Artık yavaş yavaş bunu düşünmeye başladım; talip çıkar mı bilmiyorum ama bunlar yakında "Bizim nüfusumuz zaten fazla, size birkaç milyon vatandaş satalım" diye milleti de satılığa çıkarırlar.'Bir dirhem korku' başlıklı yazımda birkaç gün önce 'niteliksiz ormanların satışından elde ettikleri kaynak hoşlarına giderse nitelikli ormanları da niteliksiz hale getirmelerinden korkarım' demiştim. "Gelecek" değil "şu an" ve şu anki siyasi durumları ve paçayı kurtarmak onları ilgilendirdiği için bunu çekinmeden, tereddüt etmeden yapma ihtimalleri var. Nitekim Başbakan'ın "ormanları üzerinde oturanlara satacağız" sözüne karşılık tipik bir AKP olayı sergilenmiş ve Orman Bakanı "O zaman fazla para kazanamayız. Oysa paraya ihtiyacımız var, onun için ormanları ihaleye çıkarıp satacağız" demiş."İhaleye çıkarıp..." İşte bunu söyledikleri an ormanlar gitti demektir. Çünkü o ihaleler uslu uslu "en iyi teklifi veren"e değil, yandaşlara, eş, dost, arkadaşa dağıtılıyor. Sonra bir bakıyorsunuz ki belediye başkanı beylerin de bir (ya da birkaç veya on, onbeş) orman evi oluvermiş. Nedense, her nedense başkanlık yaptıkları dönemde ev sayıları, mal varlıkları katlara katlanıveriyor. Bir de bakıyorsunuz bizim omuzlarımıza yeni vergiler, zamlar bindirilirken pıtırcık gibi çoğalan yeni zenginlerin, yerden bitiveren holdinglerin vergi borçları affedilivermiş.Yeşiller beyaz olduKaz Dağları'nın o yemyeşil tepeleri bembeyaz oldu. Taş yığınları yan yana. Yıllar önce yazıp uyarmıştık, kimse dinlemedi. Şimdi gidip baksınlar.Bir de sorsunlar bakalım o sitelerde belediye ile ilişiği olanlara ait kaç villa var... Site müteahhitleri başkanların odalarından çıkmadığına göre bir sırrı olmalı.Etiler'de süperlüks bir sitenin kaldırımı kendi alanı içine aldığını yazdık. O zaman inşaat halindeydi. Şimdi bitti. Ortada kaldırım kalmadığı için caddeyi kaldırım yapıyorlar. Belediye buna nasıl izin verdi acaba?Moda ve Kalamış... Batı ülkelerinde "country side" denilen yeşil ve şehir merkezinden uzakta, huzur bulunacak sayfiye semtleri ikisi de."Geçit yapacağım, yol yapacağım, tramvay yapacağım" diye İstanbul'un en güzel iki semti hallaç pamuğu gibi atılıyor.Kadıköy Belediye Başkanı'ndan tık yok. Neden acaba?Ali Müfit Gürtuna'ya soruyorum, daha fazla susamaz;Neden basın toplantısı yapıp billboard panolarının, yeni projeleri için gereken milyar dolarların nereden geldiğini açıklamıyor?Moda ve Kalamış'la ilgili plânları neden halka göstermiyor?Burası bir diktatörlük mü, yoksa demokratik bir ülke mi?Cevap bekliyoruz beyler!Şimdi neye üzülelim?Bulmak için papatya falı açacak değiliz, nedenlerimiz ortada. Bunları açıkladığımızda beddua eden sersemler bile çıkmıştı.Biz 'Amerika zaten niyetli, bu savaş olacak bari şunlara sınırımızı, hava sahamızı açalım da sonunda kabak bizim başımıza patlamasın. Güneydoğu'da onlarca yıl çektiğimizi unutmayın' dedikçe onlar savaşı durdurabileceklerini sandılar.Bunun "savaş karşıtı" olmakla ilgisi yoktu oysa, aslında İngiltere halkı da savaşa karşıydı. Ama parlamentosu "zorunlu olanın yapılması gerektiğini" biliyordu. İstemese de... İçi parçalansa da.İşte adamlar Bağdat'ı da ele geçirdiler. İçimiz şimdi rahat mı? Hayır.Biz izin vermesek de olan oldu. Bir de üstüne Kuzey Irak, Kerkük vb. endişeler çıktı karşımıza. Şimdi gece gündüz düşünüp duracağız;Ya olursa... Ya korktuklarımız gerçekleşir ve bir savaş sorunu da bizim başımıza açılırsa?Umalım da olmasın. Ve umalım da ders alalım; "iyi düşünmeden kalkan, zararla oturur"u öğrenelim artık!Ne olur bir de her gördüğümüz sakallının ülke yönetebileceğine inanmaktan vazgeçmeyi öğrenelim. Kolay iş olmadığını kendileri de üç dört ayda anlamadılar mı sanıyorsunuz?(Not: Şu anda başta Almanya ve Fransa olmak üzere Avrupa ülkelerinin nasıl yan çizip ABD'nin yanına geçeceklerini ve Irak'ın geleceği üzerinde söz sahibi olabileceklerini düşündüklerinden de şüpheniz olmasın...)
Böyle olacağına birilerinin "doğru" birilerinin "kanatları altında" olsaydı keşke. O güzelim şehrin, inci tanesi gibi kentin halini görmeyenler asla tasavvur edemez. Hangi yoldan geçseniz delik deşik, yağmur yağar yağmaz bir de sokaklarından, caddelerinden oluk gibi sular akmıyor mu tam bir sefalet manzarası.Hani "Olsun canını, kırk yılda bir tamirat yapılıyor" ya da "Güzelleştiriyorlar şehri" filân demek de mümkün değil. Her üç beş ayda bir aynı rezalet, aynı yollarda tekrarlanıyor. Mazeretleri de hazır; "Bu yıl çok kar yağmış"...Kaç gün yağdı diye sorsanız hiç kimse "üç-beş gün" veya en çok "bir hafta"dan başka cevap veremez. Utanma ister insanda.Kadıköy Belediye Başkanı Selâmı Öztürk, Hürriyet'ten Gila Benmayor'a "Gürtuna Genç Parti'den aday olabilir" demiş. Haftalar önce bunu yazmış "Genç Parti'ye geçeceği"nin duyulduğunu söylemiştim, hatırlayacaksınız.Nasıl ki Türkiye'yi ancak siyaset dışı hükümetlerin yönetmesiyle sorunlardan kurtulabileceğimiz söyleniyor, bence belediye başkanlan da "siyaset dışı" olmadıkça ve yaptıktan harcamalar en sıkı şekilde bağımsız kuruluşlar tarafından denetlenmedikce ne bu kazılardan, ne de trilyonluk "gövde gösterisi" harcamalarından kurtulmamız mümkün değil. Tekrar edeyim; İstanbul Büyükşehir Belediyesi yeni projeleri için (550 parça, kim denetliyor? Gerekli mi, gereksiz mi kim soruyor?) 5.5 milyar dolar harcanacağını açıkladı. Türkiye'nin elde etmek için kapı kapı dolaştığı miktar bu!Mevcut yollar her yıl yamalanıp tekrar delinirken, yapılan binalar, metrolar 2-3 yıl içinde dökülürken ve trilyonlar binlerce lüzumsuz yan kuruluşa ve siyasi nedenlerle oralara doldurulan memurlara aktarılırken, kısacası zaten israf had safhada ve yaptıkları eser(!)lerin tamirine gerek duyulurken yeni masraf kapılarına ne gerek var?"BILLBOARD"ları kim ödüyor?Bir de "Kentim İstanbul" diye ortaya çıkıyor ve en ünlü işadamlarını da kendi reklâmlarını yapmaya razı ediyorlar. Ortada kent, ment kalmamış. Delik deşik yolları soranlara da "Washington, New York, Paris de böyle" diyorlar. Kimse oraları görmedi (!) ya at atabildiğin kadar, önce soralım;"Kentim İstanbul" billboardlarının parasını kim ödüyor? O dev resimler bütün İstanbul'un duvarlarına milletin; çöplükten, pazar yerlerinden yiyecek toplayan halkın parasıyla mı asılıyor? Eğer öyleyse -ki öyle olmalı- buna kim izin verdi? Beyefendiler parti transferi yapacaklar diye şov malzemelerini millet finanse etmeye mecbur mu?Sonra da söyleyelim, Washington, New York, Paris'te böyle bir sürekli yıkım, sokaklardan akan sel sulan asla görülmez. Trafik bu nedenle megapollerde arapsaçına çevrilmez. Kimi kandırıyorlar? Atatürk Havalimanı'na giden TEM otoyolunun iki yanındaki manzarayı, mantar gibi biten çarpık binlerce binayı kaç kez sordum (dün yine geçtim oradan sayılan daha da artmış, yakında otoyola inecekler). Ne cevap verdi Başkan biliyor musunuz? Yolun iki yanına görüntüyü kapatacak "ses duvarı" çekeceklermiş. Bir mazeret daha var; "o bölgeler bağımsız ilçe belediyelerine ait..." O zaman adı niye "Büyükşehir Belediyesi" bunun? Büyük şehir rezil olduktan sonra ne anlamı var?Bu konuya devam edeceğim.Aylaklığın reklamıPazartesi gecesi kızımla konuşurken gözüm yine BBG'ye takıldı. Gençler bu programı zaman zaman (bazıları, boş olanlar devamlı) izliyor.Ben ve başka yazar arkadaşlarım kaç kez yazdık hatırlamıyorum ama TV'de her görüşümde bir daha yazmak istiyorum. Korkunç bir şey bu, yayınlayan kanalın da artık farketmesi lâzım, her şey 'rating' midir yani?İşsiz güçsüz ve tek amacı ekranda görünmek olan (bir ümit, sonunda verilecek ödüllerin hayali de var elbette) bir sürü insan aynı eve doldurulmuş. Sabahın erken saatinde bile gece kulübüne gider gibi giyinmiş, makyaj yapmış, dikkat çekmeye çalışan kadınlar. Anlamsız bir sürü konuşma. Aptalca kavgalar. Birbirine bağırıp üzerine yürümeler. İki cinsin karşılıklı saygısızlık gösterileri. Ağlayan koca koca adamlar.Bundan daha kötüsü olamaz.Zaten kavgayı marifet sayan, doğru dürüst sohbet ve birbirine hitap kültürü olmayan, bir sürü de boş insanı olan bir toplumuz. Hiç değilse TVlerde bu insanları okumaya, düzgün davranış ve konuşmaya, düşünmeye, üretmeye yöneltelim.Nedir bu rezalet? Ve ne kadar sürecek?Merak etmiyor ve rahatsız olmuyor musunuz Allah aşkına?
Birkaç gün önce "Çırağan Palace Hotel Kempinsky'nin genel müdürü Richard Bayard'la kısa bir süre Irak Savaşı'nın Türk turizmini nasıl etkilediği üzerine konuştuk.İki buçuk yıldır Otel'in genel müdürlüğü görevinde bulunan Bayard'a önce Türkiye'deki yaşamından memnun olup olmadığını ve ülkesine geri dönmeyi isteyip istemediğini sordum. Gözleri parlayan İsviçreli genel müdür "Türkiye'yi çok seviyorum, İsviçre'ye geri döneceğimi de sanmıyorum" dedi. Biraz sonra bu kez ben bir jest yapmak istedim ve gerçekten de beğendiğim Zürih'teki ünlü otelden söz ederken 'Gördüğüm en güzel otellerden biri' dedim. Hemen atıldı "O da güzeldir ama Çırağan kadar değil..." Bunları duymak muhteşem bir mutluluk hissi vermiyor mu insana? Biz her şeyimizi acımasızca eleştiririz 'daha da iyi olmalı' deriz ama dünyanın en güzel, en yeşil, en medeni ülkelerinden biri olan İsviçre'yi, bir İsviçreli bile Türkiye ile kıyaslamaya değer bulmuyor. Allah nazardan korusun cennet vatanımızı, biz de korumak için elimizden geleni yapalım.Turizm konusunda ise Richard Bayard "Türkiye'nin savaştan çok etkilendiğini" ve bununla mücadele ettiklerini söylüyor. Bunun üzerine bir de Amerika'nın kendi vatandaşlarına verdiği "tehlike görülen ülkeler" listesine Türkiye'yi eklemesi onu kızdırmış."Ne gerek vardı?" diyor. Gerçekten de ne gerek vardı? Zaten sınır komşumuz olduğu için ve kendi Başkan'larının inadı yüzünden tam turizm sezonunda bu işten yeterince etkilendik. Ama Türkiye savaşa aktif olarak katılmış filân değil.Üstelik Türk vatandaşları öyle ABD'ye kızıp turistlere saldıracak insanlar da değil. Burada yaşayan Amerikan vatandaşlarına en ufak bir zarar verilmedi.Peki Amerika ne yapmak istiyor? Yoksa bu bir tür intikam mı? Çok sinir bir durum doğrusu!Yaşamın durduğu an!Sadece bu savaşı değil HER SAVAŞI hangi aklı başında, yüreği ve beyni olan insan ister ve destekler?Bıçak kemiğe dayanmadıkça hangi normal insan 'Yaradan'ın verdiği canı alma' hakkını kendinde görebilir?Irak Savaşı'nı durdurma gücümüz olsaydı hangimiz bunun yapılmasını istemezdik? Kanlı bir diktatörden kurtarılma nedeniyle bile olsa masum sivil insanların, çocukların, ailelerin ölmesine kim razı gelebilirdi? Hiç kimse... Hiç kimse bunu bile bile huzur duyamaz, nitekim o savaş görüntüleri her an, her gün zihnimize kazınıyor, rüyâlarımıza giriyor.Babası ile esir kampında bulunan, kafasına torba geçirilmiş babasının yanında toz toprak içinde oturan 4 yaşındaki çocuğun fotoğrafı hepimizin aklını başından aldı. Ya bugünkü fotoğraf? Çocuklarını korumak için göğsüne bastıran ananın korkusunu, acısını, dehşetini en iyi analar anlar. O duygu, "bir ananın, babanın evlâdını tehlikeden koruma içgüdüsü, isteği" insanın sahip olabileceği, karşılaşabileceği en şiddetli, en yakıcı arzudur. Bunu yapmayı başaramama korkusu en dehşetli korku, başarısız olacağın an ise "hayatın durduğu an"dır. Evlâdına birşey olduğu an, hele sen yanındaysan ve koruyamamışsan senin de onunla öldüğün andır. Bunu bildiğimiz, bilmeyenler ise hissettiği içindir ki o fotoğraflar bizi de alev alev yakıyor, kavuruyor.İnsan yüreği bir aslanın, kaplanın ceylan yavrusunu kapmasını izlemeye bile dayanamazken buna nasıl dayansın?Okurlarımdan Doç. Dr. Erol Avşar (Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi) babası ile esir olan 4 yaşındaki çocuk için "Beni çok sarstı. Biz komşu ve savaşa karşı toplum olarak hiçbir günahı olmayan bu çocuklar için birşeyler yapmalıyız diye düşünüyorum" diyor. Önerisi "çok zor olduğunu bilmekle ve potansiyel sakıncalarını göz önüne almakla birlikte" bu çocuklara evlerimizi açmamız. "Savaş bitince ailelerine iade ederiz" diyor. Keşke savaş başlamadan önce aklına gelseydi. O zaman belki gerçekten bir kampanya başlatmak mümkün olabilirdi.Avrupa ülkelerinin vatandaşları (tanıdığım aynı durumda birçok aile var) diğer ülkelerin ihtiyaç içindeki çocuklarını evlât ediniyorlar. Bizde bu alışkanlık neden gelişmedi anlamıyorum.Savaş sonrasında en azından bu yapılabilir. Hükümet girişimde bulunsa insanlar da düşünebilir. Bunu tartışmalıyız bence!
Bizde sık sık bazı aydınlar tarafından dile getirilir "Artık paranoyalarımızdan kurtulmalıyız, artık güvenmeyi öğrenmeliyiz" türü sözler söylenir ya ben bunun tümüyle doğru olduğuna inanmam. Daha doğrusu "bir miktar korku taşımanın" ya da "her türlü kötü ihtimali de göz önüne almanın" pek de fena fikir olmadığına inanırım. Sadece olaylar karşısında değil karşılaştığımız her şeyde... "Güvenmek" ve "rahatlamak" için nedenleriniz olmalı. Bu güveni ve rahatlığı size ancak somut veriler sağlamalı. Yoksa neymiş; "İnsanları severim ve hepsine güvenirim", yok böyle bir şey. Güvenirsen çoğu kez ağzının payını da alırsın. İyilerin yanında kötülerin sayısı da hiç az değil çünkü.Bunu siyasetle ilişkilendirirsek bugüne kadar karşılaştığımız "kötü"lerin sayısı iyilerden fazla olduğu için korkuların azalması da daha zor. Örneğin... "Kültür ve Turizm Bakanlığı'na İlahiyat mezunlarının alınması" tartışması oldu geçenlerde. Çok ilginç bir tartışma aslında, savaş kargaşasında hak ettiği dikkati çekmedi.AKP Samsun milletvekili Musa Uzunkaya, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na İlahiyat Fakültesi mezunlarının da alınmasını önerdi. Gerekçe olarak da "İlahiyat mezunlarına da ihtiyacınız var itiraf edin" dedi. Elbette onlara da ihtiyaç var ama "dinî konularda" olduğunu unutmuş olmalı Musa Uzunkaya. Sonuçta CHP'li komisyon üyelerinin ve hatta AKP'li Bakan Mumcu'nun bile (her nedense) karşı çıkmasıyla önergesini geri çekti.Normal olarak okuduğunuzda rahatsız edecek bir şey görmeyebilirsiniz bu tartışmada. Hafif bir paranoyanız varsa (ki Türkiye'de olmayan kalmadı) çok şey görürsünüz. Meselâ bu tartışmanın bir şekilde 'sanki birbirine karşı imiş' gibi görünen iki AKP'li tarafından en azından başlatılmış, alıştırmasının yapılmış olduğunu düşünebilirsiniz. Devletin her kurumunda kadrolaşmayı birinci görev sayarak dal budak salan AKP yakında ilahiyat mezunlarını almayı tekrar gündeme getirebilir. Böylece "8 Yıllık Eğitim" çıkalı öğrenci sayısı azalan 'İmam-Hatip'lerin tekrar cazip hale getirilmesi de sağlanabilir."Orman niteliğini yitirmiş hazine arazilerinin satışı" da böyle... Bu iş "kaynak yaratma" açısından cazip gelirse "orman niteliğini yitirmemiş" ormanlarımıza da zaman içinde niteliği yitirtilebilir ve Türkiye çöle dönüştürülür mü? Elli yıl sonrasını kimse düşünmediğine göre neden olmasın? Ve şu SARS hastalığı... "Türkiye de önlem aldı, uçaklar kontrol ediliyor" dendi, "Vay be, aferin bizimkilere, bak medeni işler yapıyorlar" diye sevindik. Hong Kong Başkonsolosu'nun kızkardeşi oradan geldi "Konsoloslukta da mikrop görüldü" dedikten sonra ekledi "Ama burada hiç sıkı kontrol edilmedik... Sadece soru sordular."Harika yani değil mi? Yahu mikrop Hong Kong'dan Kanada'ya, Avustralya'ya kadar sıçradı, siz niye bu kadar rahatsınız? Neden oralardan gelen uçakları karantinaya almıyorsunuz?İşte böyle korkularım var benim. Ama asıl büyük korkum bu ülkedeki başıboşluk. Keşke ben de güven öneren aydınlarımız kadar huzurlu olabilseydim!Yazarını iyi seç!Geçenlerde "Siyasetçiler ülkeyi köşe yazarlarının ve gazetelerin yorumlarına bakarak yönetiyor, kararlarını bunlara göre oluşturuyorlar. Ama bazı yazarlar duruma göre sık sık yön değiştirebilir, bari yazarlarını doğru seçseler" demiştim. Hayır, hayır, ısrar etmeyin lütfen 'söylediğim çıktı' filân demiyeceğim şimdi de. Ama şunu diyeceğim; Ne fakslar, mektuplar aldık "ABD'nin vereceği kredi için böyle kanlı bir savaşa mı girelim. Bu savaşı mı destekliyorsunuz" gibi sözler içeren... Oysa elbette böyle haksız, berbat bir savaşı (veya hiçbir savaşı) destekliyor filân değildik, sadece bugün Powell'ın ziyaretinden sonra bayıla bayıla geldikleri noktaya ilk günden gelmelerini istedik. O zaman da savaşa aktif olarak katılmayacak ama geçişlere zamanında izin vererek savaşın -belki de, büyük ihtimalle- daha kısa sürmesine ve daha az zarar vermesine yardımcı olduğumuz gibi 26 milyar dolar gibi bir kredi (ve hibeyi) zararlarımız için kullanabilecektik.Bugün aynı imkânları sağlıyoruz ama 1 milyar dolar bile kesinleşmiş değil.Şimdi hep birlikte tekrarlayalım; "Bunun adı budalalık değilse nedir?"NOT:(Üstelik ceplerindeki geriye kalan deliği bizim sağlayacağımız yeni "kaynak"la kapatmak istiyorlar. Sahi bunlar seçilmeden önce "kaynağımız bol" diyorlardı, bunu mu kastettiler dersiniz?)Laik KadınlarMilliyet Gazetesi Dış Haberler Servisi'nin hazırladığı bir haber dikkatimi çekti: "Irak Savaşı İslâm ülkelerinde laik kadınları dine yöneltiyor" başlığı ile verilen haberde savaş görüntülerinin kadınları "örtünmeye yönelttiği" anlatılıyor.Bu ikisini, ("dine yönelmek"le "örtünmeye yönelmek") kesinlikle ayırmak gerekir. Böyle bir haber insanlara direkt olarak "Laik kadınlarla dindarlığın bir arada olmadığı" görüşünü empoze ediyor ki tümüyle yanlış. Laiklik dinin siyasetten, devlet işlerinden ayrı tutulması, devletin her inançtan vatandaşına eşit mesafede durması demektir, dine inanmamak, dindar olmamakla bir alâkası yoktur.Böyle haberler bazılarının ekmeğine yağ sürüyor, yabancı dergilerde bu şekilde verilse bile bizim, olayı bizzat yaşayan bir toplum olarak dikkat etmemiz gerektiğine inanıyorum.Meslektaşlarımın bu noktaya dikkatini çekmek istedim.
Ah canıım, ne duygusal bir hükümetimiz, ne hassas bakanlarımız var. Vallahi duyunca üzüldüklerini benim de şuracığıma, boğazıma bir yumru tıkandı. Ağlasam mı ne yapsam?Efendim, Başbakan R. Tayyip Erdoğan Bakanlar Kurulu toplantısına elinde bir memurun mektubuyla girmiş. Bütün maaşı 1 milyar TL olan, 15 yıllık devlet memuru "İçinde bulunduğumuz şartlarda hepimize fedakârlık düşüyor. Savaş bitene kadar maaşımın yarısını devlete bağışlayacağım" dedikten sonra ilk taksidi de iliştirerek Başbakan'a göndermiş. O da mektubu gösteriyor.Bunun üzerine hepsi bir duygulanmışlar, bir duygulanmışlar... Bu kadar duygulanma boşa gitmesin bari, oturup değerlendirelim diyerek acele bir "işlek beyinler arası beyin fırtınası" düzenlemişler.Eh, işe de yaramış. Bu işlek beyinlerin en işleklerinden muhteşem fikirler dökülüp saçılmış ortaya. Örneğin; "Ulusal Dayanışma" adı altında vadeli tahviller satışa çıkaralım demiş Başbakan... O sırada Ticaret, Sanayi Odaları başkanlarının:"Herkes servetinin yüzde 20'sini servet vergisi olarak ödesin...""Halkın kara günler için sakladığı para ve altınlarını da alsınlar" gibi, yine sıradışı bir zekâ gerektiren çözüm önerileri de gündeme gelmiş tabiî.Ama... Ama bakan ve milletvekillerinin maaşlarının bir bölümünü (dikkat edin onlarınkinin yarısı gündeme gelmiyor, ama 1 milyar maaşlı memur yarısını teklif ediyor) bağışlaması olayı sonuca bağlanamamış. Komisyon kararına göre "değerlendirilecek"miş.Kaynak arıyorlar??Açıkçası bu hükümetin de kaynak arayışının Erbakan hükümetinden pek farklı olmayacağı görülüyor. (Onlar da ekonomik çözüm diye vatandaşın yastık altındaki parasına göz dikmişlerdi). Yönetimlerin devletin kaynaklarını çar çur ederek sıfırladığı ve yeni yönetiminin de ekonomi, iç siyaset, dış siyaset gibi konulardan hiç anlamadığı bir ülkede kaynak halkın omuzundan çıkarılmazsa nereden çıkarılacak?Düşünün, hükümet "Savaş tahvili çıkaralım" derken Maliye Bakanı "Savaş tahvili olmaz, biz savaşta değiliz ki" diyor. Böyle bir "birbirinden habersizlik", "politikasızlık" nerede görülmüştür. Dün Tayyip Erdoğan'ın "Ekonomimiz oksijen çadırında, halkımız yardım etmek istiyor" sözlerine milletvekillerinden tezahürat geldi. Oh, bakın ne güzel ekonomik çözüm çalışmaları yapıyorlar.Öbür yanağını da uzatEcevit hükümetinin, özellikle de Kemal Derviş'in başlattığı ekonomi programının etkisiyle ve ihracat artışlarıyla 2002'de büyüme açısından paçayı sıyırmışız. Ama 2003 ve ilerisinde bu parlak tablonun (hele son gelişmelerle) sürmeyeceğini görüyor büyük devlet büyüklerimiz... Bu çabaların, vatandaş sırtı sıvazlamanın, duygusal sömürülerin nedeni bu.Haftalardır belediyelerdeki ve devletin diğer kesimlerindeki israfı ben de yazıp duruyorum. İstanbul'da örneğin yollar, kaldırımlar delik deşik. Trafik felç. Her yıl söküp söküp yeniden yapıyorlar. Yüzlerce yeni havuz, çarşı, cami vs. vs. de yeni plânları arasında.İşte "tablo" da görünüyor; Özel inşaat sektörü gerilerken, devletin inşaatları yüzde 23.9 artmış. Devletin bırakın buna gücü olmayı, elindeki mevcut israfı bile azaltması gerekirken azaltmamış. Peki buna ne hakkı var?Neden biz bunu soracağımıza ve israf plânı yerine ekonomik çözüm plânı yapmalarını isteyeceğimize maaşımızı veya mal varlığımızın yüzde 20'sini bağışlayacakmışız?Yükledikleri ekstra taşıt ve ev vergileri yetmedi mi?Akıllı, sağduyulu vatandaş olsaydık hemen elimizi cebimize atmazdık. Bu yapılan "yediğimiz tokada karşı diğer yanağımızı uzatma" alışkınlığımızın devamından başka bir şey değildir.Bu millet doğal felâketlerde veya bir kurtuluş savaşında dayanışma gösterir, evet, ama şimdi bunlar yok. Neden zorlukla, alın teriyle kazandıklarımızı, biriktirdiklerimizi onların ipe sapa gelmez harcamalarına karşılık feda edelim?Sevgili okurlar, gündemimiz o kadar yoğun ki şu günlerde, bazen yazılarımızı çok sık kontrol edemiyoruz yazdıktan sonra. Bazen de kısaltma sırasında anlam etkilenebiliyor.Dün çıkan "Bu nasıl tenkit?" başlıklı yazım da ilk paragraf "O zaman Ali Poyrazoğlu'nun yanındaydım ve Mustafa Altıoklar'a '........' dedim" şeklindeydi. Burada film konusunda daha önce yazdığım yazıyı kastetmiştim. Yoksa onlarla karşılıklı bir konuşma yapmış değilim.Bir de Yılmaz Erdoğan'ın film senaryosuyla tiyatro senaryosunu karşılaştırmıştım. "Bana Bir Şeyhler Oluyor" bildiğiniz gibi bir oyundu, film değil.Farkındasınız biliyorum ama tekrar hatırlatayım dedim.
Pazar günü yazdığım gerçek aşk hikâyesi; "Ama evlenebilecek miydi acaba?" sorusuyla bitmişti. Akdeniz'in güzel ve tarihi bir şehrine kısa süre için gelen ve bir toplantıda güzel bir Çerkez kızıyla danseden "İstanbul'dan evlenmeye kararlı" genç adam o tek dansta bu kararını tümüyle unutmuştu. Ama bakalım gelecekte neler olacaktı?..Yerine oturur oturmaz kendisine "Bu kızla evlenmek istemez misin?" diyen arkadaşının kulağına "Fikir değiştirdim, onunla evlenmek istiyorum" diye fısıldadı. Bu zarif ve akıllı kızdan etkilenmişti. Ertesi gün hemen aileye bir mesajcı yollandı. Kendisi de Akdeniz'in bir başka şehrinden olmakla birlikte eğitimini İstanbul'da yapmış olan genç bir ekonomist ailenin küçük kızına talipti. Kendisi de iyi bir aileden geliyordu ve geleceği parlaktı. Bütün olumlu şartlar ballandırılarak ailenin büyüklerine, özellikle de en çok söz sahibi olan iki ağabeyle babaya anlatıldı. Cevap "hayır"dı. Henüz askerliğini yapmadığı, üstelik genç kızın aklı yüksek eğitimde olduğu ve evlenmeyi düşünmediğini söylediği için reddedilmişti.Hayal kırıklığı... Genç adam cevaba çok üzüldü, birkaç hafta sonra da şehirden ayrıldı.Aradan iki yıl geçti. Bu zaman içinde Çerkez kızı üniversiteye gönderilmese bile diplomayı almaya kesin kararlı, sınavlara dışardan girerek okulu yanlamışü bile. Yabancı dil eğitimi alıyor, çocukluğunda -o zaman şehirde bulunan- Fransızlardan okulda öğrendiği lisanın da yararını görüyordu.Askerliğini bitiren ve bir kamu kuruluşunda müfettiş olarak göreve başlayan genç adam ise onu unutmamıştı. Bir kez daha şehre dönerek evlenme isteğini tekrarladı. Cevap yine olumsuzdu. Aile kızlarına haber bile vermeden, işi nedeniyle sık sık şehir değiştirmek zorunda olan birini düşünmediklerini bildirmişti.Ama o kararlıydı. Her yıl teklifini tekrarlayarak tam 7 yıl bekledi. Dile kolay, tek bir karşılaşma üzerine 7 yıl. Bu arada şehirdeki arkadaşlarından birinin nişanlısı ile sevdiği kıza "Onu hâlâ beklediği" haberini iletmek istedi.Haber genç kıza şöyle ulaştı;"Dansettiğin genci hatırlıyor musun? Evlenmiş, çocuğu da olmuş"..."Allah mutlu etsin" dedi kız, fazla da üzerinde durmadı. Kısa süre dansettiği ve konuştuğu biri sonsuza kadar kendisini bekleyecek değildi ya...Oysa bekliyordu. Yedi yılın sonunda, son bir kez şansını denemeye karar vererek genç kıza bir mektup yazdı:"Bulunduğum yerde dondurucu bir soğuk var ve beni ısıtan tek sıcak düşünce senin hayalin" diyor "Benimle evlenir misin?" diye soruyordu. Mektubu kızın elinden kapan ağabeyi açtı ve yüksek sesle okudu. Bu sözler ailenin 7 yıl süren inadını kırmayı başardı.Geçen yıllar içinde öğretmenliğe başlayan kızları da "Onu tanımak istediğini" söyledi.Öykü "mutlu son" la bitti. Hem de öyle mutlu ki 45 yıllık evlilikten sonra yaşamının son günlerinde adam "7 yıl değil, 17 yıl beklemeye bile değerdi" dedi.Çerkez eşi nemlenen güzel gözlerini silerken başını sallayarak onayladı. Birlikte Türkiye'nin her köşesini dolaşmış, sonra da başşehirde 4 çocuklanyla mutlu ve başarılı bir yaşam sürmüşlerdi. Evet, her şeye değerdi.Bu güzel aşk hikâyesinin kadın kahramanı çok şükür ki hâlâ hayatta. Bana anlatan erkek kahramanını, babamı ise 1991 yılında kaybettim. Anılan ise hafızamda öyle taze ki.Bu nasıl tenkit?O zaman Ali Poyrazoğlu'nun yanındaydım ve Mustafa Altıoklar'a 'O kadar da kasma, filmde akılda kalan birkaç olaydan biri Ali Poyrazoğlu'nun yarattığı sevimli tipti' dedim.Zira bir ülkede yeni ortaya çıkan, ya da birkaç yıllık geçmişi olan isimlerin herhangi bir sanat dalına 30-40 yılını veren ustalara karşı saygısız bir tavır alması beni rahatsız ediyor.Sadece beni değil, eminim bir çoğunuzu da...Elbette herkes eleştirilebilir ama bunun da bir üslubu vardır.Tiyatronun Ali Poyrazoğlu'suna, sinemanın Türkan Şoray'ına, müziğin Sezen Aksu'suna ya da Zeki Müren'ine dil uzatamazsın. Uzatmamalısın.Ama o nasıl olamazsa birilerinin yönetmene kızdığı için yüzlerce kişinin emeğini koyduğu ve üstelik bu ekonomik sıkıntı döneminde büyük paralar yatırılan filmi toptan karalaması da olamaz.Ali Poyrazoğlu'nun durumu bu..."O Şimdi Asker" kötü bir film değil... Sıkılmadan izlenen, hoş bir film. Daha iyisi olamaz mıydı, olabilirdi. Örneğin Vizontele bundan daha iyi bir filmdi. Tek bir konu alınmış ve o konu en yalın ve esprili şekilde sunulmuştu. Buna karşılık yine Yılmaz Erdoğan'ın yazdığı "Bana Bir Şeyhler Oluyor" da siyaset, batık bankalar, ekonomik sıkıntı, toplumsal sorunlar her şeyden birer parça vardı, yalınlıktan uzakti ama o da iyiydi.Ben bir sinema hastasıyım ve kötü filmi koltuğa bağlasalar zorla izleyemem. Kaç Amerikan, Fransız, İtalyan filmini ilk yarısında bırakıp kalkmışımdır bugüne kadar. Bu durumlarda açıkça yazar ve okuyucuma sıkıntıya girmemesini söylerim. Örneğin American Beauty Oscar'ları toplamasına rağmen onu beğenmediğimi, senaryoda ipe sapa gelmez bir sürü olaym arka arkaya dizildiğini yazdım.Bu yıl Nicole Kidman'ın Oscar aldığı "Saatler" filmi de sıkıcı, iç karartıcı bir filmdi aslında. Üç tane evlilikten bunalan ve kaçan kadının karanlık dünyaları... Üçü de lezbiyen. Birinin kocası da gey. Saçma sapan hayatlar. Anladık Vırginia Woolf un hayatıdır ve "gerçek"ten roman kahramanının yaşamına geçişler enteresandır, ama o kadar.Bunlar filmi sıkıcı olmaktan kurtarmıyor.Ama ödülleri topluyor yine de.Türkiye'de film yapmak zor iş. Buna rağmen birileri uğraşıyor, didiniyor, direniyor, yapıyor. Yapabilmek için de starlar bazen Gönderilmemiş Mektuplar'da olduğu gibi para almadan çalışıyor. Yeter ki bir eser ortaya çıksın diye. O zaman sekte vurmak, daha ilk günden çelme takmak niye?Yap eleştirini çekil. O eleştiriler zaman içinde daha iyiye ulaşmayı sağlar. Nitekim sitcom'lar, TV dizileri gelişerek gayet iyi duruma geldi.Ayrıca zevkler farklıdır. Senin beğenmediğini ben beğenebiliyorum. Benim beğenmediğimi de sen.O zaman?O zaman Ali Poyrazoğlu haksızdır.Ve yanlış yapmaktadır!
Perşembe sabahı telefonum çaldı; arayan sesi hemen tanıdım... Tanımamak imkânsızdı zaten, Türkiye'de müzikal denince akla gelen ilk isim, en güzel ses ve yeteneklerimizden biri, Devlet Sanatçısı Ayten Gökçer'di... Ve ağlıyordu. Son derece haklı bir nedenle... Ağlıyordu.Anlattıklarını dinlerken ben de ağlamaya başladım. Vefasızlığın, hayırsızlığın bu kadarına birlikte ağladık.Devlet Opera ve Balesi'ne bir yaşam adayan değerli sanatçı, Devlet Sanatçısı Suna Korat'ın Bilkent Üniversitesi'nde yapılan cenaze törenine katılmıştı, orada gördüğü manzaraydı ağlatan Ayten Gökçer'i..."Sanatçılara bunun yapılması çok ağırıma gidiyor. Çok acı bir gün geçirdim, bunu paylaşmak istedim" dedikten sonra şöyle devam etti:"Türkiye'nin adını, sanatını dünyaya tanıtan, Maria Callas'ın yerine sahneye çıkmış bir sanatçıydı Suna Korat. Bunlar Türk Tiyatrosu'nun, Opera ve Balesi'nin pırlantalarıdır. Böyle bir sanatçı öldükten sonra radyo, TV ve gazetelerde biyografisi yayınlanır. Sanatçı arkadaşlan koşar cenazesine katılır. Bu, kendini sanata adamış insanlara yapılacak son bir görevdir..." Konuşması hıçkırıklarla kesiliyor, kelimeleri duyulmaz oluyordu. Onu hangi sözlerle sakinleştireceğimi bilemedim. Kesik kesik sürdürdü anlatmayı:"Sanatçılar yoktu. TRT dışında TV kameraları, gazeteciler yoktu. Kimse farkında bile değildi bu önemli kaybımızın... Suna Korat bu muameleye mi lâyık? İçimden mikrofona çıkıp medyanın bu vurdumduymazlığıyla alay etmek geldi. Sanatçı unvanını rezil eden insanların ipe sapa gelmez, seviyesiz diyaloglarını günlerce tekrar tekrar veren 'kim kimi havuza itti' diye magazin programlan dizenler için gerçek sanatçıların hiç mi değeri yok?Diğer uluslar sanatçılarına bunu mu yapıyorlar? Günlerce özel belgeseller hazırlanıp sunuluyor onlar için... Yazıklar olsun."İşte bunlan söylüyordu Ayten Gökçer.Belkıs Aran da çok değerli bir sanatçı, bir hocaydı. Onda da küçük bir yazı bile çıkmadı" diyordu.Suna Korat da, Cüneyt Gökçer, Gürer Aykal gibi sanatçılarla birlikte İhsan Doğramacı'nın daveti üzerine Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatlan Fakültesi'nde Opera Anasanat Dalı Başkanı olarak görev yapmış, çok sayıda öğrenci yetiştirmişti emekli olduktan sonra.Cenaze töreni de yine Doğramacı'nın özel isteği ve gayretiyle Bilkent Üniversitesi'nde en iyi şekilde düzenlenmişti.Simdi söyleyin lütfen, hangimiz doğru dürüst duyduk ve değerlendirdik başansı, şöhreti ülke sınırlarını aşan bu değerli sanatçılarımızın vefatını? Gerçekten de seviyesiz diyalogları, kiminin kitabının, kiminin dergisinin, kasetinin ya da filminin reklâmını yapmak için çıkardığı sansasyonları arka arkaya izlerken hangimizin aklına geldi?Benzersiz ses tekniği ve sanatçıyla dünyanın her köşesinde hayranlık uyandıran, Paris National Opera'da bugüne kadar sahneye çıkan tek Türk sanatçısı Milano La Scala Operası'nda dünyanın en ünlü sanatçılarıyla sahne paylaşan bir ses, Hollanda, İspanya, Belçika, Rusya, İsviçre, Yunanistan, Amerika ve daha sayılamayacak kadar ülke tarafından paylaşılamayan bir değer.Ben de ağladım. Yazarken hâlâ ağlıyorum. Ama ağlamak yetmez bize...Utanmalıyız bu vefasızlığımızdan.Utanmalıyız!
Irak Savaşı konusunda insanların zarar görmemesi için savaş karşıtı onlarca yazı döşenilen basında, hergün karşımıza çıkan "Türkiye'nin insanlık dışı olayları" hakkında tek kelime yazılmaması çok garip.Akıl almaz, benzerine korku filmlerinde rastlanacak olaylar oluyor, bizde sadece haberleri var. Kimse de çıkıp "Bu ne sahipsiz memlekettir, bu ülkenin kanunları, Emniyet'!, Adalet Bakanlığı yok mu? Bunca tecavüz, cinayet, gasp ve her türlü suç kimseyi rahatsız etmiyor mu? Bu vahşeti böylece izleyip duracak mıyız?" demiyor. Şanlıurfa'da 6 sapık, iki öğretmenin evine saldırarak tecavüz ediyor, evini yurdunu bırakıp oralara çocuk eğitmeye giden öğretmenler kurtuluşu bölgeyi terk edip kaçmakta buluyorlar (Bu durumda bir daha kadın öğretmenlerin Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya gitmesini beklemek de haksızlık. Acaba bunu önlemek için mi yapıyor birileri?) Adamlar yakalanmış ama -kısa süre önce duyduğumuz- 12 yaşındaki kıza tecavüz edenlerden bazıları gibi "adresi nasılsa belli" türünden abuk nedenlerle iki gün sonra bırakılmayacaklarından emin olmak imkânsız.Geçen Cumartesi günü çıkan bir başka insanlık dışı haber 85 yaşındaki karı-kocanın Üsküdar'daki evine "Elektrik tesisatçısıyım" diyerek giren bir alçağın önce yaşlı çifti dövmesi, sonra da 350 milyon emekli maaşı ile bileziklerini alıp kaçmasıyla ilgiliydi. Rami Bilgin isimli emekli adam ağzı gözü kan içinde "Biz yaşlı insanlarız, kimseye zararımız yoktur. Bu vahşeti yapanları yakalayın" diyordu.Teşvik eden adalet(!)Buna benzer sayısız olay var ama sadece bu ikisini aldığınızda bile olayların temelinde, mevcut yasaların ve güvenlik görevlilerinin çalışma sisteminin suça yelteneni caydırıcı olmak yerine teşvik edici özellikte olduğunun yattığını görüyorsunuz.Kadınlara karşı işlenen suçlardaki ceza indirimleri, hafifletici nedenler (böyle olaylarda bile nasıl buluyorlarsa) ve bunlar da yetmiyormuş gibi polisin akıl almaz anlayışı suçların örtbas edilmesine sebep oluyor.Şanlıurfa daki olay, görevini yapmak için zorluklara katlanıp oraya giden eğitim görevlilerinin başına gelenler örtbas edilemeyecek, buna asla izin verilmemesi gereken bir insanlık suçudur. Sadece Adalet Bakanı değil, yeni Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik de bu olayı adım adım izlemek, sonucunu kamuoyuna duyurmak zorundadır.Üsküdar'daki insanlık dışı olayın nedeni ise "hırsızlık ve bu nedenle işlenen suçlara" basit suç gibi bakılması, hatta "Biz yakalıyoruz, kanun bırakıyor" denerek suçluların yakalanmasına bile zahmet edilmemesidir.Yönetimlerin birinci görevi halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması, gerekiyorsa bunları ortadan kaldıran yasaların ve sistemin acilen değiştirilmesi olduğuna göre görevlerini yapmalarını bekliyoruz. O makamlara yiyip içmek, gezip tozmak için gelinmiyor.Toplum da olaylar kendi kapısına dayanana kadar susmamak, itici güç olmak zorundadır. Ne oldu, hepimiz paralize mi olduk, insanlık duygularımızı mı kaybettik yoksa?"8 Yıllık Eğitim" tehlikedeRefah Partisi iktidarı döneminde yapılan tartışmalar Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'le birlikte yeniden başlayacak gibi görünüyor.Çelik, koltuğa oturur oturmaz ilk icraatı üniversite rektörleriyle kapışmak olan eski bakan Mumcu'nun misyonunu devam ettireceğinin işaretlerini verdi bile. "Hükümetin ideolojileri doğrultusunda siyaset yaptığı" kendi (eski bakanı) milletvekili Yaşar Yakış tarafından da açıklandığına göre onun bu tutumuna da şaşmamak lâzım."İmam Hatip'lerin orta kısmını kapatmak için yürürlüğe konulan sekiz yıllık temel eğitim bütün sistemi felç etti. Ne düşünüyorsunuz?" ve "Meslek liselerinin mağduriyetini nasıl önlemeyi düşünüyorsunuz?" türünden çanak sorulara "ihtiyaç varmış ki İmam Hatip'ler kurulmuş. Meslek liselerini bir bütün olarak görmek zorundayız. Bunu İmam Hatiplileri üniversiteye yerleştirmek istiyorlar diye istismar etmek yanlış" cevabını veren Hüseyin Çelik yakın bir gelecekte belki de "Sekiz Yıllık Eğitim" sisteminin değiştirilmesini gündeme getirecek kimbilir?Bu memleketin insanlarına huzur haram nasılsa, getirsin bakalım...Ama yolunu da boş zannetmesin. Bir yandan "AB'yi istiyoruz" deyip öte yandan geri manevraya kalkışmak pek kolay olmayacak!