Asıl acı olan ne biliyor musunuz, Türkiye'yi yönetmek üzere ortaya çıkan insanların bugüne kadar (ve bugün de) hep yönetecekleri kitleyi aptal yerine koymaları. Veya biraz daha kibarca söyleyeyim; iktidara gelebildikleri için kendilerini herkesten daha akıllı zannetmeleri.Oysa Türk halkı kadar duygusal ve popülist politikaya kolayca kapılan bir toplumu farklı olduğuna inandırıp iktidara gelmek hiç de o kadar zor değil. Geçmiş seçimlerde en yüksek oy oranını alarak iktidar olduktan kısa süre sonra, henüz bir dönem bile tamamlanmadan seçmeninin büyük çoğunluğunu kaybederek baraj altında kalan bazı partileri hatırlarsanız bana hak vereceksiniz.Doğru zamanda, halka doğru gelen sözleri, yeterince yüksek sesle ve yeterince çok tekrarlayın kâfi... Kısacası olay bir taktik ve zamanlama meselesi. Türkiye'de hepsi bu işte. Bu kadar basit.Ve bu basit işi başardıktan sonra (hele arkanızda iyi bir ekip varsa ve hele basının bir kısmı sizi aynı görüşte olduğu, bir kısmı da kimsenin elde edemeyeceği haberleri elde etmek için koruyor, destekliyorsa) geriye planın devamını uygulamaktan başka bir şey kalmaz: Mümkün olduğunca zaman kazanmak... Vermek istediğin mesajları sen söyleyemiyorsan diğer partililere, o da olmazsa eşine, dostuna söyletmek... Tepki görürse hemen geri adım atmak, görmezse bir adım daha ilerlemek. Başarısız olduğun konuları unutturup dikkatleri sürekli başka noktalara çekmek. Bir yandan çok ilkeli davranıyor görünerek diğer yanda eski alışkanlıkları aynen sürdürmek gibi...Yani planın adı hep plansızlık. Sonunda yuvarlana yuvarlana bir yerlere varılırsa varılıyor, varılamazsa bu garip millet sesini kesip çekmeye alışkın nasılsa.Devlet boğazına kadar iç ve dış borca batmışken ve bu borçların hepsi vatandaşın (torunlarına kadar) omuzlarına yüklenmişken hâlâ bazı özel insanlara yüz milyonlarca dolar borç veriliyor. Hâlâ particilik adına en başanlı insanlar görevden alınıyor. Devletin küçülmesi gerekirken devlet kadrolarına memur yerleştiriliyor. Durum böyle olunca gerekli ödemelere para yetişmediği için garip kaynaklar yaratılmaya çalışılıyor.Ve hâlâ mesajlar eş, dost ağzıyla, eliyle verilmeye devam ediyor.İşte Başbakan Abdullah Gül'ün eşi... AİHM'ne Türkiye aleyhine açtığı davayı geri çekmeyi gayet popülist konuşmalarla reddetti. Neymiş efendim "Geri çekmek kadınlara hakaret olur"muş.. "En yakın destekçisi eşi" imiş.. "Zaten AİHM de Türkiye'ye ceza vermeyecek, sadece tavsiyede bulunacak"mış..Temsil etmesin!Asıl bu davayı geri çekmemek sadece kadınlara değil bütün Türkiye nüfusuna hakarettir. Bir başbakan eşi hiç bir ülkede kendi devletini uluslararası bir mahkemede dava etmemiştir, etmemelidir. Burada önemli olan ceza falan değil, her şeyden önce olayın dünyada yaratacağı olumsuz yankı, ülkenin prestij meselesidir.Davanın nedeni Başbakan'in ülkesindeki yasalardır. Bu yasalar Meclis eliyle değiştirilmedikçe uyulması, hele de bir başbakan eşi tarafından kesinlikle uyulması zorunludur.Gerçi bu hükümetin üyeleri daha iktidara gelmeden "kişiye özel yasalar" istemeye başladılar ve bu işe alıştılar ama biraz da saygı ister değil mi?Hayrunnisa Gül davasını geri çekmeyecekse bundan sonra eşinin yanında hiç bir dış geziye gitmesin. Dış gezisi yapacaksa gayri resmi yapsın.Dava ettiği bir devleti temsil etmek istemesi ayıp oluyor!THY gerçekten çok iyiBu yazıyı bir kaç gün için geldiğim Londra'dan yazıyorum. Aslında THY'yi tercih ederim ama bu kez İngiliz Havayolları ile uçtum gelirken. İki nedeni vardı, birincisi savaş.. Fazla açıklama yapmak istemiyorum ama güvenlik açısından belki daha iyi kontrol edilir diye düşündüm nedense... Öylesine bir duygu işte. En korkusuz geçinenlerin bile içine kurt düştüğü oluyor demek ki...Genel kontrolü görmediğim için bilmiyorum. Ama diğer her konuda THY'nin öbür hava yollarından çok daha iyi olduğunu bîr kez daha gözlerimle gördüm. Yani neden 21 bin yolcu tarafından dünya ikincisi seçildiğini anlamak çok kolay.THY uçakları son derece bakımlı ve rahat. BA'da koltuklar naylon kaplı ve inanılmaz rahatsız.THY hostesleri çok daha güler yüzlü, içten ve her yolcu ile ilgili. BA'da böyle değil. (Üstelik BA hostesleri THY'ninkiler kadar genç ve güzel de değil.)Yemekleri ise kıyas kabul etmez. THY'de tazecik ve lezzetli, diğerinde bayat ve tatsız.Kusura bakmasınlar ama gerçek böyle. Dönüşte ise biletimi THY'ye çevirmeyi düşünüyorum. Ve tabii bu farkı gördükten hemen sonra THY Genel Müdürü Yusuf Bolayırlı'nın görevden alınacağını duymak beni şaşırtmadı, üzdü. Hem de THY'nin dünya ikincisi seçildiği haberinin verildiği gün. Aynı gazetelerde yan yana haber olarak!Her zamanki gibi başarının ödülü(!) veriliyor. Görevini en iyi şekilde yapan, en büyük başarıları kazanan mutlaka cezasını çeker; burası Türkiye, yoook öyle!. O gidecek, yerine "Belediye'den arkadaşlar", partililer gelecek. Bu ülkenin neden Mehter Takımı adımlarıyla ilerlediğini anlayabiliyor musunuz artık; sonunda cezalandırılacağını bile bile kim işini iyi yapmak ister ki?En iyi partizan olmak dururken en iyi profesyonel olmanın zahmetine niye katlansın insanlar?Yine de bu haksızlığa rağmen Yusuf Bolayırlı ve tüm THY çalışanlarını kutluyorum.BA'yi tercihimin ikinci nedenini merak ediyorsunuz şimdi değil mi?. Onu da bir başka gün anlatacağım..
Dün Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu'nun bana gönderdiği yazılı açıklamadan söz etmiş ve 'Ne istediğini hâlâ kimse anlayamadı' demiştim.Örneğin sık sık Bakan'ın "demokratikleşme" den dem vurduğunu duyuyoruz: "Üniversiteler demokratikleşecek" diyor.Yani yönetimlere öğrencilerin de katıldığı baskı olmayan bir yönetim tarzı... Oysa son 3 yıldır hemen bütün üniversitelerde (benim bildiğim) öğrenciler yönetime katılıyorlar."Özerkleşme"den bahsediyor, tam olarak ne tür bir özerkleştirilmeden söz ettiğini anlatmadığı için kimse onu da anlamıyor. Acaba kastettiği sadece mali özerklik mi yoksa üniversitelerde rektörün üzerinde kurum olmaması, yani YÖK'ün yetkisinin giderek tümüyle elinden alınması mıdır?Eğer buysa 53 devlet üniversitesi, 23-24 tane Vakıf üniversitesinin her biri -ki bunlar arasında tabela ile birkaç odadan ibaret, gelişmemiş bir sürü üniversite var-kendini 'eşit şartlarda' yönetmeyi nasıl başaracak?YÖK'ün kuruluş nedeni zaten, üniversite sayısının artması nedeniyle bir merkezi plan, koordinasyon ve denetleme organına duyulan ihtiyaçtı. Üniversite Yasası'nda 1992'de yapılan değişiklikle bugün, öğretim üyelerinin seçtiği en fazla oy alan 6 kişi YÖK tarafından 3'e indirilerek Cumhurbaşkanı'na öneriliyor ve rektör onun tarafından atanıyor. Bağımsız bir Yüksek Öğretim Kurumu'nün denetimi olmadığı takdirde rektör seçimleri nasıl yapılacak, binlerce öğrenci yetiştirecek kurumların başına geçecek "beyin"lerin, isimlerin doğruluğuna kim karar verecek? Siyasi iktidarların, güçlerin etkisinden bu eğitim kurumları nasıl kurtulacak?Sekiz Yıllık EğitimEğitimde her şeyin son derece şeffaf olması hiçbir şüpheye yer bırakılmaması gerekiyor. Örneğin Sayın M.E. Bakanı önce "sekiz yıllık eğitim sakıncalı, 5+3 olsun" dedi. Tepkileri görünce "Sekiz yıl'a karşı değiliz"e döndü ama bu arada Meclis'te 31 milletvekili 8 yıllık eğitim konusunda Meclis araştırması yapılmasını istediler. Ülkenin, bu işi en iyi anlaması beklenen Milli Eğitim Bakanı "8 Yıllık Eğitim"e karşı değilse, aynı partinin milletvekilleri neden karşılar?Araştırma sonucunda "yetersiz bulundu" dense ne olacak? "Beş+üç o zaman mı gündeme gelecek" gibi meseleler de var ortada.Üniversitelere dönelim. Anayasaya göre üniversiteler zaten özerk. Ama tabiî bu özerklik; denetimsiz, toptan bir bağımsızlık anlamına gelmiyor. Üniversitelerde "bilimsel özerklik" var. Öğretim ile araştırma görevlilerinin son derece özgür olduğu biliniyor. Dersler deseniz, her türlü siyasi görüş ve ideoloji bilimsel bir şekilde ders olarak okutuluyor.Öğretim üyeleri istedikleri herhangi bir gazete veya TV kanalında görüşlerini özgürce açıklıyor, isterlerse siyasete girip, sonradan mesleklerine devam edebiliyorlar."Üniversitelerde bilimsel özgürlük yok, tek tip insan yetiştiriliyor" gibi tutarsız iddialar ise TV programlarına katılan farklı, birbirine zıt görüşteki öğrenciler tarafından bizzat çürütülüyor.Peki nedir sorun?Bunu bize en iyi şekilde Bakan Erkan Mumcu'nun açıklayabilmesi gerekir. Söyleyen, ileri süren kendisi olduğuna göre.Bekliyoruz!
Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu "Eğitim karambole getirilemez" başlıklı yazım üzerine bir açıklama göndermiş."Eğitim alanında gerçekleştirmeyi plânladığımız reformlar, ilgili tüm tarafların görüş, eleştiri, katkı ve önerileri alınarak şekillendirilecek ve uygulamaya konacaktır" dedikten sonra şöyle devam ediyor:"Bu yaklaşımımız birçok kişi tarafından eleştirilen yüksek öğretim alanının yeniden yapılandırılması, daha demokratik bir öğretim ortamının oluşturulabilmesi için de geçerlidir."Üniversitelerin özerkleştirilmesinin, demokratikleştirilmesinin kendisinin kişisel sorunu olmaktan öte "bilim dünyasının, aydınların, toplumun ortak sorunu olduğunu belirten Bakan Mumcu "bir aydın, bir kanaat önderi olarak size de bu konuda bazı sorumluluklar düştüğüne inanıyorum" diyor ve ekliyor: "Milli Eğitim Bakanlığı, ideolojik özlemlerin müteahhitliğine soyunacak, buna da göz yumulacak bir kuruluş değildir diyorsunuz. Ben de bunu söylüyorum. Hakkımda sahip olduğunuz önyargıların, aydın kişiliğinizi gölgelememesi gerektiğine inanıyorum.Önyargılarınızdan arınarak, özgün ve çağdaş üniversite modeli ile ilgili katkılarınızı bekler, selâmlarımı sunarım""ÖNYARGI"... mı acaba?Dikkat ettiğiniz gibi Sayın E. Mumcu sürekli olarak benim kendisine karşı önyargılı olduğumu ileri sürüyor. Bizde böyledir, bir gazeteci görevini yapar, dikkatle izler ve uyarırsa karşı taraf rahatsız olur ve gazetecide önyargı bulunduğuna inanır.Aa evet, İstanbul Üniversitesi açılışında, konuşmacı olmadığı, hatta davetli olmadığı halde kürsüye çıkarak okul yönetimini "orduyla aynı tutumda olmakla" yani 'baskıcı yönetim olmakla' suçladığında ister istemez, birçok kişi gibi aklıma "Acaba ilerde Fazilet, Saadet veya benzeri bir Partiye girecek de yatırım mı yapıyor?" sorusu gelmişti. Nitekim yanılmadığımı benzer bir partiye girdiğinde anlamış oldum.Demek ki buna 'önyargı' denemez. Olsa olsa "doğru yargı" denebilir.Her neyse, Sayın Bakan'a yazıma gösterdiği ilgiden dolayı teşekkür ediyorum. Yalnız mektubunda bir çelişki dikkat çekiyor.O, reform, demokratikleşme adı altında yapmak istediklerinin "tüm aydınların beklentisi" olduğunu söylerken ülkenin neredeyse tüm aydınları; profesörleri, Sivil Toplum Kuruluşları, üniversite yönetimleri karşı çıkıyorlar.Son yaptığı konuşmada da aksini iddia etmesine rağmen bir iki üniversite dışında tüm rektörler aynı fikirde görünüyor.Ne STK'lar, ne Basın ne de halk demokratikleşmeden, "daha özgür eğitim" den neyin kastedildiğini...Daha doğrusu "türban dışında" neyin kastedildiğini anlayamıyor. Soyut kavramların arkasına saklanıldığı için maksat açık ve net değil. Üniversitelerde demokratik olmayan ne var? Bu konuya da yarın devam edeceğim.Absürdlüğün dozu giderek artıyorYerkürenin şu anki durumu saat 4'ü gösteriyormuş. Saat 4:30 olduğunda dünyanın da sonu gelmiş olacakmış. Güneş kavurmaya başlayacak (geçen yaz fazla ısıtıyor gibi gelmişti zaten), okyanuslar buharlaşacakmış. Bu durumda canlılara ne olacağı konusunda bilimsel tahminlerde bulunup moralinizi daha fazla bozmayacağım, bu kadarını duymak bile yetiyor zaten.Habere bak; "Saat 4:30 olduğunda..." yarım saat içinde olay bitiyor yani... Bu kadar basit! Neyse ki ardından "saat 4 ile 4:30 arasında 5 milyar yıl" olduğunu da ekliyorlar. Oh be, oh. Korkmuştuk bayağı yani.Eskiden bu tür moral bozucu haberlere öyle adım başı rastlanmazdı. Bilim adamları da daha bir çekingen miydiler, yoksa bilim, teknoloji mi geriydi de anlamıyorlardı neydi? Her ne ise, keşke bu kadar çok şey bilmeseydik. Falcılar, kahinler gibi bu bilim adamları da giderek daha rahatsız edici olmaya başladılar. Bir tür sadist zevk alıyor olmalılar.Kıyamet gününe doğru yıl yıl yaklaşırken (daha 5 milyar yıl var diye hadi neyse biz kutluyoruz, iyice yaklaşırken de insanlar "yeni yıl" ları kutlayacaklar mı dersiniz? Ba, ba, ba sorularım da giderek absürdleşiyor) her geçen gün duyduğumuz haberler de çığrından çıkıyor:ABD de 'sağlıklı yaşam' koşusuna çıkan kadını ayı yedi" ya da "köpekler parçaladı" gibi bir haber örneğin... Güler misin, ağlar mısın?Sağlıklı yaşam diye tutturmasa hiç değilse iyi kötü yaşayacaktı kadın. Daha az sağlıklı belki ama bundan sağlıklı en azından; canlı...'Klonlama' veya '90 yaşında anne olma' haberlerine ne demeli?Yakında çocuğunuza doğum günü hediyesi olarak kendinizin minyatürü canlı bir bebek armağan edebileceksiniz... Klonlatın kendinizi, hediye hazır. Kadınlar ise genç yaşta yumurtalıklarından alınan hücreler sayesinde artık isterlerse 80-90 yaşlarında bile anne olabilecekler. Çok yakında anneanne 'anne'ler görmeye hazırlanın.Bunlar absürd ve ilginç haberler... Ama birkaç yıl içinde bilim ve teknoloji daha ürkütücü sonuçlar için kullanılmaya başlanabilir.Bilmem ki, bilim bu kadar hızlı ilerlemeden önce hayat daha mı güvenli ve huzurluydu ne? Hemen itiraz etmeyin; en azından 'sağlıklı yaşam' koşusuna çıkanlar için öyle!
Vatan gazetesi Arap ülkeleri lider eşlerinin Şam'da yapılan "Arap kadını çağa nasıl ayak uydurur?" konulu toplantıda çekilen fotoğraflarını dün sürmanşet verdi, hatırlayacaksınız. Mısır, Sudan, Ürdün, Bahreyn, Suriye ve Lübnan'ın "first lady"leri aynı sırada oturuyorlar. Eşlerin 4'ü şık tayyörler içinde, derli toplu saçları, kulaklarında küpeleri, broşları ile "modern ama kapalı" bir şıklık içinde, diğer ikisi ise çarşaflı ama Bahreyn Kraliçesi Sabyeka'nın da saçları tepeye kadar açık, görünüyor. Tesettürlü olanların hiçbiri de bizde son yıllarda çıkarılan moda gibi sıkmabaşlı değil.Görülen o ki önde gelen Arap ülkesi lider eşleri Arap kadının çağa nasıl ayak uyduracağının tartışılacağı toplantıya 1400 yıl önceki giyim tarzıyla gidilemeyeceğini düşünmüşler. Hiç kimse onların "iyi birer Müslüman olmadığını" iddia edemeyeceğine göre besbelli ki "Herkesin inancı, dini kuralları hangi ölçüde uygulayacağı sadece kendini ilgilendirir" görüşündeler. Kadın ve erkeğin her alanda birlikte çalıştığı, "eşitlik" şartının demokrasilerin temel şartlarından biri olduğu, kadının elbette Müslümanlığın çıktığı yıllardan çok farklı bir konumda olduğu, insanların cinsiyetlere göre değil kişiliklere göre, beyinleriyle, çalışmalarıyla değerlendirildiği bir dünyada tesettürün eski önemini yitirdiğine inanıyorlar. Belki de "örtünme" şartının Müslümanlığın ilk yayıldığı yıllarda, o günün yaşam koşullarına göre kadınları 'yabancı gözlerden korumak' amacıyla getirildiğini düşünüyor, bugün tamamen değişen koşullarda sadece başörtüsü takmamakla "iyi Müslüman" olmanın ölçülemeyeceğine inanıyorlar.Bilemeyiz, bizim bildiğimiz genç, yaşlı bu Arap ülkesi 'first lady'lerinin gayet şık, Müslüman kadınlar olarak gazetecilere poz verdiği. Hele Suriye Devlet Başkanı'nın eşi Esma Esad'ın beyaz tayyörü içindeki güzelliği doğrusu göz kamaştırıcı. Burada asıl önemli olan bu lider eşlerinin kocalarının gölgesinde evlere gizlenip kalmamaları. "Arap kadını"nı geliştirecek çareler aramaları.Bizimkilere gelince. Kimse alınıp bozulmasın; "First lady şıklığı" diye gazetelerin birinci sayfasına konan altı kaval-üstü şişhane, şıklıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan ve hatta tam anlamıyla rüküş sayılacak kıyafetleri ('şık olmaları gerekiyor mu?' demeyin hemen, eşlerinin yanında koşup İsviçre'lere gitmeyi düşünüyor ve bu ülkeyi temsilen ortaya çıkıyorlarsa ELBETTE gerekiyor) ve başörtüsüne de benzemeyen sıkmabaşları ile 'iyi ki bu fotoğrafta değillerdi' diye düşündürüyorlar insana.Bunun tesettürle bile ilgisi yok, zevkle, bilgiyle, sorumlulukla ilgili bir konu. Yoksa (seçim sonrası yazdığım gibi) saçların gerçekten 'türban' denilen şık berelerle, birçok kadının taktığı şapkalarla örtülmesi mümkün değil mi? Kolyeler takılıp, püsküllü botlar, sandaletler giyiliyor, makyaj yapılıp eteklere yırtmaçlar konuyor da bir bu mu yapılamıyor?Dindarlık bir tek buna mı bağlı? Bizim first ladyler o first ladylere bakıp biraz düşünmeliler bence.Sinema yazarınız faaliyette!Uzun süredir film önerisi (veya değerlendirmesi) yapmıyorum zira son zamanlarda 'Aman bunu kaçırmayın' diyebileceğim bir film gelmedi. Sıkıntı öyle boyutlardaydı ki "Tek bir Bond'a daha tahammül edemem" diye diye kalkıp son Bond filmini görmeye gittim. Eh, Allah kabul etsin birşey işte. Teknoloji ve çekim teknikleri görmek isteyenler için "izlenebilir". Son hatayı birkaç gün önce sevgili dostum, meslektaşım Ayşe Özgün'le, onun yakın arkadaşı Rukiye'ye Hayalet Gemi'yi izlemek üzere katılarak yaptim. 17 yaşından sonra korku filmi izlememiş biri için dayanılır yanı yok "Hayalet Gemi"nin. Çocuklar gibi kafamı kollarımın arasına saklayarak, yüzümü şekilden sekile sokarak, görmemek için sık sık gözlerimi kapatarak kendime Çin işkencesi uyguladım film boyunca (bundan sonra bırakın yolcu gemisini, şehir hatları vapurlarına bile uzun süre binemem.)Filmin etkisini üstümden ancak evde 3 saat "Friends" dizisi izleyerek atabildim.Spielberg'in hatırı için...Son gördüğüm film Tom Hanks ile Leonardo Di Caprio'nun "Sıkıysa Yakala"sı...Film, yalnızca bu iki sanatçının muhteşem oyunlarını izlemek için bile görülebilecek kadar iyi. Tom Hanks, insana 'Herhalde Spielberg'in hatırı için yardımcı oyunculuğu kabul etmiştir' dedirten rolde, Caprio ise sinemada kalıcı olacağını kanıtlayan başrolde muhteşem.Gelelim "Sinema yazarı"nıza... 14 yıldır yayınını sürdüren Antrakt Sinema Dergisi aralarında benim de bulunduğum 15 yazara "Sinemaseverler açısından bulunmaz bir hizmet olacaktır. Bu tabloda sizi de aramızda görmekten onur duyacağız" mesajı ile film değerlendirmesi yaptırmak istiyor."Bilet fiyatları ve korsan CD'ler yüzünden sinemada film izleme oranı geçen seneye göre yüzde 20 azalmıştır. Sinemaseverler artık haftada ancak bir filme gidebiliyorlar. İşte bu yüzden güvendiği, takip ettiği kişilerin tavsiyesi doğrultusunda seçim yapmaktadırlar" diyorlar ki doğru.Sinema fiyatları çok yüksek, CD, DVD, Video derken birçok kişi filmleri evinde de izleyebiliyor.Ama sinemanın keyfi çok başka. Gerçek sinemasever asla bu keyiften vazgeçmez (yine de fiyatlar fazla!) Düşünüyorum, dergi ücretsiz olarak sinemalarda dağıtıldığı için kabul edeceğim.İki endişem var yine de;1) Beğenmediğim filmi 'dan' diye söylerim. Yapımcı ve aracı firmalar fena bozulur.2) Vizyondaki bütün filmleri izleyemem, zamanım yok.Bunlar sorun olmazsa 'sinema yazarınız' yakında yaygın olarak faaliyete geçecek, haberiniz olsun.
Herkes konuştu. Hiçbir konuda doğrularımızla yanlışlarımızı tam olarak ayıramadığımız, çıkarlarımızın nerede olduğuna karar veremediğimiz ve elbette en önemlisi hiç birimiz diğerinin samimiyetine, iyi niyetine güvenemediği için (bunda kimse haksız değil, artık toplumda paranoya boyutunda bir güvensizlik söz konusu) yine her kafadan başka bir ses çıktı.Sonuç; toplum ve devlet ikiye bölündü. Bir yanda "Annan"cılar, diğer yanda Salih Memecan'ın deyimiyle "Senin Annan güzel mi"ciler (yani Denktaş'çılar).Ben "durumu tam olarak kavrayamayıp ortada kalıcılar" danım. Anlamıyorum abicim.Yaşadığım sürece bir Kıbrıs meselesidir dinledim durdum. "Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır" la başlayıp Rumlar'ın yaptığı; kanlı küvetlerde bebekler dahil aile katliamı görüntülerinin arkasından savaşlarla devam eden, savaş sonrasında Türkiye'den giden Türklere düşman gibi bakarak "rahatımızı bozdunuz, biz birarada ne güzel yaşıyorduk" diyen Kıbrıs Türklerinin şokuyla süren ve bugünlere ulaşan bir anılar ve izlenimler silsilesi.Şu anda ise "Kıbrıs sorundur, sorun kalacaktır" noktasındayız. "Hangisi doğru"nun cevabını bulmak için siyasetçiler, STK'lar, ordu mensuplan toplantı üstüne toplantı ve Kıbrıs seyahatleri yapıyorlar.Biz de toplumun üyeleri, kim daha çok gaza getirirse ona katılıp görüş bildiriyoruz veya gövde gösterilerine destek veriyoruz...Peki "doğru" nedir? Hele de Kenan Evren'in değerli vecizeleri arasında en üst sırada tırnak kapan, tırnak içinde "Biz zaten ilerde pazarlık şansı olsun diye fazladan yer almıştık" sözünden sonra "doğru" nedir?Bu sorunun cevabına Kıbrıs Savaşı gazilerinin epeyce kafa yormuş olacağını düşünerek onlarla konuştum. Savaşta bombalanan Kocatepe gemisinin yanındaki Adatepe'de bulunan subaylarla..."Türkiye 50 yılda 50 kez politika değiştirdi. Rauf Denktaş'ın da çözüm yolunda hiçbir zaman olumlu bir katkısı olduğu söylenemez, yani bizim bugünkü sıkıntılı noktada önemli rolümüz var ama..." diye başlıyorlar söze..."Eğer Kıbrıs Türk kesimi bunca yıl sonra Rumların esiri olacaksa Kıbrıs Harekâtı neden yapıldı? Türkiye bunca yıldır o kadar bedeli neden ödedi? Bugün Türkiye'ye -sözüm ona- zeytin dalı uzatanlar, asıl suçlu olan Rumlar iken, savaşı onlar başlatmışken neden 1974'ten bu yana KKTC'ye ambargo uyguladılar.Asıl sorun yer vermek, yer almak değil iki kesime "eşit haklar" verilmesi. Rumlar buna yanaşmıyor ve AB; aç insanın önüne pasta sürer gibi ağır istekleri dayatıyor. Şu anda bile Türklere karşı büyük çoğunlukta olan Rumlara bir 100 bin daha ilave yapılarak Ada tamamen Rumlaştırılacak.Avrupa Birliği Kıbrıs'la Orta Doğu'da bir kale sahibi olacak, bütün isteği bu. Yani sorun hem çıkar, hem de onur meselesi haline geldi. Türkiye ekonomik güçsüzlüğü nedeniyle, AB'ye bağımlılığı nedeniyle hata yapmamalı..."İşte böyle diyorlar. Farkında mısınız bilmem, durum her zamanki gibi: iki ucu şeyli değnek!Power FM'i üzmüşüm29 Ocak Çarşamba benim "yanlış anlaşılma günü" mdü. Önce birkaç okurumdan beni hayretlere garkeden mailler geldi.Yazımın içinde yer alan 'Ne demişler?' köşesindeki "Asla unutmayın; zaman para demektir" sözüne itiraz ediyor, Benjamin Franklin in bu sözünü yazdığıma göre benim de aynı düşüncede olduğuma inanıyor ve kızgınlıklarını belirtiyorlar.Yazdığım yazıların herkesin hoşuna gitmesini beklemiyorum tabiî, bilinen gerçektir "yaptıklarınız hiç tenkit almıyor, herkes tarafından beğeniliyorsa pek önemli birşey yapmıyorsunuz demektir"... Kanayan yaralara parmak bastığınızda mutlaka birilerinin canmı da yakarsınız, etkinin tepkisi olur. Bunları bilerek yazıyoruz.Buradaki durum ise aslında garip. Zaman kaybının önemini belirtmek için söylenmiş bu sözün hemen hemen aynısı "Vakit nakittir" olarak bizim atasözlerimiz arasında yer alır. Herkesin bildiği bir gerçeğe tepki niye?Herneyse, bu cevabı bizim atasözünü hatırlatmak için yazdım, anlamsız tepkilere de önem verdiğim düşünülmesin.Power FM'le ilgili olarak Cem Hakko'nun gönderdiği yazı ise beni üzdü. Cem Ceminay'ın çok uzun süre çalıştığı Power FM'den ayrıldığını duyunca 'onun programlarını kaçırmam, şimdi sabah erkenden uyanmam gerekecek' diye yazmıştım. Sevgili Cem Hakko her zamanki zarif üslubuyla yazdığı mektupta bu yazıma üzüldüğünü, böyle değişikliklerin doğal, markaların ise kalıcı olduğunu anlatıyor ve "Siz çok okunan bir yazarsınız. Okurlarınızı yönlerdirdiğinizde bize, emeklerimize ve çok kıymetli diğer Power FM ekibine haksızlık oldu gibi geldi bana" diyor.İşte bu "yanlış anlaşılma"ya üzüldüm. Bugüne kadar birçok yazımda Power FM'in sürekli dinleyicisi olduğumu, en beğendiğim radyo istasyonu olduğunu, özenli programcılık anlayışını takdir ettiğimi defalarca yazdığım gibi, o yazımda da bunun aksi birşey söylemedim. Cem Ceminay'ın programlarını nerede olursa olsun izleyeceğimi belirterek, birdenbire nereye kaybolduğunu merak eden sevenlerine de haber verdim. Hepsi bu.Ben elbette Power FM'i dinlemeye aynen devam ediyorum. Kaliteli, güvenilir, sanat, kültür, haber, her konuda en son 'radyoculuk' anlayışıyla yayın yapan bir kanaldan niye vazgeçeyim ki?Niye vazgeçeyim ki Cem?
Van'dan gelen bir öğrenci mektubu... İnsanın içini burkuyor. Kütüphanemden bu okuyucum için kitaplar ayırırken size de sözlerini aktarmak istiyorum;"Sevgili Ruhat ablaBen yazılarınızı severek okuyan 17 yaşında bir lise öğrencisiyim. (.....) Size bir isteğimi iletmek istiyorum; bunu bir kardeşin ablası kadar saygı duyduğu bir insana kardeşlik duyguları içersinde değerlendirirseniz belki de severek yardım edersiniz. Sizden 2 veya 3 adet kitap rica ediyorum. Lütfen beni kırmayın. Benim için önemli olan sadece okumaktır. Bana inanın, Van'da bu imkânı elde edemiyoruz. Ne olur bu isteğime kulak verin.Bu hafta içinde kapıma bir postacı gelir de isminizi taşıyan bir paket verirse size çok minnettar olurum. Allah aşkına bu isteğimi basit bir okuyucu isteği olarak görmeyin. Sizden çok rica ediyorum..."Genç okuyucum (bu mektuptan diğer köşe yazarlarına da göndermiş midir bilemem) gördüğünüz gibi 2-3 kitap için neredeyse yalvarıyor. Ve hergün bunun gibi Türkiye'nin unutulmuş illerinden, ilçelerinden, köylerinden, okullarından, öğretmenlerinden gelen kaç mektup alıyoruz.Geçenlerde Şile'den, İstanbul'un içinden bile bunun benzeri bir mektup geldi.UNUTULMUŞ, sobasız, kütüphanesiz okullar, kitapsız, deftersiz, çantasız öğrenciler...Kızılay çadırı rezaleti!Kızılay çadırlarının içler acısı durumu, 1940'lı yıllardan bu yana neredeyse yenilenmeden kullanılıyor olması geçmiş depremlerde günler, haftalar boyu tartışıldı. Bu nedenle başkanlar değişti. Ne oldu?Birkaç gün önce Pülümür depreminde ortaya çıktı ki rezalet aynen sürüyor. Her gün deprem bekleyen bir ülkede, -20 derece soğukta, diz boyu kar altında yaşayan felaketzedelere YAZLIK çadırlar gönderildi. Bu yetmiyormuş gibi çadırların zemini de yoktu.Yani doğal felâket üstüne bu kez devlet eliyle daha büyük bir felâket...Dünya boyu bir skandal, bir utanç. Yıkılan ilköğretim okulunun müteahhitinin de bugün milletvekili olduğunu, dokunulmazlığı nedeniyle kendisine hesap sorulamadığını bir kez daha hatırlatmak isterim.Öte yanda memleketin sanayi odası başkanları, sanayi bakanları bile bas bas bağırıyor; "Bankaların milyonlarca dolarlık zarar faturasını millet ödüyor!"Öte yanda banka batıran, bilmem kaç milyar dolar zararını devlete ödeten ve üstüne ödül olarak yüz milyonlarca dolar daha alan işadamları...Öte yanda Davos'taki "Ekonomi zirvesi"ne şehir nüfusu gibi kalabalık gruplarla giden, eşleriyle "İsviçre tatili" yapan ve tenkitlere "siz şizofrensiniz" cevabını veren siyasetçiler.Eşini, dostunu, berberinin akrabasını devlet kuruluşlarına yerleştirerek haksızlığın, yasa dışı işler yapanları koruyacak kanunlar çıkarmaya çalışarak yolsuzluğun devam edeceği mesajını veren hükümetler. Ben size birşey söyleyeyim mi, bu ülkede "5 yıl buradan hiçbir yere gitmem" diyen ne hükümetler bir, iki yıl içinde devrildi gitti. Sonunda olan hep millete, onun geleceğine, onun Avrupa Birliği hayaline oldu ama diğerleri de kaydı, gitti.AKP Hükümeti bu milletin ekmeğinden keserek vergi olarak yatırdığı her kuruşun gideceği yeri azami dikkatle hesaplamak, kendisi sorumsuzca harcamak yerine gerektiğinde harcayana hesabını sormak, attığı her adımı bin kere düşünerek atmak zorunda.Halkın yapacağı şikayetleri bakanından, Meclis Başkanı'ndan duymayı artık kimse yutmuyor. Her kafadan çıkan farklı sesler, israfın, savurganlığın sürmesi halkın moralini bozduğu gibi ekonomiyi de etkiliyor.Şizofren, mizofren hikâye... Böyle giderse tenkitler de sürecektir. Memlekette ruh sağlığı yerinde kimse kalmadı zaten...Bu arada... Kızılay kepazeliğinin hesabı soruldu mu acaba?
Birileri anladı elbette. Örneğin AKP Hükümeti'nin ve partililerin anladığına hiç şüphe yok. Çünkü 4 Kasım'da iktidara geldikten sonra alelacele 30 Kasım'da, hükümet kurulur kurulmaz gündeme getirildiğine göre seçimden çok önce üzerinde çalışılmış, yapılacaklar belirlenmiş.Bugüne kadar her önemli olayda medya Sivil Toplum Kuruluşları'nı biraraya gelerek tepkilerini göstermedikleri, seslerini yükseltmedikleri, toplumun itirazlarını duyurmadıkları için suçladı durdu. Ve dün, Türkiye'de yıllardır toplumun eğitilmesi, imkânsız, kimsesiz çocukların bursla okutulması, sokak çocuklarının dahi eğitim alması için çalışan en önemli STK'lar birlikte basın toplantısı yaptılar.Konu AKP Hükümeti'nin 30 Kasım'da açıkladığı Acil Eylem Plânı... Bu plândan hiç kimse bir şey anlamadı ve 'bir partinin kendi istediği şekilde kadrolaşması ve İmam Hatip Lisesi mezunlarının üniversitelere girmesinin sağlanması' dışında ne gibi bir "demokratikleşme" istendiğini çözemedi ya, işte mesele buydu. Onlar oturmuş ve çözmeye çalışmışlar.Dikkatle izleniyor!Toplantıda anlatılanları kısaca özetleyeyim. Önce "çağdaşlaşma, demokratikleşme" adı altında eğitimde yapılmak istenen değişikliklerin TOPLUM ADINA yakın takipçisi olduklarını belirterek, hükümetten "söz verdiği gibi, eğitim politikalarının belirlenmesinde STK'ların, üniversitelerin ve özel sektörün katılımının mutlaka sağlanması" başta olmak üzere birkaç istekte bulundular. Dün bunları yazdığım için tekrar etmiyorum.Daha sonra, 30 Kasım'da gündeme getirilen ve Abdullah Gül imzasıyla açıklanan Acil Eylem Plânı için çok kısa bir süre sonra M.E. Bakanı Erkan Mumcu'nun "DPT uzmanları yanlışlıkla bu format içinde toplamışlar, bunu dikkate almayın" dediğini, arkasından "Katil filmin sonunda ortaya çıkar" şeklinde anlaşılmaz sözler söylediğini, eğitim konusunun bu tür gayri ciddi yaklaşımları kaldırmayacağını belirttiler.Meclis'teki Eğitim Komisyonu'nün yandan fazlasının İmam Hatip mezunu veya dinî eğitimden gelen isimler yer alacak şekilde değiştirildiğine, başına da eski Diyanet İşleri Başkanı nın getirildiğine dikkat çektiler.Acil Eylem Plânı denilen projenin birinci maddesinin Milli Eğitim Bakanlığı'nın yetkilerinin yerel yönetimlere bırakılması olduğunu ve bunun kabul edilemez sakıncalarını anlattılar, imam yetiştirmek amacıyla açılan İmam Hatip Okulları mezunlarının istedikleri üniversiteye girebilmesi ve devletin yönetim kadrolarında yer "üniversite giriş puanlarında düzenleme yapılmak istenmesi"nin kabul edilemez olduğunu...Bu isteğin ayrıca "8 Yıllık Eğitim" sonucunda İmam Hatip'lere karşı azalan ilginin artırılması amacı taşıdığını anlattıktan sonra yıllar içinde öğretmen yetiştirme ve din öğretmenlerine verilen burs miktarlarını açıkladılar.Örneğin: 1995'de diğer öğretmenler için 147 burs verilirken din öğretmenlerine 3312, 1998'de diğer öğretmenler için 1498, din öğretmenleri için 8226 burs verilmiş. Arada inanılmaz farklar var (Ayrıca Türkiye'de toplam 5400 lise varken dikkat çekici rakamlar...)ÖSYM ve YÖK muammasıSivil Toplum Kuruluşu temsilcileri ÖSYM'nin YÖK'ten ayrılarak özerk hale getirilmek istenmesi konusunu irdelerken "Bu isteğe karşı 'Neden' diye sorduğunuzda cevabı yok" dedikten sonra şöyle devam ettiler:"ÖSYM sadece üniversite sınavlarını değil aynı zamanda devlet memurluğu sınavlarını hazırlıyor. YÖK'ten ayırır ve bir devlet bakanlığına bağlarsanız KADROLAŞMA'yı da avcunuzun içine almış olursunuz..."İşte STK'lar bu nedenlerle "Biz buradayız, takipçiyiz" mesajı verme gereği duyuyorlar. Haksız olduklarını kim iddia edebilir?Kol düğmelerinin birleşme saati...İşte yine yılın bu hüzünlü zamanı geldi. Bu ülkenin yetiştirdiği, tüm zamanların en değerli sanat ve kültür adamlarından biri olan Barış Manço'nun aramızdan ayrıldığı gün... Tam dört yıl önce on binlerce sevenini yollara düşüren, günler boyu gözyaşı döktüren büyük kaybımızı anma günü...Kol düğmeleri, Gülpembe, Unutamadım, Dağlar Dağlar gibi unutulmaz eserlere imza atan değerli sanatçı Barış Manço bu yıl da çeşitli etkinliklerle anılacak.İlk tören, her yıl olduğu gibi 2 Şubat Pazar günü Saat 13:00'te sanatçının Kanlıca Mezarlığı'ndaki kabri başında düzenleniyor (Saat 12:00'de Barış Manço Gemisi Moda Deniz İskelesi'nden hareket edecek.)(KASDAV) Moda Gönüllüleri aynı gün saat 19:00'da Moda Deniz Kulübü nde buluşacaklar."3 Şubat Barış ve Sevgi Günü" nde Barış Manço Derneği'nin düzenlediği anma gecesi ise AKM'de saat 20:00'de başlayacak. Yönetmenliğini İzzet Öz'ün, sunuculuğunu Esra Ceyhan'ın yapacağı gecede başta Kurtalan Ekspres olmak üzere Kenan Doğulu, Muazzez Ersoy, Cem Karaca gibi birçok ünlü sanatçı ve grup yer alacak.Geceden elde edilen gelir ise müziksever gençleri yetiştirmek üzere "Popüler Müzik Akademisi" kurmayı amaçlayan Barış Manço Derneği'ne kalacak."Barış"severlere duyurmuş olayım.
Dünkü yazımda Sivil Toplum Kuruluşları'nın bugün Sepetçiler Kasrı'nda yapacakları toplantıdan sözetmiştim. Bıraktığım yerden devam ediyorum...On gün kadar önce yazdığım 'Eğitim karambole getirilemez' başlıklı yazımdaki endişelerle STK'ların endişeleri ve soruları birebir örtüşüyor. O yazımda da ben bugün birçok üniversite yönetiminde öğrencilerin de yer aldığını, öğretim üyeleri ve öğrencilerin birlikte karar verdiği yönetimlerin özgür ve demokratik bir yönetim olduğunu düşünerek "demokratikleşme" ile neyin kastedildiğini sormuş ve 'halkı bilgilendirmeden eğitimle oyuncak gibi oynayamazsınız' demiştim.STK'lar da aynı soruyu soruyor ve "Eğitimde 'çağdaşlaşma', 'demokratikleşme' adı altında yapılmak istenenlerin takipçisiyiz. Kavram kargaşası yaratarak zihinlerin bulandırılmasına seyirci kalmayacağız" diyorlar.AKP Hükümeti'ne çağrı!Önemli bir istekleri var Hükümet'ten: TBMM'ne sunulan hükümet programındaki "Eğitim politikalarının belirlenmesinde 'özel sektör ve STK'nın insiyatif ve katılımları sağlanacak" maddesine uygun olarak eğitimde yapılması düşünülen her türlü düzenlemeden önce:1-) Konu ile ilgili bilimsel araştırmalar yapılarak bilimsel veri tabanı oluşturulmasını...2-) Üniversitelerde, STK ve Özel Sektör'de çok sayıda toplantı yapılarak konunun tartışmaya açılması, sonuçların 'toplumun çağdaş gelişimi' açısından değerlendirilerek gerçek değişim ihtiyaçlarının tespit edilmesini...3-) Cumhuriyet ilke ve geleneklerine, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti tanımına ters düşülmemesini istiyorlar.Ve "Bu basamakları ve gerçekleri dikkate almaksızın 'reform' ve 'çağdaşlık' adı altında yapılacak herhangi bir girişimin 'toplumun çağdaş medeniyetler seviyesine taşınması' yolunda bir katkıda bulunacağına ihtimal vermiyoruz" diyorlar.Eğitiminin uzunca bir kısmını İmam Hatip Lisesi'nde geçirmiş olan Milli Eğitim Bakanı ile STK'ların ve üniversite yönetimlerinin 'reform' ve 'çağdaşlık' anlayışının aynı noktada buluşabilmesi mümkün olacak mı, bunu da zaman içinde göreceğiz.Sivil Toplum Kuruluşları'nın bugün saat 11:00'de Eminönü Sepetçiler Kasrı'nda yapacakları toplantı bu açıdan da çok önemli.Şizofrenler!AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan seçim öncesinden başlayarak demokratikleşmeyi, düşünce ve ifade özgürlüğünün önemini dilinden hiç düşürmedi. Yeri geldikçe hâlâ da düşürmüyor.Seçim öncesinde sloganları bile "Halkla birlikte, elde" idi. Herkesi kucaklayacak, herkesi dinleyeceklerdi.Şimdi ise "Davos aslında çok önem verilen bir toplantı değildir" gibi basit yorumlara bile tahammüllerinin olmadığı görülüyor. Örneğin Erdoğan, Davos hakkında olumsuz yorum yapanların "şizofren" olduklarını iddia ediyor. Yani pohpohlayanlar sağlıklı, olumsuz yorum yapanlar ruh hastası. "Aman ne müthiş bir gösteri yaptık, çok da iyi görüştüler. İyi ki oraya milyon kişilik bir kalabalıkla gitmişler" diyenler makbul, muhtemelen bizim gibi 'bu kalabalığa, eşlere, onca bakana, sağlık müdürüne ne gerek vardı' diyenler tukaka.Konuşmasının arasına kalabalık gitmenin yararlarını sıkıştırdığına göre bu tür yorumlar da 'şizofren yorumu' oluyor mu bilmem. Üstelik parlamentolararası gezilerin süreceğini ve çok gerekli olduğunu' eklemeyi de unutmuyor. Demek ki 'Küba gezileri' ve benzerlerinin tekrarlanmasını da bekleyebiliriz artık. Hükümet yakında 'Buz ticareti yapabiliriz' diye bin kişilik bir ekiple kutuplara giderse şaşırmayalım diye söylüyorum.Millet parasızlıktan inlerken neredeyse bir orası kaldı gidilmedik şimdiden...Erol Evgin konseriOnun konserlerini görünce veya duyunca "sakın kaçırmayın" derim, çünkü ben bayılıyorum. İnanılmaz bir keyifle, 'keşke hiç bitmese' diyerek izliyorum. Yalnız onun müziğini dinleyerek yetişen kuşak için de geçerli değil bu, yeni kuşak-yeni gençler de şarkılarını aynen, aynı zevkle dinliyor, ezberliyorlar (İnanmayan 16 yaşındaki kızım Yasemin'e sorsun.)Şimdi 'billboard'lara dev posterleri asılmış Erol-Murat Evgin'in... Üzerinde "Ulusal savunmamız için" yazan posterler. İlk görüşte merak ediyor insan hemen, neden "Ulusal savunmamız" için? Bilmeyenlere açıklayayım, baba-oğul bu konseri "Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı" yararına veriyorlar. Milli savaş sanayiinin güçlendirilmesine harcanacak konserin tüm geliri. Konser 29 Ocak 2003 Çarşamba günü (bugün) Lütfi Kırdar'da. Biletleri sponsor firma Ulusoy'un ofislerinden temin etmek mümkün.Geçen yıl 'Baba-Oğul konserlerini izlemiş, hayran kalmış ve yazmıştım. İzlememiş olanlar, hele de İstanbul'da yaşıyorlarsa aynı zamanda bir eğlence programı gibi olan bu konseri kaçırmasınlar.Kaçırılacak olay değil ve aynca görüyoruz ki zamanı geldiğinde savaştan kaçış yok, harp sanayisine de destek lâzım. Haydi konsere koşalım!