Refah Partisi'nin kuruluşuyla başlayan radikal söylemleri, miting konuşmaları, iktidarları dönemindeki din merkezli 'kavgalar, Cuma namazları çıkışındaki olaylar ve hepsinin toplamından çıkan sonuç, açıkçası Tayyip Erdoğan ve ekibine hep şüpheyle bakmama neden olmuştur. Hâlâ da bu bakış bir ölçüde sürüyor.
Ama... Doğrusu Tayyip Erdoğan'ın da Abdullah Gül'ün başlattığı ılımlı, olumlu tavrı sürdüren başlangıcını "ümit verici" bulmadığımı söyleyemem.
Örneğin Kıbrıs konusunda olaya "siyah-beyaz" olarak bakmadıklarını, sorunun daha çok müzakere edilmesi gerektiğini, "çözümsüzlük çözümdür" diyenlerin de, "ver kurtul" diyenlerin de hata yaptığını söylüyor ki bence en doğru görüş bu.
BM sözcüsünün "Rumlar tek başına AB'ye girerse Türkler işgalci sayılır" sözleri normal şartlar altında skandal bir konuşmadır ve Türkiye'ye büyük haksızlıktır.
Türkiye bir yandan ABD tarafından Irak Savaşı için köşeye sıkıştırılır, zor durumda bırakılırken ve bu hayati sorunla uğraşırken aynı anda Birleşmiş Milletler'in ve Avrupa'nın Kıbrıs baskısıyla karşılaşıyor.
Tamam biz de uzlaşma olsun, Kıbrıs halkının da, her iki ülkenin de memnun olacağı bir noktaya gelinsin istiyoruz ama bu sadece Türkiye'ye baskı ile mi olmalı? Otuz yıldır ambargo uygulanmış bir 'KKTC'de bugün referandum yapılırsa alınacak sonuç adil mi olacak?
O halk (ve biz de) elbette AB'ye girecek Güney Kıbrıs'ın toplumuyla KKTC toplumu arasındaki "refah düzeyi" farkının hızla açılacağını biliyoruz. Referandum sonucu büyük ihtimalle halkın bu endişesi yönünde olacak.
Peki Rauf Denktaş'ın endişelerinde hiç mi haklılık yok? Kıbrıs'ın tümünün bir süre sonra Rumların kontrolüne geçmesi ihtimali çok mu imkânsız?
Her şeyi, her ihtimali düşünmek zorundayız.
Asıl önemlisi bu tür isteklerin hep baskıyla Türkiye'ye kabul ettirilmesi... Yarın "Ermeni Tasarısı" konusunda da aynı tutumla karşılaşırsak, Tarih aksini yazmasına, dünyanın en ünlü tarihçileri "soykırım yoktur" demesine rağmen onu da mı kabul edeceğiz?
YÖK tartışması!
Tayyip Erdoğan'ın başbakanlık koltuğuna oturmadan yaptığı önemli açıklamalardan biri de Bakan Erkan Mumcu'nun pek acele ettiği Yüksek Öğretim Yasa Tasarısı'yla ilgili çalışmaları durdurması. Eğitimcilerle tartışılmadan, nereden çıktığı ve hatta "yazıldığı dil, üslup" bile anlaşılmadan bir ülkenin en önemli konusu olan eğitimle ilgili yasaların çıkarılamayacağını önce Başbakan'ın görmesi gerekir ki Erdoğan herhalde bunu da görüyor.
Bütün üniversite rektörlerinin karşı çıktığı, sistemi altüst edecek ve yeni sorunlar yaratacak bir acil(!) plânın aceleye getirilemeyeceğini de...
Yeni hükümet başta işsizlik, vergi ve zamlardan, Kıbns ve Irak Savaşına, BM, AB ve ABD ile sorunlardan, ekonomi, ihale yasası ve dokunulmazlıklara kadar çok sorunu çözmek zorunda. Dikkatli karara en çok ihtiyacımız olan bir dönem. Erdoğan'ın başbakanlık dönemi umalım da hep bu dikkate ve doğru kararlara sahne olsun.
Türkiye'yi pişman etmesin!
Hülya Avşar nerede haksız?
Hülya'yı sanatçı olarak beğendiğim gibi arkadaş olarak da tanır ve severim. Bugüne kadar (yaptığı konuşmaların arasında 'toptan yanlış' olanlar varsa da) çoğunlukla sorulara akıllı cevaplar vermeye, hata yapmamaya dikkat etmiştir.
Bu arada bir parantez açayım; "kadınlar evlilikte üç maymun gibi davranırsa başarılı olur" sözünü de o şekilde söylememiş. "Bazen böyle davranmayı gerektiren durumlar olabilir" demiş. "Konuşmalarımı saptırdıkları için, özellikle son olarak bir büyük gazeteye verdiğim röportajdan sonra röportaj bile yapmamaya karar verdim" diyor. Bu kararı kaç gün uygulayabilir onu bilemeyiz tabiî.
Neyse, gelelim son konuşmasına. Yasemin Bozkurt için söylediklerinde çok önemli iki hata var;
1) "Ayıp, sanatçılar güvenmişler sırlarını vermişler."
2) "Sen kim oluyorsun da"
Sanatçı veya siyasetçiler medya mensuplarına sır vermezler, vermemeliler. "Off the record" olduğu özellikle söylenmediği sürece (kişiye bağlı olarak, bazen söylense dahi) medya bunu kullanabilir.
İkincide ise; bir sanatçı medya mensubuna (hele de medyaya... Merdivenleri çıkarken kendilerinin de desteğini aldıkları, o günlerde hep yüzüne güldükleri medyaya) bu sözü söylemez. O zaman kendisine de "Peki sen kim oluyorsun" cevabı gelebilir ve bu cevap irdelenebilir ki bu da epeyce yıpratıcı olabilir.
Hülya son zamanlarda fazla gergin görünüyor. Belki de haklı. Ama yine de bence eski doğal ve içten haline en kısa zamanda dönse iyi olur.
Üç "Çelik" bakan
57, 58, 59... Hükümet saymaktan biz yorulduk onlar yorulmadı. Bir zamanlar bakanların ismini bilemeyen vatandaş mahcup olurdu şimdi biz gazeteciler bile en önemli bakanlıkların başındaki isimleri zor hatırlıyoruz.
59. Hükümet'in birçok bakanı da değişiyor tabiî ve yine... Yine... Yine tek bir kadın bakan olacak. Diğerlerine kadın aklı ermeyeceği için olmalı Turizm Bakanlığı düşünülmüş. Gerçi o da Türkiye'nin en önemli döviz kaynağı sonuçta ama hükümetlere "hafif geliyor nedense (kaldırılması gerektiğini savunanlar bile oldu.) Her neyse, geldiğimiz nokta ortada. "Kadın hakkı savunmaya ne gerek var?" diye soranlar bir daha düşünürler belki.
Dikkatimi çekti, bakanların listesinde üç "Çelik" var; Ömer Çelik, Faruk Çelik, Hüseyin Çelik. Bu isimler bir tesadüf mü, yoksa hükümet aile şirketi haline mi dönüşüyor?
Tesadüf ise ilginç tesadüf doğrusu!
Cep telefonları!
Hayrünisa Gül'ün "Başbakan eşi" olarak Ankara Opera Binası'nda, 8 Mart'da düzenlediği Kadınlar Günü toplantısına ben istememe rağmen katılamadım ama değerli sanatçı Ayten Gökçer'den dinledim.
Aralarında Büyükelçi eşlerinin de bulunduğu davetlilerin çoğu, özellikle de yabancı konuklar hiç susmayan cep telefonlarına şaşırıp kalmışlar. "Güzel bir programın akışı böylece bozuldu" diyen Gökçer'in öfkesi bir ara öyle artmış ki, flüt çalan sanatçının da rahatsızlığı gözle görülür boyutlara çıkınca dayanamayarak hakaret anlamına gelecek sözleri yüksek sesle söylemiş.
Yani inanılır gibi değil. İnsanız, bazen unutabiliyoruz, doğru. Ama hiç değilse açık unutulmuş iki telefonun çaldığını duyunca insan kendine gelir ve telefonunu kapatır.
Bunca yıldır yaşanan benzer olaylardan, basında tekrar tekrar yapılan uyarılardan sonra hâlâ başlangıç noktasında olmamız çok acı değil mi?
Tayyip Erdoğan'da büyük değişiklik
Refah Partisi'nin kuruluşuyla başlayan radikal söylemleri, miting konuşmaları, iktidarları dönemindeki din merkezli 'kavgalar, Cuma namazları çıkışındaki olaylar ve hepsinin toplamından çıkan sonuç, açıkçası Tayyip Erdoğan ve ekibine hep şüpheyle bakmama neden olmuştur
Haberin Devamı

