Basın yine ağladı... Ve Perde!

Basın ve yazarlık mesleği de tiyatro gibi aslında ne yaşarsanız yaşayın perde açılacak ve siz orada olacaksınız, izleyiciye ve okuyucuya karşı ciddi bir sorumluluk söz konusu. Perde açılmaya devam ediyor ...

Haberin Devamı

Basın ve yazarlık mesleği de tiyatro gibi aslında ne yaşarsanız yaşayın perde açılacak ve siz orada olacaksınız, izleyiciye ve okuyucuya karşı ciddi bir sorumluluk söz konusu. Perde açılmaya devam ediyor, yıllar önce yine bir Haziran günü sevgili babamı kaybettiğim gün de böyleydi, sevgili Ercan Anklı'yı kaybettiğimiz gün de. Ama inanın insan ne kadar profesyonel olsa da, sinirleri ne kadar her şarta ve beklenmedik olaya alıştırılmış olsa da beyninin ve parmaklarının durduğu anlar bunlar.

Önceki gün onu hastaneye gönderdikten sonra nasıl oturup da yazabildim hâlâ kendim bile hayret ediyorum. Günü de, yaşadığım şokun etkisiyle Çarşamba olarak yazmışım, okurlarım dün hatırlattılar. Öyle bir anda bu tür bir hata nasıl da doğal aslında...

Ercan Arıklı'nın kaybı iki nedenle sarstı onu tanıyanları. Birincisi; mesleğine, hayatın kendisine, her şeye heyecan duyan, hayatı sonsuz bir serüven olarak görüp her saniyesini keyifle yaşayan nadir insanlardan biri olmasıydı... Böyle insanlara gerçekten o kadar az rastlanır ki. Rastladığınızda da bu şık, zarif, neşeli, enerji dolu, çalışkan, pozitif elektrik saçan insanlara hastalığı, ölümü yakıştıramazsınız.

Ve tabiî bu yaratıcı ve özgür ruhlu adamın mesleğinin en verimli döneminde olması. Kim bilir Türk basınına daha ne yenilikler taşıyacak, kim bilir ne genç ve yetenekli gazeteciler yetiştirecekti. Ve kim bilir güzel bir 2003 yazı için ne plânlan, ümitleri vardı. Bodrum'a yapmayı umduğu yolculuk yerine alkışlarla son yolculuğuna uğurlandı.

Yüzlerce kişinin içinden kopan alkışlarla...

Vatan Gazetesi'nin önünden Teşvikiye Camii'ne uğurlanırken de alkışlarla, oradan Zincirlikuyu'ya yola çıkarken de. Ayakta alkışlanmak onun gibi çalışkanlık ve basan örneği, onun gibi bu ülkeye değerli hizmetler vermiş insanların son yolculuğunda da hakkıdır.

Dünkü gazetemizde alkollü bir sürücünün çarparak öldürdüğü genç bir anneyle 9 aylık bebeğinin haberi de vardı. Ercan Arıklı, genç anneler, bebekler, bisikletli çocuklar, öğrenciler, doktorlar, mühendisler... Yollar cinayete en uygun mekân haline geldi. Ateş düştüğü yeri yakıyor ve tepkisiz toplumumuz, tepkisiz siyasetçilerimiz derin uykularına devam ediyorlar.

Dünyanın hiçbir medeni ülkesinde böyle haberler okumaz, duymazsınız. Yaya geçidini kullananlara otobüs, araba çarpmaz. Dünyanın hiçbir medeni ülkesinde insanlar şehir içinde otobüs, kamyon çarpmasıyla ölmez. Kaza demiyorum, asla kaza değil bunlar.

Bence asıl kaza Türk toplumunu kuralsız, kaidesiz, yasasız, cezasız, başıboş yaşamaya mahkûm eden yöneticiler.

Başımıza gelen en büyük kaza bu bence!..



Teşvikiye Camii'sinin bahçesinde namaz zamanının gelmesini bekliyoruz. Ercan Arıklı'yı seven, sayan yüzlerce kişi avluyu doldurmuş. Biraz sonra imamın bile "Böyle bir kalabalığı bir de Kemal Sunal'ın cenazesinde gördüm o kadar" dediği bir kalabalık.

Kadınların çoğunun başı açık. Oysa kısa süre öncesine kadar cenaze namazlarında camii avlusundaki kadınların eşarp taktıklarını biliyoruz. Kendi kendime "İşte türbanı zorla gündeme, siyasete sokmak, topluma empoze etmeye çalışmak böyle ters tepki yapıyor demek ki" diye düşünürken etrafımda da birçok kişinin aynı konuya dikkat ettiğini gösteren konuşmalar duyuyorum.

Gülben Ergen biraz ilerde başında siyah tül bir eşarpla duruyor ama onun gibi başını örtenlerin sayısı fazla değil. Peki, cenaze namazında ve ibadet yerlerinde başörtüsü takılmalı mı, takılmamalı mı? Doğruyu öğrenmek üzere gazeteye döner dönmez Prof. Zekeriya Beyaz'ı aradım. İşte Beyaz Hoca'nın söyledikleri;

"Başörtüsü, camide takmak da dahil olmak üzere bir gelenektir. Gelenekler ise değişkendir, esnektir, bölgelere ve birçok şeye bağlı olarak değişir. Mutlaka yapılması gerekmez ama geleneklerin korunması için camide takılabilir."

Bunun dışında, başörtüsünün ve Nur Sûresi'nde onunla ilgili bölümün "takıların gösterilmemesi amacıyla" konmuş olduğunu "takı"nın ise "ziynet eşyası" anlamına geldiğini de sözlerine ekledi.

Mecburi olmasa da, sadece gelenek olsa da camide saygı olarak bu geleneği sürdürmek doğru geliyor bana. Her şeyin bir yeri ve zamanı var değil mi?

DİĞER YENİ YAZILAR