"Başbakan" mektupları

Okuyucu mektuplarının hepsi kabulümüzdür ve dahi hepsi bize ayrı bir mutluluk verir, aynı şekilde okunur, üzerinde düşünülür

Haberin Devamı

Okuyucu mektuplarının hepsi kabulümüzdür ve dahi hepsi bize ayrı bir mutluluk verir, aynı şekilde okunur, üzerinde düşünülür. Lâkin bu başbakan veya bakanları eleştirdiğimiz yazılara gelen birbirine benzer mektupları ayrı bir yere koyuyorum böylece biline...

Tansu Çiller, Meral Akşener gibi isimlerle ilgili yazılarda da olurdu aynı şey. Bir düğmeye basılmış gibi, benzer cümleler içeren mektuplar aynı anda gelir, üstelik bu mektuplan yazanların yazımızı beyin yerine hangi uzuvlanyla algıladıktan anlaşılmazdı. Öylesine bir alâkasızlık söz konusuydu yani. Tarih tekerrürden ibarettir' sözü bunun için mi söylenmiş bilmem, bir tekerrür durumuyla karşı karşıyayız.

Şimdi bakın, Pazar günü gelenlerden biri:

"Neden başbakanın konuşmasında ALLAH ALLAH kelimeleri sizi rahatsız etti anlamadım ve neden Ramazan sohbetine benzettiniz bu konuşmayı. Ve en çok merak ettiğim bir konu ALLAH kelimesi neden sizi rahatsız ediyor."

Mektubun devamındaki abuklukları da okuyunca biraz zor oluyor ama nezaketimi koruyarak cevaplayacağım. Aslında mantık çizgisini aşan yazılarla ilgilenmem, burada 'ALLAH' kelimesini içeren bir kavrama hatası olduğu için yazıyorum.

Eğitimle ilgili konuşması hakkındaki yazıda 'ALLAH ALLAH' diyen bendim, Başbakan değil bu bir. Ben de en az Başbakan kadar Müslüman'ım o nedenle ALLAH kelimesini dilimden düşürmem bu iki... Din kimsenin tekelinde değildir bu üç. O yazıda Başbakan'ın konuşması aynen 'iftar sohbeti' tonlamaları taşıdığı için benzetme yapılmıştı (bilmem 'tonlama' kelimesini de açmak mı lâzım) ve bu da belirtilmişti, etti dört.

Adana'dan Faruk özgün ise Başbakan'ın Berlin'de yaptığı "4 eş"le ilgili konuşması hakkındaki yazımdan rahatsız olmuş: "Başbakan'a sorulan soruyu vermeden cevap üzerine yorum yapıyorsunuz. O zaman mesele 'Papa'nın New York'ta genelevlerle ilgili sözü'ne dönüyor."

Soru gazetelerde verilmişti zaten, tekrar verelim o zaman; Kur'an'da çok eşlilik var mı?"

Cevap: "Hayır, bu Kur'an'ın emri değil. Ama bazı durumlarda 4 kadınla evlenmeye izin var." Yazımda eski Diyanet İşleri Başkanı'nın konuyla ilgili açıklaması da yer alıyordu. Mehmet Nuri Yılmaz 'birden fazla eş'e iznin ancak o yıllarda savaş, açlık gibi durumlarda (açlık kelimesini açalım; yiyecek ekmeği olmamak) olabildiğini söylemişti.

Kısacası, Tayyip Erdoğan'ın ileri sürdüğü "hastalık", "yaşlılık" ve benzeri nedenleri nereden çıkardığını ve kendinde fetva verme hakkını nasıl gördüğünü bilmiyoruz. Aynı hakkı, aynı durumlarda kadınlar için de geçerli görüyor mu, onu hiç bilmiyoruz.

Adanalı Faruk Özgür'e cevabı, şu anda Adana'da müftülük yapmakta olan, Üsküdar ve Beyoğlu eski Müftüsü İhsan Özkeş'in sözleri yeterince veriyor.

Aynı yazıyla ilgili olarak gönderdiği 'mail'de "Sayın Mengi, görüşlerinize katılıyorum" diyen Özkeş şöyle devam etmiş;

"Kur'an ve sünnetin temel ölçüsü bir kadınla evliliktir. Çok evliliğin zikredildiği ayetin tek evlilik önerisi ile sona ermesi fevkalâde önemlidir. Tek evliliğin "Adaletten ayrılmamanız için en uygun olanı budur" (Nisa, 3) seklinde ilahi destek görmesi gözardı edilemez. Hiç kimse Allah'ın bu buyruğunu hiçe sayıp 'çok evlilik Allah'ın emridir' diye bir iddiada bulunamaz."

Başbakan Erdoğan, kendisi de imam hatip okulu mezunu olduğuna göre bu konuşmasını din adamlarıyla tartışmalı bence. Onlar konuyu bizden iyi biliyorlar. Görünüşe bakılırsa hiçbiri de Başbakan'la aynı görüşte değil!



Keşke Tatlı Cadı olabilsem!
Bir yanda Özer Çiller'in übya'daki ihaleler için aracı şirket kurduğunu ve eşinin başbakanlığı döneminde, şirketi iflâs etmiş olmasına rağmen Libya'dan İsviçre'ye para aktardığını öğreniyoruz. Bu bir ihbar kabul edilerek hakkında gerekli işlem yapılacak mı, yoksa bunlar da yapanların yanına kâr mı kalacak bilmiyoruz.

Yine aynı gün, Uzanlar'ın İmar Bankası hesaplarında yolsuzluk için nasıl bin çeşit dolap çevirdiklerini okuyoruz.

Öte yanda... Aktif Emekliler Derneği'nden gelen telefon bu derneğin üyesi emeklilerin yüzde 90'ının hesabının İmar Bankası'nda olduğunu, şu anda mutfak masraflarını bile ödeyecek paralarının olmadığını anlatıyor.

Haklı olarak "50 milyara kadar olan mevduatlar devlet güvencesindeydi. Bu insanların çoğunun parası zaten o miktarın altında. Egebank'ta aynı durumdaki paraları ödediler, bu insanların günahı ne?" diye soruyorlar. Emeklilerin sıkıntısını öğrenince içi sızlıyor insanın.

Öte yanda... Parmaklarını makineye kaptıran küçük çocuğun ailesi istenen parayı veremediği için hastanenin parmaklan dikmediğini, çocuğun o vaziyette kilometrelerce yolculuk yapıp hastane aradığını öğreniyoruz.

Öte yanda... Aydın Cezaevi' nin çocuk koğuşlarındaki işkenceleri, adaletsizlikleri milletvekillerinin ağzından dinliyoruz.

Öte yanda... Kayıt için 100 milyon veremeyen annenin çocuğu ile birlikte okul temizlemek zorunda bırakıldığını okuyoruz.

öte yanda... İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi'nden yazan genç bir okurumuz "Dükkanımıza haciz geldi. On yıldır nice badireler atlattık ama şu anda çaresiz durumdayız. Ailemin sağlık durumu kötü, ben ise okumak istiyorum" diye haykırıyor.

İki gün önce eğitimle ilgili yazımdaki sorularım için beni Gaziantep'ten arayan Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ise "özel okullara kaynak aktarma"nın öneminden söz ediyor. Öğrencilerin gidecek okul bulamadığı, bulanların kayıt parası için okul temizlediği, üniversite sınavı kazanmış öğrencilerin burs alamadıkları için çaresiz kaldığı bir ülkede neden önceliğin "özel okullara kaynak"ta olduğu açıklanmıyor.

Bütün bu olup bitene baktıkça hepsine yardım edemediğime, dertlerine çözüm bulamadığıma kahroluyorum.

Keşke Tatlı Cadı olabilsem ve bir burun oynatmayla sorunları çözebilseydim. öyle bir gücüm olsa bu sorunlara sebep olanlara, insanlara onca acı çektirenlere de neler yapardım bir düşünsenize!

DİĞER YENİ YAZILAR