Bankacılar, siyasetçiler, öğretmenler ve yazarlar

14 Mart 2003

Mesleklere basın saldırıları... Son günlerde bu konuda o kadar çok sözlü ve yazılı tepki aldım ki kısaca değinmek kaçınılmaz oldu.Efendim Vatan gazetesi yazarlarından biri bankacılarla ilgili bir yazı yazmış. Daha doğrusu yazısının içinde bankacılık ve bankacılar hakkında bir bölüm ve espriler varmış, bu nedenle bankacı okurlarımız fena halde alınmışlar. Son derece öfkeli tepkiler geliyor.Şimdi... Bir kere prensip olarak bir yazar diğerinin yazdığına çizdiğine karışmaz, ancak kendisi farklı bir görüş veye tenkit getirebilir. Bunun ötesinde Vatan gazetesi diğerlerinden farklı, daha özgür, daha bağımsız ve yönetim baskısı olmayan bir gazete olduğu için burada o prensip daha da fazla geçerlidir ama...Ama söz konusu olayda daha farklı bir boyut var. Okuyucunun mizah yazısı ile ciddi bir makale veya yazının ayırımını yapması gerekiyor. Mizah yazarları her konuyu 'ti'ye alır, esprisini yaparlar. Dünyanın her yerinde bu böyle daha önce de yazdık. Başbakanlar, devlet başkanlan, kraliyet aileleri en akla hayale gelmedik esprilere konu oluyor, hatta alay ediliyor. Daha birkaç gün önce BBC'de bir güldürüde Başbakan Tony Blair için "Bush'un dışişleri bakanı" esprisinin yapıldığını yazmıştım. Blair'in saç baş, kılık kıyafet dağılmış halde "savaş desteği" ne açıklama getirmeye çalışmasıyla kendi toplumunun mizahçıları alay ediyorlar. Her gün ayn bir programda bunları görmek mümkün. Şimdi ne yapsın buna Blair? Çıkıp bir de ağlasın mı? Yasaklasın mı? Yoo, hiç umursamıyor.Bizde yapılan da bu. Mizah yazarlan bu konularda "raporlu"dur. Mazeretleri vardır; herkes ve her iş güldürü konusu olabilir. Allahaşkına bunu yapmasalar nereden konu bulacaklar?Netekim, pardon nitekim aynı yazıda gazeteciler de nasibini almış. Biz alınıyor muyuz? Yoo, biz de Blair gibi umursamıyoruz, çünkü biliyoruz ki;1- Konu "mizah"2- Bu tür genellemeler hakkıyla bir yerlere gelen, dürüst ve iyi çalışan insanlara hiçbir etki yapmaz.Ciddi yazılmışsa haklısınızYani 'kendini bilen'e...Onun için bankacı veya diğer meslek dallarındaki okurlarımıza 'bunlara üzülmeyin, kafanızı takmayın ve hele hiç kızmayın' diyorum. Stres sağlığı bozuyor biliyorsunuz.Mizah konusu böyle, ama ciddi yazılara ben de fena halde bozuluyorum. Örneğin; Hıncal Uluc gibi gazetecilik mesleğinin gururu isimlere çirkin tanımlamalarla yapılan saldırılara... Geldiği noktaya bir ömür vererek ulaşan, haklı bir başarı kazanmış insanlara kimsenin uluorta dil uzatma hakkı yoktur. Ama bizde bir "tabu yıkma" merakı başladı ya, şimdi aklınca herkes kendinde böyle bir hak görüyor. Bakıyorsunuz dün bir, bugün iki ortaya yeni sıçramış, mantar gibi bitivermiş isimler en zirvedekilere, üstelik en küstah şekilde saldırıya geçme hakkını bulmuş kendinde.Tenkit, farklı görüş filân değil, alenen saldırı...İşte bu tür yaklaşımlar mesleğe toptan zarar veriyor. Ve ayrıca her şart altında yazanı küçültüyor, yazılanı değil bence.Ne yazık ki Milli Eğitim Bakanı'nın, YÖK Başkanı'nın sözleri sorulduğunda "Her saçmalığa cevap verecek değilim" diyecek kadar düşünmeden konuştuğu bir ülkede bunları önlemek oldukça zor.Balık baştan kokuyor! Sırası gelmişken, yarın Milli Eğitim'e dönelim yine biraz...(Not: Acaba 3003 yılında da kar yağdığında Türkiye'de okullar tatil olacak mı, ben de buna takmış vaziyetteyim.)Hükümet'in hatası!Geçen yazımda savaş kapıya gelip dayandıktan sonra 'Savaşa hayır' demeyi sürdürmenin, pazarlık görüşmelerine karşı çıkmanın anlamı yok, bu konu da hükümeti suçlamayalım demiştim.Gerçek de bu, bütün kararsızlığına ve telaşına rağmen hükümetin şu anda yapabileceği fazla bir tercih kalmış değil tabiî ama "ekonomik pazarlık" yüzünden dünyaya karşı zor durumda kaldığımızı söyleyenler de haksız değil.Burada asıl sorun ne yazık ki Hükümet'in deneyimli, işinin ehli kadroların elinde olmayışı... Üstüne üstlük deneyimli uzmanların, siyasetçilerin, büyükelçilerin, hariciyecilerin fikirlerine de gerek duymayışı. insanlar birkaç ülkede "Türkiye'nin sorumlu siyasetçisi" olarak ilgiyle karşılanınca hemen siyaset uzmanı olduklarınısanıveriyorlar bizde.Eğer Türkiye Başbakanı savaş ihtimali ortaya çıkar çıkmaz, sırayla önce kendi parti tabanına, sonra ABD'ye, daha sonra Arap ülkelerine mavi boncuk dağıtmayı düşüneceğine, ilk açıklamalarında "Böyle bir durumda Irak'ın toprak bütünlüğünün korunması en çok bizi ilgilendirir. Kürt terörizminden bunca çekmiş bir ülke olarak yeni gelişmelere seyirci kalamayız. Maddi kayıptan önce siyasi sonuçlar bizim için önemli. Fransa ve Almanya, Türkiye'nin yerinde olsalar ne yaparlardı acaba?" diyebilseydi, bugün pazarlık konusu bizi bu kadar rahatsız etmezdi.Maalesef 70 milyonun onuru iki kişinin dudakları arasında... Onlar da en iyiyi (!) kendileri biliyor.Hep böyle olmadı mı?

Devamını Oku

İki kişilik parti

14 Mart 2003

Bugün Milli Eğitim den söz edelim demiştim ama dunun biraz kafamı toplayayım. Dün gece sabahı sabah ettim, gözüme uyku girmedi. Şu anda doğal olarak 'ne diyecektim ben?' durumlardayım, hemen geçer merak etmeyin.Yazılarımı olumsuz etkilememesi için geceleri erken yatarım aslında, 2'de filân. Cuma gecesi de yoğun kar nedeniyle eve tıkılıp ateşin başında gazetelerimi didikledikten sonra o saatlerde yattım. Birkaç saat sonra aniden uyandığımda henüz sabah olmamıştı ve kar tüm hızıyla devam ediyordu.Karanlıkta pencereden, bembeyaz bir örtüyle kaplanmış yolların ve bahçenin güzelliğine dalmış bakarken birden evin alt katının tüm ışıklarının yanmakta olduğunu gördüm. Aa, o da ne? Parti filân mı var, yoksa biri bütün ışıkları açık mı unuttu?Merdivenleri yalınayak üçer beşer atlayarak indim ki ne göreyim, kızım Nazlı'yla yakın arkadaşı Zeynep Ocak oturmuş, sanki günün en normal saatinde sohbet ediyorlarmış gibi derin bir konuşmaya dalmışlar. Buzdolabında ne var, ne yok hepsi çıkarılıp masanın üstüne dizilmiş.İki kişilik parti anlayacağınız. Benim şaşırmama çok şaşırdılar. Birbirimize öylece bakarken birden aynı yaşlarda benim aynı şeyleri yaptığımı, annemin de o andaki yüz ifademle bize baktığını hatırlayarak gülmeye başladım. Seynan Sezgin (Levent) ve Serpil Tümiş (Bilgel) ile az mı sabahlamıştık...O bitmek bilmez sohbetler, dedikodular sabahlara kadar az mı sürmüştü?Biz annemi bu sohbetlere davet etmezdik ama benimkiler ısrarla ederler. Kafa dengiyim ya ben, sohbet-kahkaha dedin mi kaçırmayı sevmem. Zeynep'le Nazlı'da da lâf bitmez, sabahı bulduk.Sonra onlar uykuya, ben masa başına... Alçaklar, insan hiç değilse bir kahve yapar. Ama tamam, uyandım artık.Bakan'ın fotoğrafıGelelim Milli Eğitim sohbetimize. Bakanlığa geldiği gün ilk uygulama olarak YÖK ve Üniversite rektörleriyle kavga başlatan Erkan Mumcu'nun ikinci uygulaması İl Milli Eğitim Müdürlüklerine fotoğraflarını göndermek olmuş. Okullara Bakan'ın fotoğrafı asılacakmış. Daha sonra CD halinde yeni fotoğraflar gönderilmiş, asılmış olanlar yenileriyle değiştirilecek.Öğrenciler Bakan'ın yüzünü her an görmeliler, haklı yani. Hatta yakında bu fotoğrafların Atatürk' ünkilerin üstüne ve hatta onun yerine asılması da uygun görülürse şaşmamak lâzım.Üçüncü uygulama olarak okullardan "Atatürk ilke ve inkılapları" ile ilgili dersleri kaldırtma çabasına giren bir bakandan bu da beklenir. Bugün demokratik bir meclise sahip olma ve popolarını rahat makam koltuklarına yayma lüksünü Mustafa Kemal'in devrimlerine, Türkiye Cumhuriyeti'ni yoktan varetmek üzere dünya liderlerinin bugün bile andıkları, hayran kaldıklan bir disiplinle yaptığı savaşlar ve çalışmalara borçlu olduğunu unutanlardan aslında herşey beklenir.Bu hükümet gerçekten de bekleneni yapmaktadır. Okullarının çoğu soğuktan kırılırken, yolu bile yokken, çocuklar Doğu Anadolu'da kar altında tehlikeli nehirlerin üstünden gerilmiş iplerle, sallarla geçerek okula ulaşma zorunluğundayken, şehirlerde bile çoğunun önlüğü, ayakkabısı yokken, eğitim sistemi bin türlü hatayla doluyken en önemli ve gerekli uygulama onlar için budur. Bunu yapmak üzere geldiler, bakmayın ılımlı, ılımlı rol kesmelerine.MEB'nın yükseköğretim yeni yasa taslağı diye ortaya çıkardığı liste kavram kargaşası ve sloganlarla dolu. Örneğin; bir tarafta "Eğitim dili Türkçe'dir" denerek Türkçe'ye verilen önem (sözüm ona) anlatılıyor, öte yanda "Türk dili" dersi zorunlu ders olmaktan çıkarılıyor.Hükümet bir yanda Avrupa Birliği ve küreselleşmeye katilim için gayret eder görünürken öte yanda bunun için en gerekli şey olan yabancı dil eğitimini köstekliyor.Milli Eğitim hakkında hiçbir bilgisi olmadığı sığ konuşmalarından da anlaşılan insanların bakan olmasına izin verildikçe, bu insanların popülarite ve siyaset adına ülkeyle top gibi oynamasına ve de bunu yaptıkça yükselmesine göz yumuldukça daha kimbilir ne sorunlar ortaya çıkacak?En iyisi uyumalı... Haydi uykuya!Devlet Tiyatrosu'ndan itirazAKM gişelerinde ayın her günü için tam bir ay Öncesinden ve sadece bir gün boyunca ve yalnızca nakit para ile bilet satışı yapıldığını yazmıştım, hatırlaycaksınız.Devlet Tiyatroları Genel müdürü Lemi Bilgin aradı ve bilgi verdi. Ankara, Emek Mahallesi 60. Sokak'tan komşum ve çocukluk arkadaşım olan Genel Müdür'ün açıklamasını size duyurmadan geçemem. Lemi Bilgin bu uygulamaya Devlet Tiyatrolan'nın dahil olmadığını, onlarda kredili satışlar olduğu gibi internet satışları ve abonman sistemi de bulunduğunu, hergün bilet alınabileceği gibi, toptan satış da yapıldığını belirtiyor ve tarif ettiğim uygulamanın yalnızca Devlet Opera ve Balesi için geçerli olduğunu söylüyor.Sonunda ise gülerek "Doğru olan dediğiniz gibi 'kapalı gişe' oynamamız" diye eklemeyi unutmadan...Devlet Tiyatroları ile Opera ve Bale'nin bu başarısını ve sanatseverlerin ilgisini bir kez daha gönülden alkışlıyor en kısa zamanda aynı kolaylığın Opera ve Bale tarafından da sağlanmasını diliyorum. Özellikle iş sahibi tiyatroseverlerin buna ihtiyacı olduğu kesin!

Devamını Oku

Savaş yaklaşırken THY ne durumda?

13 Mart 2003

Bir THY Boeing kaptan pilotundan 25 Ocak 2003 tarihinde gelmiş mail. İsim ve posta adresi bende saklı ama şu anda vermiyorum. Diyarbakır'daki son uçak kazasından sonra bu tür birkaç posta almış olmama rağmen, çoğu kez meslekî haksızlıklara uğramış insanların "aşırı tepkileri" de olabileceği ihtimalini de gözönüne aldığımdan biraz zaman geçmesini isteyerek bekledim.Bu mail 8 yıl Boeing kaptanlığı, 18 yıl Hava Kuvvetleri pilotluğu ve 15 bin saatten fazla uçuş deneyimi olan bir kaptan pilottan gelmiş ve beni epey düşündürmüştü.Yazdıklarını bir yıl önce medyadan bazı yazarlara da gönderdiğini ve onları uyardığını belirten kaptan pilot özetle şunları söylüyor;Diyarbakır ve Adana'daki kazalar pilotaj hatasıdır. Kaptan olmaması gereken kişilerin hatır-gönül uğruna kaptan yapılmalan bu kazalara neden olmaktadır.THY'na son 5-6 yıl içinde 100 civarında, hiç uçuş tecrübesi olmayan, 250 saat uçuşla "sözüm ona pilot" lar alındı. Dışarda bunca yetişmiş pilot hazır beklerken milyonlarca dolar ödenerek Amerika'ya pilot eğitimine gençler gönderildi. Şimdi bunlar uçuyorlar. Yakında kaptan olacaklar ama yeterli deneyimleri yok. "Emergency durumunda" uçakları kesinlikle indiremezler (Diyarbakır, Adana örneği.)Biz deneyimli pilotlar olarak onların kullandığı uçaklarda korkuyoruz.Sadece şirkete giriş esas alınarak çoluk çocuk hiç uçuş tecrübesi olmayan kişiler kaptan yapıldı. Diyarbakır kazasında kaybettiğimiz arkadaşımız en az 5 yıl sonra kaptan olmalıydı. Ve soruyu soruyor; "Yöneticiler cevaplasınlar, o genci nasıl kaptan yaptılar? Hava Kuvvetleri'nde 20 yıl uçmuş, uçuş tecrübesi onlardan defalarca fazla pilotların kaptan olması gerekirken neden onlar?"..."Cevaplan hazır, sırası geldi diyecekler. Oysa dünyanın hiçbir yerinde şirkete giriş sırasına göre insanlar kaptan yapılmaz" sözleriyle devam eden "kaptan pilot" son olarak "Hiç değilse kazalardan sonra oturup özeleştiri yapmalılardı. Ayrıca şu anda THY'da 60 yaş üzerinde 50 civarı kaptan ve pilot var. Amerika ve Avrupa'da 60 yaş üstü mesul pilot uçurulmuyor. Onlar aptal, biz akıllı mıyız?" diyor ve dışarda işsiz, 40-50 yaş arası tecrübeli kaptanlar varken neden ısrarla bunun yapıldığını da soruyor.Yusuf Bolayırlı'nın açıklamasıBirçok havaalanında askeri uçaklara zarar vermemesi için bulundurulmayan hassas sistemler (ILS) nedeniyle savaş yaklaşırken bu havaalanları daha da çok tehlike altında olacaklar. Zira bile bile, tehlikeyi göre göre bu aletler oraya konmayacak.Yeni hükümet tarafından, bütün başarısına rağmen daha önceki hükümetlerin siyasi alışkanlıkları aynen sürdürülerek değiştirilen eski THY Genel Müdürü Yusuf Bolayırlı ya bu sorulan sordum.THY'de yeterli deneyimi olmayan veya sağlık açısından kaptan pilot olmaması gereken kişilerin uçurulduğu iddiasını reddeden Bolayırlı'nın konuşmasından yine de kazalarda pilotaj ve kule hatalarının olduğu izlenimi çıkıyordu. Hassas aletlerin önemi kadar pilot inisiyatifinin ve yer görevlilerinin dikkatinin önemine değinen Bolayırlı:"Herkesin şapkasını önüne koyup düşünmesi lâzım.Neden daha çok yurtiçinde kaza oluyor? İnisiyatifi pilota bırakmayacak önlemlerin alınması gerekiyor. Avrupa bu çözüme ulaşmış" diyerek şöyle devam ediyor;"Bazı meydanlara sefer yapılmayacak. Örneğin; biz Siirt'î kapatık. ILS sistemi yoksa pilot 200 m'ye kadar yaklaşarak karar veriyor. Eğer hala görmüyorsa inmemesi lâzım. Radarla ikazın da anında yapılması lâzım, Oysa radar büyük şehirlerde var, küçük şehirlerde yok. Önce bu radar ağını kurmak şart."ILS sistemi olduğunda 60 m'ye kadar inilebîldiğini ama askeri meydanlarda jet uçaklarının çarpma ihtimali olduğu için bulundurulmadığını söyleyen Yusuf Bolayırlı hassas sistemin olmadığı alanlarda kazaların ancak yer görevlilerinin izleme ve uyarıda çok dikkatti olması, pilotun ise asla tehlikeyi göze almaması ile önlenebileceğini söyledi.Benim anladığım ise ILS sisteminin olmadığı alanlara kesnlikle uçuş yapılmaması gerektiğine inandığıydı.Görevden neden alındı?Bu konudaki kızgınlığını nezaket ve göreve saygı maskesinin altına başanyla gizleyebilen Sayın Bolayırlı "Kuruma zarar verebileceği" ne inandığı için yorum yapmaktan kaçınıyor. Ama yine de şu sözleri ağzından almayı başarabildim:"1960'dan beri değişen bir şey yok. Her hükümet döneminde, Kurum'u yönetenler ne kadar başarılı olursa olsun bu yapılıyor. Herkes kendi adamını getirmek istiyor. Maalesef çalışanlar yönetime güvenmezse bu verimi etkiliyor. Onun için de fazla yol alınması mümkün olamıyor."Birileri gerçekten de THY hakkında halka açık bilgi vermek zorunda! Yoksa... Orası da mı DİNGO'ya ait?

Devamını Oku

Keşke bir Atatürk'ünüz olsaydı!

13 Mart 2003

Türkiye'nin ünlü bir avukatı telefonda İsmet İnönü'nün bir sözünü hatırlatıyor;"İlk silah patladıktan sonra savaşın nerede duracağı belli olmaz..."İsmet Paşa bu sözü elbette savaş teknolojisinin topla, tüfekle, tankla sınırlı olduğu günlerde söylemiş ama bugün de, hâlâ geçerli olmayacağını kim iddia edebilir?Ben baştan beri Türkiye'nin, savaşa karşı çıkan Avrupa ülkelerinin konumunda olmadığı için ne kadar istemeşe de (madem ki kaçınılmaz noktaya gelinmiştir, madem ki her şart altında olacağı açıklanmıştır) Irak Savaşı'na katılmak zorunda olduğuna inananlardanım. Özellikle de konu ilk açıldığında gereken çıkışı yapamadığı, paradan puldan önce siyasi gerçeklerini ABD'yle devlet ciddiyeti içinde tartışamadığı ve dünyaya duyurmayı da başaramadığı, doğru imajı çizemediği için.Nitekim hâlâ TV'lerde konuşan siyaset uzmanı profesörler de "Türkiye'nin Irak'a asker göndermesinin en önemli gerekçesinin bölgede ortaya çıkacak yeni Kürt oluşumları olduğunu" açıklıyorlar.Yani Türkiye bir Fransa, Almanya ya da Rusya'nın durumunda değil. Savaş kendi sınırında, geleceğiyle birebir ilişki halinde. Öte yanda Türkiye'nin Irak'la Fransa, Almanya ve Rusya gibi sıkı ticari ilişkileri de yok. Yani aslında "Savaşa Hayır" derken herkesten daha samimiyetle ve iyi niyetle söylüyor -olmalı- bunu. Peki hata nerede? İşte en önemli hata, bu iyi niyet bir yanda dururken, bu ülke için ABD ve İngiltere tarafından kesin olarak karar verilmiş bir savaşa aktif katılımın neden zaruri olduğunu dünyaya anlatamamakta.Bunu yapamazken bir de üstüne devlet tarafından gizlice yürütülmesi gereken "maddi kayıpların telâfisi" konusunu, para meselesini gün be gün ortalara dökmekte. O hatalar işte bizi Bush efendinin at pazarlığı küstahlığına götürdü.Şimdilerde bir şaşkınlıktır gidiyor.Yine papatya falı açıyoruz.Yine bir yanda tezkereyi imzalayan, diğer yanda partitabanına mavi boncuk telaşıyla "Ama Meclis'te red oyu vereceğim" diyen bakan hikâyeleri dinliyoruz. Hepsi çok "duygusal"lar...70 milyonluk ülkede yaşamı durdurmuş, moralleri ve ekonomiyi yerle bir etmiş bir savaş ihtimali için "duygusallık" ne demekse?İşte burada politikacı ile devlet adamı arasındaki fark ortaya çıkıyor. Aslında "acemi politikacı" desek daha da doğru!Keşke şimdi başlarında bir Atatürk'leri olsaydı. O "ilke ve devrimlerini" beğenmedikleri Mustafa Kemal (veya hiç değilse özelliklerinden sadece bir kaçına sahip bir devlet adamı) olsaydı bu durumlara düşerler miydi hiç? Daha ilk günden hesaplar en doğru şekilde yapılır, kararlar verilir ve tartışılmayacak bir güvenle dünya kamuoyunun bilgisine açılırdı.Bakın TV'lerde İngiltere Başbakanı Blair'in de konuşmalarını izliyoruz. İngiliz Parlamentosu'nda ona da itirazlar var ama hiç değilse Hükümet ilk günden beri geçerli gerekçelerini aynı kararlılıkla, inanarak savunuyor. Her üyesi ayrı oynamıyor.Türk Hükümeti dünyanın gözü önünde para pazarlığı yaptıktan sonra Meclis'inden "Savaşa hayır" sonucu çıkması tam bir "uluslararası boyutta rezalet" olacaktır onun için.Artık geri dönmek veya tartışmak için vakit çok geç.Bundan böyle tartışılacaksa "ilk tüfek patladıktan sonra" başlayacak, yayılacak ve beklenmedik değişikliklere sahne olabilecek savaşın söylendiği sürede bitip bitmeyeceğini, askerlerimizin ve halkın hangi tehlikelerle (terör, biyolojik ve kimyasal silahlar gibi) karşılaşabileceği ve nasıl korunabileceği tartışılmalı!

Devamını Oku

Tayyip Erdoğan'da büyük değişiklik

12 Mart 2003

Refah Partisi'nin kuruluşuyla başlayan radikal söylemleri, miting konuşmaları, iktidarları dönemindeki din merkezli 'kavgalar, Cuma namazları çıkışındaki olaylar ve hepsinin toplamından çıkan sonuç, açıkçası Tayyip Erdoğan ve ekibine hep şüpheyle bakmama neden olmuştur. Hâlâ da bu bakış bir ölçüde sürüyor.Ama... Doğrusu Tayyip Erdoğan'ın da Abdullah Gül'ün başlattığı ılımlı, olumlu tavrı sürdüren başlangıcını "ümit verici" bulmadığımı söyleyemem.Örneğin Kıbrıs konusunda olaya "siyah-beyaz" olarak bakmadıklarını, sorunun daha çok müzakere edilmesi gerektiğini, "çözümsüzlük çözümdür" diyenlerin de, "ver kurtul" diyenlerin de hata yaptığını söylüyor ki bence en doğru görüş bu.BM sözcüsünün "Rumlar tek başına AB'ye girerse Türkler işgalci sayılır" sözleri normal şartlar altında skandal bir konuşmadır ve Türkiye'ye büyük haksızlıktır.Türkiye bir yandan ABD tarafından Irak Savaşı için köşeye sıkıştırılır, zor durumda bırakılırken ve bu hayati sorunla uğraşırken aynı anda Birleşmiş Milletler'in ve Avrupa'nın Kıbrıs baskısıyla karşılaşıyor.Tamam biz de uzlaşma olsun, Kıbrıs halkının da, her iki ülkenin de memnun olacağı bir noktaya gelinsin istiyoruz ama bu sadece Türkiye'ye baskı ile mi olmalı? Otuz yıldır ambargo uygulanmış bir 'KKTC'de bugün referandum yapılırsa alınacak sonuç adil mi olacak?O halk (ve biz de) elbette AB'ye girecek Güney Kıbrıs'ın toplumuyla KKTC toplumu arasındaki "refah düzeyi" farkının hızla açılacağını biliyoruz. Referandum sonucu büyük ihtimalle halkın bu endişesi yönünde olacak.Peki Rauf Denktaş'ın endişelerinde hiç mi haklılık yok? Kıbrıs'ın tümünün bir süre sonra Rumların kontrolüne geçmesi ihtimali çok mu imkânsız?Her şeyi, her ihtimali düşünmek zorundayız.Asıl önemlisi bu tür isteklerin hep baskıyla Türkiye'ye kabul ettirilmesi... Yarın "Ermeni Tasarısı" konusunda da aynı tutumla karşılaşırsak, Tarih aksini yazmasına, dünyanın en ünlü tarihçileri "soykırım yoktur" demesine rağmen onu da mı kabul edeceğiz?YÖK tartışması!Tayyip Erdoğan'ın başbakanlık koltuğuna oturmadan yaptığı önemli açıklamalardan biri de Bakan Erkan Mumcu'nun pek acele ettiği Yüksek Öğretim Yasa Tasarısı'yla ilgili çalışmaları durdurması. Eğitimcilerle tartışılmadan, nereden çıktığı ve hatta "yazıldığı dil, üslup" bile anlaşılmadan bir ülkenin en önemli konusu olan eğitimle ilgili yasaların çıkarılamayacağını önce Başbakan'ın görmesi gerekir ki Erdoğan herhalde bunu da görüyor.Bütün üniversite rektörlerinin karşı çıktığı, sistemi altüst edecek ve yeni sorunlar yaratacak bir acil(!) plânın aceleye getirilemeyeceğini de...Yeni hükümet başta işsizlik, vergi ve zamlardan, Kıbns ve Irak Savaşına, BM, AB ve ABD ile sorunlardan, ekonomi, ihale yasası ve dokunulmazlıklara kadar çok sorunu çözmek zorunda. Dikkatli karara en çok ihtiyacımız olan bir dönem. Erdoğan'ın başbakanlık dönemi umalım da hep bu dikkate ve doğru kararlara sahne olsun. Türkiye'yi pişman etmesin!Hülya Avşar nerede haksız?Hülya'yı sanatçı olarak beğendiğim gibi arkadaş olarak da tanır ve severim. Bugüne kadar (yaptığı konuşmaların arasında 'toptan yanlış' olanlar varsa da) çoğunlukla sorulara akıllı cevaplar vermeye, hata yapmamaya dikkat etmiştir.Bu arada bir parantez açayım; "kadınlar evlilikte üç maymun gibi davranırsa başarılı olur" sözünü de o şekilde söylememiş. "Bazen böyle davranmayı gerektiren durumlar olabilir" demiş. "Konuşmalarımı saptırdıkları için, özellikle son olarak bir büyük gazeteye verdiğim röportajdan sonra röportaj bile yapmamaya karar verdim" diyor. Bu kararı kaç gün uygulayabilir onu bilemeyiz tabiî.Neyse, gelelim son konuşmasına. Yasemin Bozkurt için söylediklerinde çok önemli iki hata var;1) "Ayıp, sanatçılar güvenmişler sırlarını vermişler."2) "Sen kim oluyorsun da" Sanatçı veya siyasetçiler medya mensuplarına sır vermezler, vermemeliler. "Off the record" olduğu özellikle söylenmediği sürece (kişiye bağlı olarak, bazen söylense dahi) medya bunu kullanabilir.İkincide ise; bir sanatçı medya mensubuna (hele de medyaya... Merdivenleri çıkarken kendilerinin de desteğini aldıkları, o günlerde hep yüzüne güldükleri medyaya) bu sözü söylemez. O zaman kendisine de "Peki sen kim oluyorsun" cevabı gelebilir ve bu cevap irdelenebilir ki bu da epeyce yıpratıcı olabilir.Hülya son zamanlarda fazla gergin görünüyor. Belki de haklı. Ama yine de bence eski doğal ve içten haline en kısa zamanda dönse iyi olur.Üç "Çelik" bakan57, 58, 59... Hükümet saymaktan biz yorulduk onlar yorulmadı. Bir zamanlar bakanların ismini bilemeyen vatandaş mahcup olurdu şimdi biz gazeteciler bile en önemli bakanlıkların başındaki isimleri zor hatırlıyoruz.59. Hükümet'in birçok bakanı da değişiyor tabiî ve yine... Yine... Yine tek bir kadın bakan olacak. Diğerlerine kadın aklı ermeyeceği için olmalı Turizm Bakanlığı düşünülmüş. Gerçi o da Türkiye'nin en önemli döviz kaynağı sonuçta ama hükümetlere "hafif geliyor nedense (kaldırılması gerektiğini savunanlar bile oldu.) Her neyse, geldiğimiz nokta ortada. "Kadın hakkı savunmaya ne gerek var?" diye soranlar bir daha düşünürler belki.Dikkatimi çekti, bakanların listesinde üç "Çelik" var; Ömer Çelik, Faruk Çelik, Hüseyin Çelik. Bu isimler bir tesadüf mü, yoksa hükümet aile şirketi haline mi dönüşüyor?Tesadüf ise ilginç tesadüf doğrusu!Cep telefonları!Hayrünisa Gül'ün "Başbakan eşi" olarak Ankara Opera Binası'nda, 8 Mart'da düzenlediği Kadınlar Günü toplantısına ben istememe rağmen katılamadım ama değerli sanatçı Ayten Gökçer'den dinledim.Aralarında Büyükelçi eşlerinin de bulunduğu davetlilerin çoğu, özellikle de yabancı konuklar hiç susmayan cep telefonlarına şaşırıp kalmışlar. "Güzel bir programın akışı böylece bozuldu" diyen Gökçer'in öfkesi bir ara öyle artmış ki, flüt çalan sanatçının da rahatsızlığı gözle görülür boyutlara çıkınca dayanamayarak hakaret anlamına gelecek sözleri yüksek sesle söylemiş.Yani inanılır gibi değil. İnsanız, bazen unutabiliyoruz, doğru. Ama hiç değilse açık unutulmuş iki telefonun çaldığını duyunca insan kendine gelir ve telefonunu kapatır.Bunca yıldır yaşanan benzer olaylardan, basında tekrar tekrar yapılan uyarılardan sonra hâlâ başlangıç noktasında olmamız çok acı değil mi?

Devamını Oku

"Neden başıma bunlar geliyor?"

12 Mart 2003

Belinden aşağısı olmayan ama eli yanındaki sevgilisinin elinde mutlu bir ifadeyle objektife bakan Gerald Metroz'un fotoğrafına uzun süre daldım gittim.Sevgilisinin gözlerinde okunan endişe onunkilerde yoktu. Huzurla, tevekkülle gülümsüyordu ve bu gülümseme hiç de "durum gereği", "rol icabı" bir mimik gibi görünmüyordu.İki bacağını birden 2.5 yaşında geçirdiği bir tren kazasında kaybetmişti Metroz. Ama bu onu ümitlerini, isteklerini gerçekleştirmekten, mutlu olmaktan alıkoymamısü. Basket, tenis, buz hokeyi gibi zor sporları yapmış (nasıl yaptığını biz gözümüzde bile canlandıramıyoruz değil mi?), gitar çalmış, radyo programcılığı ile yaşamını sürdürmüştü. Ve işte şimdi de yaşamını anlattığı kitap için o ülke senin bu ülke benim dolaşıyordu.En ufak bir sorunda, aksamada "Neden böyle şeyler hep benim başıma geliyor?" diye sızlanmalarımızı düşündüm anlattıklarını okurken. Hepimize, sahip olduklarının farkına varamayan, değerini de anlamayan bizlere bundan daha güzel bir ders olabilir mi?Kendisi ve yakınları sağlıklı olduğu halde işini kaybetti diye ya da bir arkadaşına kızdığı için Boğaz Köprüsü'nden atlayanlara karşılık böylesi bir cesaret ve irade örneği aklımızı başımıza getirebilir mi?İstek ve disiplin olduğu takdirde "imkânsız"ın bile gerçekleştirilebileceği kafalarımıza kazınabilir mi? Bu "imkânsızın başarılması" evresinde gülümsemenin ve mutlu olmanın da mümkün olabileceğini öğrenebilir, şımarıklıklarımıza ve hemen kolayca kapılıverdiğimiz ümitsizliğe biraz gem vurabilir miyiz?İşin kötüsü bizim bu konularda yeterli bilgiye, olgunluğa sahip olmayışımız en çok gençlere zarar veriyor. Çocuklarımıza da iyi özellikler kazandıramıyoruz. Eğitimi altüst etmeyi görev sayan 'Milli Eğitim' bakanları gençlere, özellikle de Türkiye gibi "çok sorunlu" bir ülkenin gençlerine özgüven ve motivasyon kazandıracak sıkı bir psikolojik eğitimin gerekli olduğunu göremiyorlar. Sonuçta bu gençlerin çoğu, evlerinde ailelerin, okulda öğretmenlerin hataları, baskı ve hakaretleriyle mevcut pozitif duygularını da olumsuzlarla değiştirerek mutsuz, güvensiz, tatminsiz gençler olarak başlıyorlar hayata. Gerald Metroz'unkine benzer bir irade gücünü "Superman"-Christopher Reeve'de izleyerek yazmıştım kısa süre önce. (Genç ve güzel Şafak Pavey'i de unutmayalım.) Keşke hiç değilse bu örnekler medyada sıkça ve detaylı şekilde yer alsa... Hele şu motivasyona şiddetle ihtiyacımız olan günlerde ne iyi olurdu!SAS!John G. Miller'in kitabının adı bu... SAS komandolarından söz edecek değilim yani. Buradaki SAS; Sorunun Ardındaki Soru anlamına geliyor ve kitabın kapağında, ismin hemen altında da şu cümle yer alıyor:"Suçu Başkasına Atmayı, Şikâyet Etmeyi ve Ertelemeyi Bırakın!"Yukarıdaki yazımın başlığı olarak aldığım "Neden başıma bunlar geliyor?" ise 6. Bölüm'de. Bu nefis kitaptan daha sonra başka alıntılar da yapacağım ama şimdilik bu bölümden birkaç cümle... Bakın ne diyor John Miller:"Evet, bazen kötü şeyler olur. Ekonomi kötüleşir, iş hayatımız karışır, borsa tökezler, işler kaybedilir (....), projeler çöker, iyi insanlar işten ayrılır. Hayat bu gibi örneklerle doludur. Stres hâlâ bir tercih sebebi olmaya devam eder çünkü 'tetikleyici olay' ne olursa olsun kendi yanıtımızı biz seçeriz. Kızgın olmayı tercih ederiz. Duygularımızı bastırıp sessiz kalmayı tercih ederiz. Endişe etmeyi tercih ederiz. (Bir müşterinin masasında şöyle bir söz yazılıydı: "Bazıları hakiki olan birçok problemim olmuştur!") Farklı kişilerin farklı tepkileri vardır. Stres bir tercihtir.Stres aynı zamanda tercihlerimizin bir sonucudur. 'Neden bu benim başıma geliyor?' diye bir soru sormayı seçtiğimizde sanki kontrolümüz yokmuş gibi hissederiz. Bu bizi kurban düşünce yapısına getirir ki, bu da inanılmaz stresli bir durumdur. Gerçekten kurban olduğumuz durumlarda ve duygularımız bunu geçerli kılsa dahi 'Neden ben?' düşüncesi yalnızca stresin artmasına neden olur."Çok güzel bir kitap SAS. Okumaya ve öğrenmeye devam ediyorum. Size de öneririm. Ayrıca, çocuklarınızın başucuna da birer tane koymanız hiç fena fikir değil!Bu anneyi rahat bırakın!Çocuklarıyla alışverişe çıkmışken arkadan gelen bir ambulansa yol vermek için sağa çekilen ama sağdaki minibüs şoförü tarafından sıkıştırılan ve bu arada aracının kontrolünü kaybederek bariyerlere çarpan anneyi okumuşsunuzdur.O meşum kazada iki küçük kızını kaybetmişti Serpil Erkol. Kendisi de yaralandığı için uzun süre çocuklarının ölümünü bildirmediler ona.Ve şimdi bu, insanoğlu için dayanılmaz acıların en dayanılmazı evlat acısı ile (hem de iki kez) karşılaşmış olan, bir maganda yüzünden dünyası kararan bu anneye bir de 10 yıl hapis cezası verilecekmiş.Ölümden beter bir yaşamın içine itilen kadıncağız uzun yıllar boyu, tek dayanağı olan eşinden de ayrı bırakılacak.Kasıtlı olarak kaza yapanların, bir seferde 50-60 yolcunun ölümüne sebep olan ve serbest bırakılarak tekrar tekrar direksiyon başına geçen şoförlerin, aflarla çıkarılan on binlerce katil, tecavüzcü, manyak, sapık bin türlü suçlunun elini kolunu sallaya sallaya, suçlarını tekrarlaya tekrarlaya ortalıkta dolandığı bir ülkede bu ne adaletperverliktir anlayan var mı?Varsa eğer, örneğin cezayı verecek olan hâkim çıkıp millete de anlatsın.Anlatamıyorsa da bıraksın zavallı kadının yakasını. Ayıptır, günahtır!

Devamını Oku

Çiftliğe hoş geldiniz!

12 Mart 2003

Hayır, hayır kendi ülkemi ahıra benzetemem, onun için "Dingo'nun çiftliği" diyeceğim yine. Edirne girişine şöyle koca bir tabela canlandırıyorum gözümde: "Dingo'nun çiftliğine hoşgeldiniz."Nasıl, yakışmaz mı söyleyin Alahaşkına?isteyenin aklına esen uygulamayı en ufak bir tereddüt göstermeden yaptığı, en önemli bakanlıkları konuyu hayatında ilk kez gören adamlarca yönetilen (yönetim denirse buna tabiî), yönetiminin adı demokrasi-kendi demokrasiden başka herşeye benzeyen garip bir ülke.Öyle garip ki adı demokrasi ama Meclis'inde çoğunluğa sahip iktidar partisinin oy oranı üçte bir olmasına rağmen koltukların üçte ikisine sahip. Bu garabetle oraya gelmelerine ve geldiklerine henüz 4 ay olmasına rağmen de en az üçe bölünmüş, iktidar kavgası yapar durumdalar. "Yapmıyoruz" demeleri sizi yanıltmasın. Başbakan olmadığı halde başbakan gibi davranan biriyle, başbakan olduğu halde başbakan gibi davranamayan biri ve Meclis Başkanı olduğu halde sadece başbakan gibi değil aynı zamanda cumhurbaşkanı gibi de davranan bir başkası kıyasıya savaşta. Öyle bir savaş ki bu üstelik ülkeye Irak Savaşı'ndan da, Kıbrıs sorunundan da, AB konusundaki kayıptan da daha çok, daha daha çok zarar vermekte.Halihazırdaki lider enflasyonu yetmiyormuş gibi ortaya siyasi yasağı kalkan yeni bir hevesli daha çıktı. Dokuz canlı bunlar anam, kaybolmuyorlar. Silkeleniyorsun, silkeliyorsun omuzundan insinler memleketin diye, olmuyor. Yapışan kene gibi yapışıyor, gidip gidip geri geliyor. Ne kadermiş be!Üstelik giden de parmaklarıyla bakkal hesabı yaparak ekonomiyi kurtaracağına inanıyordu. Çökerttiler ülkeyi, utanmadılar. Kendileri torba torba alımlarıyla çocuklarını yurtdışında okutuyor, kral düğünleriyle evlendiriyor, dünyanın en pahalı otellerinde balayına gönderiyorlar. Bu utanmazlığın getirişi muhteşem yani vazgeçilir gibi değil.Öte yanda 70 milyon bir teknede kuyunun dibine gönderilmiş ne gam? Onlarhacıyatmaz gibi yatıp yatıp dinliyorlar önemli olan bu.Vermeyince Mabut nişlesin Mahmut?Gırtlağına kadar borca batmış çırpınan, IMF'nin önünde diz çöken, güçlü ülkelerden borç dilenen duruma düşürülmüş bir ülke. Bunu bile bile, değil kendi içinde muhalefet partisiyle dahi anlaşarak çözümü bir bütün halinde araması gerekirken çok başlılığıyla, uyumsuzluğuyla, acemiliğiyle dökülen bir iktidar partisi.Hazine'nin tamtakır olduğunu bile bile yepyeni, lüzumsuz masrafları kendi reklamı için yapan belediyeler... Örnek mi istiyorsunuz; İstanbul Büyükşehir Belediyesi."İstanbul'un fethinin 550. yıldönümüne 550 yeni eser" projesi ilk aklıma gelen. 550 yeni projenin en az 400'ünün tamamen gereksiz olduğuna şüphe yok. Onlarca "ses ve müzik sistemli gösteri havuzu", sosyal tesis, çarşı, cami, İSKİ'ye yeni binalar, yolun Fenerbahçe kısmının "açılamaz, genişletilemez" olduğu bilindiği halde Moda-Kalamış Köprüsü daha neler neler..."Özkaynak" la yapıyorlarmış. Nereden geliyor 5.5 milyar dolar'lık Özkaynak? Bunca özkaynağınız varsa israf yapacağınıza Hazine'ye aktarın. IMF'ye veya ABD'ye yalvarmaktan kurtarırsınız belki şaşkına dönmüş Hükümeti!işte ayağını yorganına göre uzatamayan, işini bilmez, gösteriş meraklısı yöneticiler tarafından yönetilen ülkeler bu duruma düşüyor.Sonra da ödesin zavallı halk açıklan. Birileri kuşaklar boyu tokatlasın Hazine'yi ve devam etsin bunu yapmaya, işçisi, memuru, emeklisi ekmeğinden kesip ödesin.Budalalığın da bir sınırı vardır. Maliye Bakanı'nın "ek vergi yok" demesine rağmen "Tezkere" kararından sonra dayatılan çifte vergilere karşı toplum sesini yükseltmek zorunda.Hayatı boyunca çalışarak aldığı evine, arabasına, yediğine, içtiğine kendi hatasının cezasını yükleyen hükümete gereken tepki mutlaka gösterilmeli. Özel TV'ler açık oturumlarla halkın sesini yeterince duyurmalı.Cahil siyasetinin bedelini ne zamana kadar fütursuzca bize ödetmelerine tepkisiz kalacağız?Bu nasıl gündem izlemek?Birçok gazeteci ve köşe yazarı kendi yazısından başkasını okumaz. Bazısı kendi gazetesinden başkasını okumaz. Bir kısmı ise sadece kendi tercihi yazarlan ve yazıları okur. Olur a, anlaşılabilir bir şey bu.Ama bir gazetenin, daha önce çeşitli yazarlar tarafından yazılmış bir haberi manşetten "Korkunç gerçeği gündeme getiriyoruz", "Haberimiz Türkiye gündemine bomba gibi düştü" benzeri cümlelerle vermesi pek anlaşılamaz.Bu manşetleri, yazılan hazırlayanlar ya diğer gazeteleri okumuyorlar veya yok farzediyorlar.Star Gazetesi 1 Mart Cumartesi günü "Çiçek aşısı" konusunu manşetten aynen böyle duyurdu. Ve daha önce aynen yazılmış konuları ilk kez kendisi açıklıyormuş gibi verdi.Eğer ben de "benden öncekiler" konusunda yanılmıyorsam, Çiçek aşısı haberini tam 4 ay önce 26 Aralık 2002 tarihli Vatan'da ilk kez ben yazdım. Uzun uzun ABD'nin sağlık seferberliği başlattığını ve 160 milyon kişiye yetecek miktarda aşıyı da stokladığını belirterek.Daha sonra başka köşelerde de yer aldı.Naçizane bir hatırlatayım dedim.

Devamını Oku

Türk öğrenciler şamar oğlanı gibi...

12 Mart 2003

Yakın arkadaşım olan bir çiftin biri kız, diğeri erkek iki çocuğu vardı. Kız ilkokulda, oğlan ortaokulda dersleri iyi olmasına rağmen öğretmen baskısından öyle bunalmış durumdaydılar ki aile çocukların psikolojik dengesini koruyabilmek için yıllarca ciddi bir mücadele verdi.Sonunda işlerini New York'tan idare etmeye karar vererek ülke değiştirdiler. Çocuklar ortaokul ve liseyi Amerikan okullarında bitirdi. Oradaki öğretmenlerden davranışlarından ötürü teşekkürler alarak... O kadar başarılı olmuşlardı ki lisede olan henüz okulu bitirmeden yetişkinlere özel bilgisayar dersleri de vererek aile bütçesine katkıda bulundu. Şimdi ABD'nin en iyi üniversitelerinden birinde. Kız ise yazın Türkiye'ye gelmişken lise sınavlarına girdi. Türkiye'nin "en başarılı" denen okullarından birini kazanınca bir kez daha burada denemeye karar verdi. Böylece bu yıl Türkiye'de daha uzun süre kalacak olan ailesinden de ayrılmamış olacağını düşünmüştü.Şu anda yine ailece eğitim bunalımı içindeler. Müdürü ve bazı öğretmenleri yabancı olan ve ingilizce eğitim veren okulda, çoğunluğu bu öğretmenler tarafından olmak üzere öğrencilere yapılan hakaretler, üstelik bu kez ABD'deki "öğrencinin kişilik gelişimine yardımcı, saygılı" eğitimi de görmüş olan genç kızı şoktan şoka sürüklüyor, ruh sağlığını bozuyor. Amerikalı biyoloji öğretmeninin, öğrenciden gelen "Kalp hızı nedir?" sorusuna elini silah gibi yapıp öğrencinin kafasına dayayarak "şimdi ben senin kafana böyle bir silah dayasam kalp hızını anlarsın" cevabını vermesi, bir ingiliz öğretmenin kız öğrencilere "sizi whore house'a (genelev) göndermek lâzım" demesi veya adı Osman olan öğrenciyle "Os-woman" diye alay etmesi ve bunun benzeri diğer olaylar çocuğu okuldan tümüyle soğuttu."Bu öğretmenler Türk okulunda öğrencilere yaptıklarını kendi ülkelerinde yapsalar bir daha öğretim görevlisi olmalarına izin verilmez" diyen veli okula gittiğinde aynı öğretmenlerin hakaretine uğradı.Kızım St. Michel Fransız okulunda okuduğu ve ben de bu olayların benzerine sık sık şahit olduğum için onları gayet iyi anlıyorum. Kızımın sınıf arkadaşlarından biri, bir erkek öğrenci beden eğitimi öğretmeni tarafından tekme tokat dövülüp yerlerde sürüklenmiş ve bunu açıklamaya bile korkmuştu. Öyle bir korku filmiydi bu okul. Şu anda halenokulun başında bulunan Fransız müdür ve dayanışma içinde olduğu Türk yardımcısı aynı tarzı sürdürmekteler. Öğrencilere açıkça "Siz benim düşmanımsınız" demekten çekinmeyen bir anlayışla eğitim yapılıyor bu okulda. Öğrencilerin sevdiği birçok öğretmen ya kaçtı ya da kaçırtıldı.Yabancı eğitime itiraz değil!Eğitim konusunda yazdığım yazılarda küreselleşmenin dışında kalmamak için "dil" i iyi şekilde öğrenmenin şart olduğunu, bunun için de yabancı dilde eğitimin, yabancı okulların yasaklanması değil teşvik edilmesi gerektiğini belirtiyorum. Bunlara itirazlar da geliyor ama gerçek bu. Dersleri yabancı dilde öğrenmeyen öğrencinin bir yabancı okulda veya dış dünyada gireceği bir işte başarılı olması da, bir konuşmayı, konferansı ya da yabancı yayınları izlemesi de son derece zordur.Yani bu yazı yabancı okullara değil oralarda bulunan öğretmenlerin Türk öğrencilere karşı tutumuna itirazdır. Kendi ülkelerinin okullarında yapamadıklarını burada özgürce yapabiliyorlar. Eh, Türk öğretmenler yaparsa onlar yapmaz mı? Genel tutumun bu olması gerektiğini sanıyorlar belki de...Gün geçmiyor ki bir Türk okulunda öğrencilerin hakaretten, dayaktan kolunun kanadının kırıldığını duymayalım.Bu mudur yani?Son örnek Ağrı'da ilkokul birinci sınıf öğrencisinin bir sorusu yüzünden okul müdürü tarafından bacağının 4 yerden kırılması. O bacak belki eski haline dönecek ama ya öğrencinin zedelenen ruhu, özgüveni? O bir daha eski haline dönebilecek mi acaba?Senelerdir bu konuyu defalarca yazdık. Milli Eğitim Bakanlığı okullara ciddi birer bildiri göndererek hakaret ve dayağa yeltenen öğretmenlere görevden el çektirileceğini, özel öğretmenlik de yapamayacaklarını açıklamak, en etkin çareleri bulmak, bu çağdışı yöntemlere son vermek ZORUNDADIR.Öğrenciler ve tabiî velileri, "Milli Eğitim" le uzaktan yakından ilgisi olmayanların bu en önemli bakanlığa getirilmesinin cezasını çekmek zorunda değildir. Hükümet kurulur kurulmaz "ezeli ve ebedi amaçlarını" gerçekleştirmek üzere Yüksek öğretim'e saldırıya geçileceğine öğrencileri okumaktan da, hayattan da soğutan ciddi sorunlarla uğraşsınlar.Çözüm bekliyoruz!Sağlık Bakanı orada mı?Aylardır, haftalardır hepimiz "Irak Savaşı sırasında biyolojik ve kimyasal silahlara karşı alınacak önlemler çok önemli. ABD kendi vatandaşları için bu önlemleri aldı, aşıları hazırladı. Bizimkiler ne yapıyor?" diye çırpınıp duruyoruz. "Çiçek aşısı var mı, bulmaya çalışıyor musunuz?" diye soruyoruz, Sağlık Bakanlığı kapı duvar. Çıt yok. Sanki bu konu onları hiç ilgilendirmiyor.Yoksa Sağlık Bakanı da o bakanlığın gereksiz olduğuna karar vererek kendine başka bir iş mi buldu? internet kaynıyor, 'e-mail'ler yağıyor, halk endişe içinde.Sağlık Bakanı'nın da rehavetinden sıyrılıp açıklama yapması bekleniyor.Orada mısınız sayın Bakan?

Devamını Oku