Keşke bir Atatürk'ünüz olsaydı!

Türkiye'nin ünlü bir avukatı telefonda İsmet İnönü'nün bir sözünü hatırlatıyor; "İlk silah patladıktan sonra savaşın nerede duracağı belli olmaz..."

Haberin Devamı

Türkiye'nin ünlü bir avukatı telefonda İsmet İnönü'nün bir sözünü hatırlatıyor;
"İlk silah patladıktan sonra savaşın nerede duracağı belli olmaz..."
İsmet Paşa bu sözü elbette savaş teknolojisinin topla, tüfekle, tankla sınırlı olduğu günlerde söylemiş ama bugün de, hâlâ geçerli olmayacağını kim iddia edebilir?
Ben baştan beri Türkiye'nin, savaşa karşı çıkan Avrupa ülkelerinin konumunda olmadığı için ne kadar istemeşe de (madem ki kaçınılmaz noktaya gelinmiştir, madem ki her şart altında olacağı açıklanmıştır) Irak Savaşı'na katılmak zorunda olduğuna inananlardanım. Özellikle de konu ilk açıldığında gereken çıkışı yapamadığı, paradan puldan önce siyasi gerçeklerini ABD'yle devlet ciddiyeti içinde tartışamadığı ve dünyaya duyurmayı da başaramadığı, doğru imajı çizemediği için.
Nitekim hâlâ TV'lerde konuşan siyaset uzmanı profesörler de "Türkiye'nin Irak'a asker göndermesinin en önemli gerekçesinin bölgede ortaya çıkacak yeni Kürt oluşumları olduğunu" açıklıyorlar.
Yani Türkiye bir Fransa, Almanya ya da Rusya'nın durumunda değil. Savaş kendi sınırında, geleceğiyle birebir ilişki halinde. Öte yanda Türkiye'nin Irak'la Fransa, Almanya ve Rusya gibi sıkı ticari ilişkileri de yok. Yani aslında "Savaşa Hayır" derken herkesten daha samimiyetle ve iyi niyetle söylüyor -olmalı- bunu. Peki hata nerede? İşte en önemli hata, bu iyi niyet bir yanda dururken, bu ülke için ABD ve İngiltere tarafından kesin olarak karar verilmiş bir savaşa aktif katılımın neden zaruri olduğunu dünyaya anlatamamakta.
Bunu yapamazken bir de üstüne devlet tarafından gizlice yürütülmesi gereken "maddi kayıpların telâfisi" konusunu, para meselesini gün be gün ortalara dökmekte. O hatalar işte bizi Bush efendinin at pazarlığı küstahlığına götürdü.
Şimdilerde bir şaşkınlıktır gidiyor.
Yine papatya falı açıyoruz.
Yine bir yanda tezkereyi imzalayan, diğer yanda parti
tabanına mavi boncuk telaşıyla "Ama Meclis'te red oyu vereceğim" diyen bakan hikâyeleri dinliyoruz. Hepsi çok "duygusal"lar...
70 milyonluk ülkede yaşamı durdurmuş, moralleri ve ekonomiyi yerle bir etmiş bir savaş ihtimali için "duygusallık" ne demekse?
İşte burada politikacı ile devlet adamı arasındaki fark ortaya çıkıyor. Aslında "acemi politikacı" desek daha da doğru!
Keşke şimdi başlarında bir Atatürk'leri olsaydı. O "ilke ve devrimlerini" beğenmedikleri Mustafa Kemal (veya hiç değilse özelliklerinden sadece bir kaçına sahip bir devlet adamı) olsaydı bu durumlara düşerler miydi hiç? Daha ilk günden hesaplar en doğru şekilde yapılır, kararlar verilir ve tartışılmayacak bir güvenle dünya kamuoyunun bilgisine açılırdı.
Bakın TV'lerde İngiltere Başbakanı Blair'in de konuşmalarını izliyoruz. İngiliz Parlamentosu'nda ona da itirazlar var ama hiç değilse Hükümet ilk günden beri geçerli gerekçelerini aynı kararlılıkla, inanarak savunuyor. Her üyesi ayrı oynamıyor.
Türk Hükümeti dünyanın gözü önünde para pazarlığı yaptıktan sonra Meclis'inden "Savaşa hayır" sonucu çıkması tam bir "uluslararası boyutta rezalet" olacaktır onun için.
Artık geri dönmek veya tartışmak için vakit çok geç.
Bundan böyle tartışılacaksa "ilk tüfek patladıktan sonra" başlayacak, yayılacak ve beklenmedik değişikliklere sahne olabilecek savaşın söylendiği sürede bitip bitmeyeceğini, askerlerimizin ve halkın hangi tehlikelerle (terör, biyolojik ve kimyasal silahlar gibi) karşılaşabileceği ve nasıl korunabileceği tartışılmalı!

DİĞER YENİ YAZILAR