Hep aynı hikâye...

Asıl acı olan ne biliyor musunuz, Türkiye'yi yönetmek üzere ortaya çıkan insanların bugüne kadar (ve bugün de) hep yönetecekleri kitleyi aptal yerine koymaları

Haberin Devamı

Asıl acı olan ne biliyor musunuz, Türkiye'yi yönetmek üzere ortaya çıkan insanların bugüne kadar (ve bugün de) hep yönetecekleri kitleyi aptal yerine koymaları. Veya biraz daha kibarca söyleyeyim; iktidara gelebildikleri için kendilerini herkesten daha akıllı zannetmeleri.

Oysa Türk halkı kadar duygusal ve popülist politikaya kolayca kapılan bir toplumu farklı olduğuna inandırıp iktidara gelmek hiç de o kadar zor değil. Geçmiş seçimlerde en yüksek oy oranını alarak iktidar olduktan kısa süre sonra, henüz bir dönem bile tamamlanmadan seçmeninin büyük çoğunluğunu kaybederek baraj altında kalan bazı partileri hatırlarsanız bana hak vereceksiniz.

Doğru zamanda, halka doğru gelen sözleri, yeterince yüksek sesle ve yeterince çok tekrarlayın kâfi... Kısacası olay bir taktik ve zamanlama meselesi. Türkiye'de hepsi bu işte. Bu kadar basit.

Ve bu basit işi başardıktan sonra (hele arkanızda iyi bir ekip varsa ve hele basının bir kısmı sizi aynı görüşte olduğu, bir kısmı da kimsenin elde edemeyeceği haberleri elde etmek için koruyor, destekliyorsa) geriye planın devamını uygulamaktan başka bir şey kalmaz: Mümkün olduğunca zaman kazanmak... Vermek istediğin mesajları sen söyleyemiyorsan diğer partililere, o da olmazsa eşine, dostuna söyletmek... Tepki görürse hemen geri adım atmak, görmezse bir adım daha ilerlemek. Başarısız olduğun konuları unutturup dikkatleri sürekli başka noktalara çekmek. Bir yandan çok ilkeli davranıyor görünerek diğer yanda eski alışkanlıkları aynen sürdürmek gibi...

Yani planın adı hep plansızlık. Sonunda yuvarlana yuvarlana bir yerlere varılırsa varılıyor, varılamazsa bu garip millet sesini kesip çekmeye alışkın nasılsa.

Devlet boğazına kadar iç ve dış borca batmışken ve bu borçların hepsi vatandaşın (torunlarına kadar) omuzlarına yüklenmişken hâlâ bazı özel insanlara yüz milyonlarca dolar borç veriliyor. Hâlâ particilik adına en başanlı insanlar görevden alınıyor. Devletin küçülmesi gerekirken devlet kadrolarına memur yerleştiriliyor. Durum böyle olunca gerekli ödemelere para yetişmediği için garip kaynaklar yaratılmaya çalışılıyor.

Ve hâlâ mesajlar eş, dost ağzıyla, eliyle verilmeye devam ediyor.

İşte Başbakan Abdullah Gül'ün eşi... AİHM'ne Türkiye aleyhine açtığı davayı geri çekmeyi gayet popülist konuşmalarla reddetti. Neymiş efendim "Geri çekmek kadınlara hakaret olur"muş.. "En yakın destekçisi eşi" imiş.. "Zaten AİHM de Türkiye'ye ceza vermeyecek, sadece tavsiyede bulunacak"mış..

Temsil etmesin!
Asıl bu davayı geri çekmemek sadece kadınlara değil bütün Türkiye nüfusuna hakarettir. Bir başbakan eşi hiç bir ülkede kendi devletini uluslararası bir mahkemede dava etmemiştir, etmemelidir. Burada önemli olan ceza falan değil, her şeyden önce olayın dünyada yaratacağı olumsuz yankı, ülkenin prestij meselesidir.

Davanın nedeni Başbakan'in ülkesindeki yasalardır. Bu yasalar Meclis eliyle değiştirilmedikçe uyulması, hele de bir başbakan eşi tarafından kesinlikle uyulması zorunludur.

Gerçi bu hükümetin üyeleri daha iktidara gelmeden "kişiye özel yasalar" istemeye başladılar ve bu işe alıştılar ama biraz da saygı ister değil mi?

Hayrunnisa Gül davasını geri çekmeyecekse bundan sonra eşinin yanında hiç bir dış geziye gitmesin. Dış gezisi yapacaksa gayri resmi yapsın.

Dava ettiği bir devleti temsil etmek istemesi ayıp oluyor!


THY gerçekten çok iyi
Bu yazıyı bir kaç gün için geldiğim Londra'dan yazıyorum. Aslında THY'yi tercih ederim ama bu kez İngiliz Havayolları ile uçtum gelirken. İki nedeni vardı, birincisi savaş.. Fazla açıklama yapmak istemiyorum ama güvenlik açısından belki daha iyi kontrol edilir diye düşündüm nedense... Öylesine bir duygu işte. En korkusuz geçinenlerin bile içine kurt düştüğü oluyor demek ki...

Genel kontrolü görmediğim için bilmiyorum. Ama diğer her konuda THY'nin öbür hava yollarından çok daha iyi olduğunu bîr kez daha gözlerimle gördüm. Yani neden 21 bin yolcu tarafından dünya ikincisi seçildiğini anlamak çok kolay.

THY uçakları son derece bakımlı ve rahat. BA'da koltuklar naylon kaplı ve inanılmaz rahatsız.

THY hostesleri çok daha güler yüzlü, içten ve her yolcu ile ilgili. BA'da böyle değil. (Üstelik BA hostesleri THY'ninkiler kadar genç ve güzel de değil.)

Yemekleri ise kıyas kabul etmez. THY'de tazecik ve lezzetli, diğerinde bayat ve tatsız.

Kusura bakmasınlar ama gerçek böyle. Dönüşte ise biletimi THY'ye çevirmeyi düşünüyorum. Ve tabii bu farkı gördükten hemen sonra THY Genel Müdürü Yusuf Bolayırlı'nın görevden alınacağını duymak beni şaşırtmadı, üzdü. Hem de THY'nin dünya ikincisi seçildiği haberinin verildiği gün. Aynı gazetelerde yan yana haber olarak!

Her zamanki gibi başarının ödülü(!) veriliyor. Görevini en iyi şekilde yapan, en büyük başarıları kazanan mutlaka cezasını çeker; burası Türkiye, yoook öyle!. O gidecek, yerine "Belediye'den arkadaşlar", partililer gelecek.

Bu ülkenin neden Mehter Takımı adımlarıyla ilerlediğini anlayabiliyor musunuz artık; sonunda cezalandırılacağını bile bile kim işini iyi yapmak ister ki?

En iyi partizan olmak dururken en iyi profesyonel olmanın zahmetine niye katlansın insanlar?

Yine de bu haksızlığa rağmen Yusuf Bolayırlı ve tüm THY çalışanlarını kutluyorum.

BA'yi tercihimin ikinci nedenini merak ediyorsunuz şimdi değil mi?. Onu da bir başka gün anlatacağım..

DİĞER YENİ YAZILAR