Ruhu besleyen bir piknik!

Piknik deyince hemen yeşillikler üzerinde sereserpe oturan ve yemek yiyen insan grupları geliyor aklınıza değil mi? Yani huzurlu bir ortamda mideyi beslemek... Bu piknik biraz farklıydı ...

Haberin Devamı

Piknik deyince hemen yeşillikler üzerinde sereserpe oturan ve yemek yiyen insan grupları geliyor aklınıza değil mi? Yani huzurlu bir ortamda mideyi beslemek... Bu piknik biraz farklıydı. Yeşillik ve mideyi beslemek (organize eden firmayı da söyleyince mide zaten garanti) tamamdı ama asıl ruhları besleyen bir piknikti söz konusu olan.

Ülker'in Mozart Günleri kapsamında 25 Mayıs Pazar günü Aya İrini'de düzenlediği konserli piknik daveti gerçekten sıradışı bir organizasyondu. Beklendiği gibi, işin içinde Deniz Adanalı olunca yüzlerce davetli tatil günü demeden, sıcak, nefis bir Mayıs sabahı demeden tam saatinde toplantıda yerini almıştı (hele bir almasın... Saatinde gelmeyene ve hele gidip gitmeyeceğini bildirmeyene fena bozulur.)

Yani kıskandırmış gibi olmayayım ama menemenli, sahan yumurtalı, börekli, nohutlu pilavlı (bunlar sadece bir kısmı) menüden istediğini kapan çimenlere serilmişti. Sohbeti dedikodudan ibaret olmayan insanların, sanatseverlerin bir araya geldiği toplantıların tadı başka oluyor. Her grupla ayrı bir zevkli sohbete dalıyor ve vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Öyle hoş bir toplantıydı işte.

Asıl sürprizi konsere geçince yaşadık. Moskova Konservatuvarı Akademik Müzik Okulu'nun yaşları 10'la 14 arasında değişen çocuk yaştaki öğrencileri sırayla piyano, keman ve viyolonselde Mozart'ları kusursuz şekilde ve de inanılmaz bir ciddiyetle
çaldıklarında.

Valla ben bir ara 'Bunlar bizi kompleksten öldürmeden çıkarmayacaklar. İstetmişiniz biraz sonra 3 yaşında bir piyanist gelsin sahneye. O zaman sürünerek çıkarız buradan' filân dedim. Hani 10 yaşında diye sahneye gelen Olga Ermakova inanın 6-7 yaşından fazla görünmüyordu, öyle minyon ve masum suratlı bir altın kız.

İşin ilginç yanı bu çocukların çoğu Avrupa ülkelerinde konserler vermiş, birincilik ödülleri almış, bu arada eğitiminin çoğunu tamamlamış ve "yüksek öğrenimi"ni sürdürüyor. Duyunca siz de "Yok artık" diyorsunuz benim gibi ama durum bu. Böyle bir konsantrasyonu nasıl oluşturuyor, bu çocuk yetenekleri nasıl bulup çıkanyor ve motive ediyorlar akıl alır gibi değil.

Neyse ki aynı gün Sertab Erener'in Avrupa boyu başarısıyla moralim yerindeydi yoksa ciddi şekilde etkilenebilirdim.

Çıkışta televizyoncu arkadaşların uzattığı mikrofona "Keşke bu konseri TV'lerden çocuklarımıza da izletebilsek. Bizimkiler parkta oynar, televizyonda magazin ve dizi izlerken yaşıtları zamanı nasıl değerlendiriyor. Asıl onların görmesi, dinlemesi lâzım." dedim.

Mozart Günleri bu akşam Aya İrini'deki son konserle bitiyor. Ülker'i sanata düzenli olarak verdiği destekten dolayı gönülden kutluyorum.



Başbakan güzel konuşuyor ama..!
Aah ah! Ben bu sözleri Tayyip Erdoğan'la Deniz Baykal'ın seçim öncesi birlikte TV'ye çıktıkları günün ertesinde de yazmıştım, yine tekrarlıyorum;

'Güzel konuşma, sempati, vücut dili filân önemli değil. Asıl önemli olan ağız ve vücut dilinin gerçeği dile getiriyor olması, özüyle sözünün birbirini tutması...'

O günlerde herkes iki lideri parlatma yarışındaydı, "öz" kimsenin umurunda değildi, "söz" ve "imaj" yeterli geliyordu. Ama buyrun "öz"ün önemini bugün sabırsızlıkla, gözler ekranda beklediğimiz Genelkurmay ve MGK toplantıları nasıl ortaya koyuyor.

Başbakan Tayyip Erdoğan "ordu ile aralarındaki ahengi bozanlar olduğunu" söyleyerek onları "vatana ihanet" le suçladı biliyorsunuz. Aslında onun bu tür konuşmalarını ben de çok beğeniyorum, ağzı güzel lâf yapıyor doğrusu, bu da kolay rastlanan bir özellik değildir. Ama...

Ama Genelkurmay Başkanı'nın dünkü konuşması aralarındaki asıl ahenk bozucu sorunun "genç subayların tedirginliği" iddiası (ya da dedikodusu) değil, kamu kuruluşlarında hükümet kurulur kurulmaz başlayıp hâlâ son hızla sürmekte olan kadrolaşma, irticai faaliyetlerin artması ve şaibeli bazı kimselerin kamu görevlerine atanması olduğunu ortaya koydu...

Yaratılan tablolarda, gelinen noktada en önemli problem ise maalesef ordunun sürekli olarak siyasetin içinde tutulması oluyor. Askerin varlığı, açıklama yapmak zorunda bırakılarak 'tedirgin edici bir baskı unsuru' havasında sık sık hissettiriliyor.

Akıl verecek değiliz elbette ama keşke bu gibi zorlama durumlarda Genelkurmay Başkanı sadece o konuda konuşsa.

O zaman belki, işe yaramayacağı bilindiği için "iddia" veya "dedikodu" larla gündem meşgul edilemez. Bu karşılıklı açıklamaların kadrolaşma ve diğer faaliyetlere çok mu etkisi oluyor sanki!

DİĞER YENİ YAZILAR