Gerçekler çoğu kez duygularla çelişiyor. Bu da insanları ve toplumları hataya sürüklüyor.
Devamlı sistemden şikâyet eder dururuz, nerede bir hata varsa orada "sistem" suçludur. Ama bizim kafalarla o sistemin ne bugün, ne de yarın yerine oturması da imkânsız.
Size iki gün önce aldığım ve sürekli aramama rağmen bir türlü ulaşamadığım bir üniversite öğrencisinin mektubunun kısa bir bölümünü vereceğim, bakın ne diyor:
"Üniversite öğrencisiyim, ailemin durumu iyi değil. Okul harcımı yatıramadık. Okul masraflarım ve harcım için çok acil 500 milyona ihtiyacım var. Sizden bunu borç olarak istiyorum, mutlaka geri ödeyeceğim. Bunu sizden ve Vatan gazetesinden rica ediyorum. Okuluma devam edebilmek için tek umudum sizsiniz ve size yalvarıyorum, lütfen beni geri çevirmeyin.
Hiç zamanım kalmadı, okulumu bırakmak istemiyorum. Hayallerim, geleceğim her şeyim size bağlı. Lütfen beni anlayın ve inanın. Çalışıp, başarıp üniversite sınavını kazanarak geldim, şimdi para yüzünden bırakmak istemiyorum.
Tek umudum sizsiniz. Bana yardım edin."
Şimdi lütfen söyleyin genç ve sınav kazanarak üniversiteye girmiş bir öğrencinin bu imdat çığlığı içinizi acıtmıyor mu? Kim bilir daha onun gibi kaç bin tane çaresiz öğrencimiz, gencimiz, insanımız var bu ülkede...
Buna üzülürken gazetede şöyle bir haber okuyorsunuz: "Ecevit'in attığı yanlış bir imzayla 3 katrilyon kaybedildi."
Ecevit bakmadan, incelemeden imzalamış, milletin 3 katrilyonu tek seferde birilerinin cebine girmiş. Eski başbakan ise olay için şöyle diyor; "Birçok belge geliyor, imzalıyordum. Anımsamıyorum."
"Sistem"i olan ülkelerde bu sözün karşılığı yargıya hesap vermektir. İnsanın, 6 ay öncesine kadar başbakanlık yapacak kadar sağlığı yerindeyse (ve tüm itirazlara rağmen ısrarla görevi sürdürmüşse) hesap verecek kadar da yerindedir. Şirketlerde ve her işte imza atanlar imzasından sorumlu tutuluyor da neden başbakan ve bakanlar tutulmuyor? Beş yüz milyon okul harcı için yalvaran öğrencilerin bulunduğu bir ülkede milletin katrilyonlarını kaptıranlar anımsamak zorunda olmalı. Bizde ne belediyeleri soyanlar, ne de Hazine'yi soyduranlar bir şey anımsamıyor.
Ne şans! Ve ne SİSTEM!
Önce Eurovision'da 30 yıldır beklediğimiz zafer, hemen ardından Cannes Film Festivali'nde Uzak filminin başarısı bizi kendimize getirdi.
Son yıllarda Eurovision eski ilgiyi ve parlaklığını sanıyorum yalnız bizde değil tüm Avrupa'da yitirmişti. Gerçekten de çoğumuz yarışmanın yapıldığı akşamlar izleme gereği bile duymuyorduk. Bunun bir nedeni de en sonda veya sonlara yakın bir konumda yer almayı kanıksamamız ve bu ümitsiz zorunluluğu (Avrupalı gruplar arasına -en sonda bile olsa- girmek zorunluluktu bizim için) mümkün olduğunca umursamaz tavırlarla, uzaktan izlemeyi tercih etmemizdi.
Oysa bu yıl Eurovision eski coşkusu ve parlaklığıyla yapıldı. Yine eski ciddi ve ilgi çekici havasına döndü. İşte bu ortamda yarışmayı kazanmanın anlamı da çok daha fazla oldu.
Sertab Erener, müziği, grubu, her şeyi ile kusursuzdu. Ben ona iki teşekkür borçluyum. Biri herkes gibi Türkiye'ye bu gururu yaşattığı için. Diğeri ise Terry Wogan'a ağzının payını verdiği için.
İngiliz TV sunucusu Terry Wogan'ın BBC'de 'Eurovision'u sunduğu yıl İngiltere'deydim (daha sonraki yıllarda da sundu mu bilmiyorum.) Neco'nun "Hani" isimli parçayla katıldığı yarışmada sıra bize geldiğinde alayla gülerek "Bugüne kadar jürileri hiç uğraştırmadılar" esprisini yapmıştı Wogan ve ben yanımda bulunan İngilizlerin karşısında sinirden kıpkırmızı kesilmiştim. O güne kadar severek izlediğim Terry Wogan'ın programlarına bir daha göz ucuyla bile bakmadım. Bu olay zihnime kazındı, sonraki yıllarda Eurovision'la ilgili yazılarımda defalarca söz ettim. Ve işte nihayet bu yıl İngilizler "jüriyi hiç uğraştırmadılar", biz ise çok
uğraştırdık. Umarım Terry Wogan benim o zamanki duygularıma benzer şeyler hissetmiştir.
Evet, kendisinin de anlattığı gibi bu noktaya uzun ve zor bir çalışma döneminin sonunda ulaşan Sertab Erener parçasıyla, sunumuyla her ülkede pop müzikte hit olabilecek kapasitede bir dünya sanatçısı artık. Korkmadan, "Şöhretime zarar verebilir" diye düşünmeden, bunca yıllık kötü tecrübelerimize aldırmadan katıldı, kazandı ve kazandırdı. Onunla gurur duyuyoruz.
En çok da Sezen Aksu gurur duyuyor olmalı. Eğer Sertab'ı Türkiye'ye tanıtmasa, ona yardımcı olmasa belki bu başarıyı 2003'te yakalayamayacaktık. Haklı bir bravo da Sezen Aksu'ya.
Şimdi iki sorun var önümüzde. Letonya Eurovision programını, sahnesini, ışık oyunlarını, ses ve telefon düzenini kısacası organizasyonu muhteşem hazırlamıştı. Gelecek yıl Türkiye'de nasıl olacak? Şimdiden düşünmeye, çalışmaya başlamak lâzım. Dünyaya rezil olmak var sonunda.
Ayrıca sunuşta da torpil yapılmamalı, her işte olduğu gibi onun bunun yakınının veya arkadaşının torpille bu işi üstlenmesine izin verilmemeli. Süper İngilizce-Fransızca bilen genç ama deneyimli sunucular bulmak gerekiyor.
Son sorun Kıbrıs. Bize "Kıbrıs'ta barış için" diye rek 8 puan birden veren Güney Kıbrıs'ı herkes "Cyprus" diye sundu ve oy verdi, biz ne diyeceğiz acaba? Onlar "Kıbrıs", biz "Güney Kıbrıs" mı?
Haydi düşünelim biraz...
Ecevit'in hafızası ve sistem!
Devamlı sistemden şikâyet eder dururuz, nerede bir hata varsa orada "sistem" suçludur. Ama bizim kafalarla o sistemin ne bugün, ne de yarın yerine oturması da imkânsız
Haberin Devamı

