bu konuyu soru önergesiyle Meclis gündemine taşıyacağını bildirdi. Yarın devam edeceğim.Ferhan Şensoy şaşırttıGerçekten "tiyatro" denince akla gelen önemli yeteneklerden biridir Ferhan Şensoy... Sadece oyuncu olarak değil oyun ve kitap yazarı olarak da sıradışı eserlere imza atmıştır. Bütün bunların dışında tiyatroyu yaşatmak için verdiği çabayla takdir edilecek bir konumdadır. Arkadaş olarak da çok severim o başka. O konu yazılarımı hiç etkilemez.Etkilemediği içindir ki Uğur Uludağ adlı bir yönetmenle birlikte, tiyatronun en kötülerine verecekleri 'Altın Keser / Sıkıysa Gel de Al Ödülleri'ni duyunca hemen kaleme sarıldım. 'Ne yapıyorsun Ferhan' demek için... Yalnız ben değil tiyatroseven, bu sanata saygı duyan herkesin yapması gereken de buydu.Zaten kör topal ilerleyen, ne devletten, ne özel kuruluşlardan, ne de basından yeterli desteği alamadığı için varoluş gücünü giderek yitiren tiyatroya, bırakın sanatçı olmasını kenara, bir tiyatro aşığının yapacağı bu mudur? Gerçekten bu mudur yani?Üstelik ortada inanılmaz ve Ferhan'a hiç yakışmaz bir abukluk vardı;"Altın Keser'in ilk adayları, bir seyircinin gönderdiği e-mail nedeniyle Cihan Ünal ve Can Gürzap olarak belirlenmiş"ti.Cihan Ünal ve Can Gürzap? Ferhan Şensoy gibi ismini Türk Tiyatro Tarihi'ne altın harflerle yazdıran iki süper oyuncu? Olacak şey değil. Tek bir seyircinin gönderdiği 'mail'le hiç olacak şey değil.Bu iş bu kadar kolay, bu kadar ucuz mu? Ferhan Şensoy, aynen kendisi gibi tiyatroya bir yaşam veren insanların isimleriyle böyle bir kalemde oynanmasına yardımcı olabilir mi?Uğur Uludağ kimdir, tiyatro konusunda kaç yıl, hangi çalışmaları yapmış, hangi başarılara imza atmıştır ki kendinde böyle bir hak görebilmektedir?Ferhan Şensoy'un ağzından "Amacımız Türkiye'de hiçbir zaman hak edene verilmeyen ödüllerle alay etmek" yazılmış haberde. Bizim bildiğimiz Ferhan Şensoy böyle ucuz ve kolay, popülist ve sansasyonel yollarla alay etmez. Süper zekâsıyla yazar bir oyun (veya kitap), çıkar sahneye, gerekirse tek başına oynar, binlerce kişiye izletir, öyle alay eder. Bunu yapmak için de kimseye ihtiyacı yoktur.Ayrıca bu "mail"lerle yapılan oylamalara artık kimse inanmıyor. İsteyenin oturup bin kere tıklayarak veya bin değişik isimle yazarak katıldığı anketler kimseyi inandırmıyor.Sonuç... Sonuçta neyse ki Ferhan Şensoy'un bu olaydan haberinin olmadığını öğreniyoruz. Ünlü yönetmen Gencay Gürün'le yaptığı konuşmada bunu kendisi açıklamış. O zaman da olay kapanmıştır. Demek ki "Bizim tanıdığımız Ferhan böyle bir hata yapmaz" düşüncesinde haksız değilmişiz!Vatan için üç cümleGazetemizin kuruluşunun birinci yıldönümü nedeniyle okurlarımızdan kutlama mesajları yağıyor. Daha yayın hayatına ilk başladığı gün 300 bin okuyucunun ilgisini kazanmış, sonrasında da aynı ilgi ve güveni devam ettirmiş olan gazetelerine öyle güzel sözlerle teşekkür ediyorlar ki...Kimsenin değinmediği konulara değindiği, herkesin korktuğu konulardan korkmadığı, halkın sorunlarına eğildiği ve her haberi, bilgiyi verebildiği için yazılan teşekkürler bunlar. Aralarında bir tanesi üç güzel cümlede özetlemiş duygularını. Ben çok beğendim, sizin de duymanızı istiyorum;"Sn. Ruhat Mengi,Vatan gazetesindeki 1'inci yıldönümünüz dolayısıyla sizleri tebrik ediyorum. Gerçekten VATAN halkın gazetesi oldu. 1 yaşında genç ve dinamik ama 1000 yaşında gibi tecrübeli ve doyurucu..."Ne hoş bir tarif değil mi? Tebrik gönderen tüm okurlarımıza destek, ilgi ve sevgileri için bizden de sonsuz teşekkürler!

Devamını Oku

Konu 'Sultan' olunca!

7 Eylül 2003

Evet aynen böyle, konu sinemanın taçsız kraliçesi Türkân Şoray olunca ilgi de o kadar fazla oluyor ki... Dün "Tatlı Hayat"la ilgili olarak yazdığım yazıya çok sayıda olumlu tepki geldi. Elbette zevkler kişiden kişiye değişir ve onun için de "tartışılmaz" denir, elbette farklı görüşte olanlar da vardır ama Tatlı Hayat'ı izleyen ve Türkân Şoray'ın sade, abartısız oyununu beğenenlerin sayısı görünüşe bakılırsa hiç de az değil. Sadece onu izlemek için dizinin müptelası olanların sayısı da az değil.Doğaldır, bugüne kadar onun gibi oyuncu sinemaya hâlâ gelmedi, görüyoruz. Aslında o dörtlü; Türkân Şoray, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Fatma Girik kadar zevkle izlenen yıldız gelmedi. Kitleleri kuşaklar boyu etkilediler, etkilemeye, zevkle izlenmeye devam ediyorlar. Tabiî ki bunu söylemek sinemadaki, dizilerdeki veya "o dizideki" diğer sanatçıların başarısını küçümsemek anlamına gelmiyor. Çok çok başarılı oyuncular var, onlarla da gurur duyuyoruz ama bu starların yeri de başka. Dünya sinemasında, TV'lerinde, sahnelerinde de öyle değil midir? Bugün hâlâ Broadway'deki, Covent Garden'daki ünlü tiyatrolarda oynanan oyunlara bir star dahil edildiğinde ilgi anında ikiye katlanır. TV dizileri de aynen böyledir.Şimdi gelen mektuplardan birini birlikte okuyalım; "Sayın Ruhat Mengi,Tatlı Hayat dizisinde izleyicinin Türkân Şoray'ın oyunundan diğer iki başrol oyuncusunun başarısı kadar etkilenmediği görüşüne ben de sizin gibi katılmıyorum. Her yıl Oscar ödülünü onca sanatçı arasından sadece bir tanesi hak eder, ancak bu diğer sanatçıların başarısız olduğu anlamına gelmez. Tatlı Hayat'ın Oscar'ını diğer oyunculardan birine verebiliriz belki ama bu demek değildir ki Türkân Şoray başarısız! Birlikte oynadığı deneyimli tiyatro sanatçılarının karşısında kesinlikle ezilmeden, başarılı bir performans sergiliyor. Türk sinemasında çok uzun yıllar emek vermiş, seviyesini ve saygınlığını her zaman koruyabilmiş böyle kaç sanatçı var? Kendisini hem başarılı buluyor, hem de takdir ediyorum, aynca genç sanatçılara örnek olduğuna inanıyorum.Aynı gazetedeki bir köşe yazarı arkadaşınızın yazısına göstermiş olduğunuz duyarlılıktan ötürü sizi kutluyorum.Diş Doktoru, Bahar Serdar"Burada değerli meslektaşım Cengiz Semercioğlu'nun görüşüne saygı duyduğumu, TV yorumlarını dikkatle ve keyifle okuduğumu bir kez daha belirteyim. Ben dizilerin, tüm oyuncularının kendine düşeni hakkıyla yapması sonucunda başarılı olduğunu ve Türkân Şoray'ın oyununu ben dahil çok izleyicinin beğendiğini anlatmaya çalıştım. Aynca filmlerde, dizilerde senaryonun daha çok "baskın bir-iki karakter" üzerine kurulduğunu, bazı rollerin o karakterlerin esprilerine fırsat yaratacak, daha düz ve abartısız oyunlar gerektirdiğini de unutmayalım.Şoray'ın "Tatlı Hayat"taki rolü gibi!En büyük mirasİşte bayıldığım bir kitap daha... Boyner Yayınları tarafından çıkarılmış ve ben bir havaalanında görerek aldım. O günden beri de elimden düşürmüyorum.Anne babalara, çocuklarına nasıl davranmalarını, onları hayata hazırlamanın inceliklerini kısa ve net bir anlatımla öğreten bu kadar güzel az kaynak vardır. Zaman zaman sizin için alıntılar yapacağım ama kendiniz de bulup alsanız iyi olur. Bazen öyle bir noktada takılıp kalıyor ki insan ve bazen neyin doğru olduğu konusunda öyle yanılabiliyor ki..."Modern Ailelere Bilgece Öğütler" hepimizin sık sık yaptığı hataları nefis bir şekilde anlatıyor. İşte "En Büyük Miras" bölümü:"Başarılı olmalarını istiyorsanız nasıl çuvallanacağını, mutlu olmalarını istiyorsanız nasıl üzülüneceğini gösterin. Sağlığın önemini vurgulamak için hastaları gösterin.Az doyumu tattırırsanız çoğu elde etmeyi öğrenirler. Kaybı yalanlayan, başarısızlığı saklayan, zayıflığı küçümseyen ebeveynlerin öğretecek hiçbir şeyi yoktur.Tüm insanlık hallerini olduğu gibi sergileyen ebeveynler, çocuklarının gözünde en büyük kahramanlara dönüşür.Anne baba birer aynadır ve çocuklar, o aynaya bakarak kendilerini sevmeyi öğrenir. Çocuk yetiştirmek sırtlanması gereken bir yük, doğru düzgün yerine getirilmesi olanaksız sorumluluklardan biri olmamalı. Üzüntüleri, hastalıkları ve sorunları önemli birer eğitim fırsatı olarak değerlendirip, bu dersleri çocuklarınızla paylaşmalısınız." Sadece bu satırlarda bile yararlanacak ne çok bilgi var, değil mi?

Devamını Oku

Yazıcıoğlu, Akbağ ve sistem

5 Eylül 2003

CNN'de Mehmet Ali Birand'ı izliyorum... Denizli Valisi Recep Ya-zıcıoğlu'nun geçirdiği trafik kazasından sonra girdiği koma halinden, beyin ölümünün gerçekleşmesinden ve hastanede ziyarete gelenler için açılan defterdeki mesajlardan söz ediyor. Ziyaret edenlerden biri Yazıcıoğlu için "Hayatınız boyunca sistemdeki hataları düzeltmeye çalıştınız. Ve ne yazık ki bu hatalardan biri, trafik sisteminin yanlışlığı hayatınıza maloldu" yazmış.Birand "İşte bugün sistemi tartışacağız" dedi. Hangi sistemi, trafiği mi kastetti bilmiyorum ama bana genel olarak bizim "sistem" kavramımızı düşündürttü bu söz.Sistem, sistem deyip dururuz hangi konuda oturmuş, kurallarına uyulması sağlanan bir sistemimiz var? Sistem dediğimiz nedir daha doğrusu, medeni ülkelerde her konuda yerine oturmuş kurallar, yasalar değil mi?Recep Yazıcıoğlu en azından kendi bulunduğu çevreyi düzenlemeye, o çevreye yararlı olmaya çalışan cesur, gözüpek bir insandı. Kaybı ülke için çok yönlü bir kayıptır. Şoför 8/8 suçlu bulunarak cezaevine konmuş. Kaç gün orada kalacak dersiniz? Yasa, kural mural olmadığı için o da Ercan Arıklı'nın yaşamına malolan şoför gibi kısa bir süre sonra serbest kalır. Hiçbir yaptırımı olmadığı için her türlü dikkatsizlik devam edeceğinden biz bir süre sonra başka bir Recep'e veya Ercan'a üzülüyor oluruz. Demet Akbağ ve ailesinin kafasına Akmerkez'de düşen dekor olayında cezaya karar vermek için "zarar" hesaplanıyor. Yani kimin kafasında, kolunda ne kadar zarar var ona bakılacak. İyi ama ya potansiyel tehlike, ya psikolojik zarar? En az maddi zarar kadar önemli bunlar. Ölüm olabilirdi, o dekor bir ailenin geleceğini karartabilir, hatta tümüne ölümcül zarar verebilirdi. Avukatlar "zarar gören uğradığı zararı ispatlamalı" diyor. Bunun dahane ispatı olacak?Tecavüz, gasp ve hatta cinayetlere bakın. Hep aynı noktaya geliniyor. Birkaç yalan, birkaç "yavuz hırsız ev sahibini bastırır" hikâyesi olay kapanıyor, mağdurlar zararıyla ya da öldüğüyle kalıyor.Eğitimde sistem kurbanıHangi konuya baksanız aslında söz konusu olan sistem değil, sistemsizlik. Bizim ancak ondan söz etmeye hakkımız var. Her gelenin kendine göre yeni bir başıbozuk düzen yarattığı ülkede sistemden kim şikâyet edebilir?Okulu olmadığı için öğrencileri açıkta kalan, yolları delik deşik olduğu için servis araçları kaza yapan, kitabı, malzemesi olmadığı için eğitim yapılamayan bir ülkede Milli Eğitim Bakanı sadece YÖK'le uğraşıyor. Öyle uğraşıyor ki Bakanlık adeta YÖK'le özdeşleşiyor.Aradan kısa bir zaman geçiyor, bu kez "İlk sömestr geçen öğrenciye ikinci sömestr devamsızlıktan kalmak yok" gibi yeni bir abukluk duyuyoruz.Kimse de çıkıp "Dünyanın kaç ülkesinde var", "Nerede başarıyla uygulanmış" ya da "Türkiye gibi zaten okullarında devam sorunu olan bir ülkede bu nasıl olur?" diye sormuyor.Öylesine özgür bir ülke burası. Özgürlük eşittir başıboşluk. Ne bir uzman görüşüne gerek var, ne konuyu bilen danışmanlara... Ne yasaya, ne cezaya...Hele Cumhurbaşkanının yetkileri kısıtlansın hiç olmayacak. "Çoğunluk" var ya yeter o...Türk usulü demokrasi işte. Güle güle kullanalım!Sus...Burası hastaneEşimin geçirdiği operasyon nedeniyle bir gece hastanede kaldık. Ameliyatı yapan Dr. Yusuf Bükey, Metropolitan Florence Nightingale'i tercih ettiği için orada. "Florence Nightingale" hastanelerini eskiden beri beğenirim. International, Amerikan Hastanesi, İstanbul Cerrahi, Memorial, J.E Kennedy, Alman Hastanesi gibi kusursuz (veya en az kusurlu diyelim) bulduğum birkaç sağlık merkezi arasındadır onlar da."Kusursuz" derken sadece doktorlarını, operasyonları, bakımı kastetmiyorum. Bana göre hemşire kalitesi, hijyene gösterilen önem, yemekler,sessizlik hepsi bir bütündür hastanelerde. Metropolitan Florence Nightingale gerçekten her yönüyle süper göründü bana... Gürültü hariç. Sabahın 7'sinde temizlik görevlileri olanca rahatlıklarıyla işe başlıyorlar. Adeta o saatte bütün hastaları uyandırma görevini üstlenmiş gibiler. Buna bir de ziyaretçilerin ağlayan cocukları eklenince sorun büyüyor.Olaya bakın şimdi... Koridorda canhıraş feryatlarla ağlayan bir erkek çocuk sesi. Sonra anneyi duyuyoruz; "Ah güzel oğlum benim, vah canım oğlum benim..." O böyle dedikçe çocuk sesinin tonunu giderek artırıyor. Öyle ya, bağırdıkça annesi daha çok seviyorsa neden olmasın?Biraz sabrettim, sonra kapıyı açarak baktım. Annesinin kucağında 4-5 yaşlarında bir çocuk. Fısıltıyla "Ona buranın hastane olduğunu anlatsanız belki susar" dedim. Çocuk iki dakika içinde sustu, bir daha da sesi çıkmadı (Söylerken yüzüm nasıldı merak ediyorum şimdi...)Kısacası... Hastanelerin duvarlarına, parmağıyla "Sus" işareti yapan hemşire fotoğrafını yeniden assalar diyorum.Hastanelerimiz de otellerimiz gibi Avrupa'yı, Amerika'yı geçti. Pek az kusur kaldı. Düzeltsek şunları da!

Devamını Oku