Bir Don Kişot hikayesi

Londra'dayım ya bütün gazeteleri bulup okuyamıyorum. Böyle olunca gözüm de ilişemiyor her habere, yazıya

Haberin Devamı

Londra'dayım ya bütün gazeteleri bulup okuyamıyorum. Böyle olunca gözüm de ilişemiyor her habere, yazıya. İnternetten ise haberler dışında sadece önemli bulduğum birkaç yazıyı, köşeyi okuyorum.

Onun için ben görmedim, gören biri haber verdi. Geçen Pazar basınla ilgili olarak yazarların sürekli "genelleme yapması" konusunda yazdıklarım bir köşe yazarının sinirlerini bozmuş. Don Kişot'un yel değirmenlerine saldırdığı gibi saldırıya geçmiş bu hanım. "Yel Değirmenleri" diyorum çünkü karşısında muhatap yok aslında. Yazılan yazı "sıklıkla yapılan bir hataya" dikkat çekmek üzere mesleki bir tartışma olarak yazılmıştı ve aslında çok değerli, saygı duyduğum ve yazılarını okuduğum bir meslektaşımızın, bir ağabeyimizin sözlerinin yarattığı şaşkınlık, bardağı taşırma olayı idi başlama noktası.

"Haftalık" dergisinde çıkan röportajında bütün köşe yazarlarını "salaklar, avanaklar, yalakalar" gibi sınıflara ayırmıştı. Belki biraz da espri olsun diye yapmıştı ama yazı ciddi bir yazıydı sonuçta. Ve aynı günlerde bu genellemeler birçok yazıda yapılıyor, rahatsız edici bir hava çıkıyordu ortaya. Basına güveni azaltan ve üstelik haksız bir hava.

Bu nedenle "Genelleme yapmayın, kendi adınıza konuşun. Varsa ilginç bir hikâyeniz anlatın, herkesi kötülemeden" diyerek yazdığım yazıya, bir gün önce gazetede gözüme ilişen bir genellemeyi de almıştım. Magazin muhabirlerinin "özürlülerle ilgili" bir toplantıda bir tiyatro sanatçısıyla daha çok ilgilenmesi "basının olaya bakışı" olarak değerlendiriliyordu ki bu da yanlıştı. Koca yazı içinde sadece iki üç satırla bunu da hatırlattım.

Efendim, köşe yazarı hanım bütün yazıyı kendi üzerine alınıvermiş... Yok artık, kuruntunun bu kadarı fazla.

Mesleki tartışma kişiselleşirse
Aslında mesleki tartışmalar veya herhangi bir konudaki tartışmalar kişiselliğe döküldüğü an çekilmek lâzım. Basında kişisel atışma, çekişme olamaz, olmamalı. Köşelerin yazar kadar okuyucuya da ait olduğuna inanırım ben.

Dün Londra'daki Kıbrıslı Türkler Cemiyeti'nde üyelerin Türk basınını İngiliz basınından çok daha iyi ve özgür bulduklarını anlatmıştım. Bu gelişmede mesleki tartışmaların, öz eleştirilerin ve bunları dikkate almanın da rolü var. Tartışılmalı. Ama belli bir çerçeve içinde, mahalle kavgasına, "penguen tartışması"na çevirmeden.

On beş yıla yaklaşan gazetecilik yaşamımda birçok meslektaşımla köşelerimizden, farklı tezleri günlerce tartıştığımız, son noktayı birimizin koyduğu ve karşı tarafın da o haklılığı teslim ettiği çok durum olmuştur. Bu meslektaşların çoğu aynı zamanda sevilen arkadaşlardır. Mesleki tartışmalar dostlukları etkilemez, yazılar arşivin tozlu raflarına kaldırılırken dostluklar aynı sevgi ve saygıyla devam eder. Profesyonellik bunu gerektirir ki çoğumuz birçok konuda amatör ruhunu kaybetmeyen, ilk günkü heyecanı taşıyan gazeteciler olmamıza rağmen.

Bunlardan biri Hıncal Uluç'tur. Onunla tartışmak bir zevktir. Bu özelliğinden dolayı onu giderek daha da çok sever, mesleğine, meslektaşlarına gösterdiği saygıya, tartışmaların sınırlarını bilmesine saygı duyarım.

Açıkçası bunca yıldır ilk kez bir gazetecinin, iki satırlık bir alıntı için saygı sınırlarını bu kadar aşan bir cevap yazdığını görüyorum. Aslında atlar geçerdim bu tür bir yazıyı, iki nedenle açıklama yapma gereği duydum.

Birincisi, saygısızlık da içerse VATAN'ın ne kadar liberal gazete olduğunu gösteriyor. İkincisi tek bir mesleki soru taşıyor: "Basın, özürlülerin toplantısına ilgi göstermedi. Magazin muhabirlerinin orada ne işi var; Laila'mı, Reina'mı bu toplantı?" Cevaplayalım, magazin muhabirleri her yere gider, özellikle de ünlü sanatçıların gittiği her yere. Bunu bilmeyen hâlâ var mı? Diğer basına gelince; kuruluşlar, dernek ve örgütler bütün köşe yazarlarını veya basını davet etmezler. Etseler bile her gün onlarca kuruluştan davet alan basın hepsine yetişemez. Bazen istese de yer olmadığı için tüm haberleri kullanamaz.

Yardım ve yalakalık!
Ama biz köşelerimizden özürlüler veya diğer ihtiyaç sahipleri için ne sessiz kampanyalar açmış, ne yardımlar toplamışızdır bugüne kadar. Onun için de basına bu tür bir topyekûn hesap sormaya kimsenin hakkı yoktur.

Bu yardımlar yalakalıkla karıştırılmadığı için aynı anda örneğin "tek gözü görmeyenlere ehliyet verilmesi"nin iyice düşünülmesinin gerektiğini de yazabiliriz. Diğer insanların yaşamı ile ilgili bir konuda hatır gönül düşünülmez. Ve o ana kadar sizi takdir eden özürlüler bir anda karşınıza geçebilirler. Gazetecilik budur.

Gelelim Don Kişot'un "çok bilen abla", "kıdemli ve yaşlı meslektaşlar" gibi sokak ağzıyla yazılmış tanımlamalarına. Birincisi için teşekkür bile edilebilir. "Çok bilen" olmak ancak zekâ, akıl, çalışma, yetenek ve deneyimin bir araya gelmesiyle mümkün olur ki bu herkese nasip değildir. Diğerini kim için söyledi bilmiyoruz. Kendisi de 40'ına doğru yol alan biri, 40-45 yaşı aşanların hepsi için kullanmış olamaz herhalde. Yaş göreceli bir şeydir, 25 yaşındakilere göre 35'indeki biri yaşlı sayılabilir örneğin. Öte yanda birçok meslekte ve hele (yaş tartışmasının hiç yapılamayacağı) basında bırakın bizim gibi henüz genç ve öğrenme, yetişme dönemini tamamlamamış olanları, 60'ını geçen ne dinamik, zehir gibi "asla yaşlanmayan" isimler vardır.

"Saygının salaklar olarak algılanması" kuruntusu daha da anlamsız... Saygı asla böyle algılanmaz, ancak salaklığın kendisi algılanabilir ki kaçınılması gereken budur!

DİĞER YENİ YAZILAR