Belinden aşağısı olmayan ama eli yanındaki sevgilisinin elinde mutlu bir ifadeyle objektife bakan Gerald Metroz'un fotoğrafına uzun süre daldım gittim.
Sevgilisinin gözlerinde okunan endişe onunkilerde yoktu. Huzurla, tevekkülle gülümsüyordu ve bu gülümseme hiç de "durum gereği", "rol icabı" bir mimik gibi görünmüyordu.
İki bacağını birden 2.5 yaşında geçirdiği bir tren kazasında kaybetmişti Metroz. Ama bu onu ümitlerini, isteklerini gerçekleştirmekten, mutlu olmaktan alıkoymamısü. Basket, tenis, buz hokeyi gibi zor sporları yapmış (nasıl yaptığını biz gözümüzde bile canlandıramıyoruz değil mi?), gitar çalmış, radyo programcılığı ile yaşamını sürdürmüştü. Ve işte şimdi de yaşamını anlattığı kitap için o ülke senin bu ülke benim dolaşıyordu.
En ufak bir sorunda, aksamada "Neden böyle şeyler hep benim başıma geliyor?" diye sızlanmalarımızı düşündüm anlattıklarını okurken. Hepimize, sahip olduklarının farkına varamayan, değerini de anlamayan bizlere bundan daha güzel bir ders olabilir mi?
Kendisi ve yakınları sağlıklı olduğu halde işini kaybetti diye ya da bir arkadaşına kızdığı için Boğaz Köprüsü'nden atlayanlara karşılık böylesi bir cesaret ve irade örneği aklımızı başımıza getirebilir mi?
İstek ve disiplin olduğu takdirde "imkânsız"ın bile gerçekleştirilebileceği kafalarımıza kazınabilir mi? Bu "imkânsızın başarılması" evresinde gülümsemenin ve mutlu olmanın da mümkün olabileceğini öğrenebilir, şımarıklıklarımıza ve hemen kolayca kapılıverdiğimiz ümitsizliğe biraz gem vurabilir miyiz?
İşin kötüsü bizim bu konularda yeterli bilgiye, olgunluğa sahip olmayışımız en çok gençlere zarar veriyor. Çocuklarımıza da iyi özellikler kazandıramıyoruz. Eğitimi altüst etmeyi görev sayan 'Milli Eğitim' bakanları gençlere, özellikle de Türkiye gibi "çok sorunlu" bir ülkenin gençlerine özgüven ve motivasyon kazandıracak sıkı bir psikolojik eğitimin gerekli olduğunu göremiyorlar. Sonuçta bu gençlerin çoğu, evlerinde ailelerin, okulda öğretmenlerin hataları, baskı ve hakaretleriyle mevcut pozitif duygularını da olumsuzlarla değiştirerek mutsuz, güvensiz, tatminsiz gençler olarak başlıyorlar hayata.
Gerald Metroz'unkine benzer bir irade gücünü "Superman"-Christopher Reeve'de izleyerek yazmıştım kısa süre önce. (Genç ve güzel Şafak Pavey'i de unutmayalım.) Keşke hiç değilse bu örnekler medyada sıkça ve detaylı şekilde yer alsa... Hele şu motivasyona şiddetle ihtiyacımız olan günlerde ne iyi olurdu!
SAS!
John G. Miller'in kitabının adı bu... SAS komandolarından söz edecek değilim yani. Buradaki SAS; Sorunun Ardındaki Soru anlamına geliyor ve kitabın kapağında, ismin hemen altında da şu cümle yer alıyor:
"Suçu Başkasına Atmayı, Şikâyet Etmeyi ve Ertelemeyi Bırakın!"
Yukarıdaki yazımın başlığı olarak aldığım "Neden başıma bunlar geliyor?" ise 6. Bölüm'de. Bu nefis kitaptan daha sonra başka alıntılar da yapacağım ama şimdilik bu bölümden birkaç cümle... Bakın ne diyor John Miller:
"Evet, bazen kötü şeyler olur. Ekonomi kötüleşir, iş hayatımız karışır, borsa tökezler, işler kaybedilir (....), projeler çöker, iyi insanlar işten ayrılır. Hayat bu gibi örneklerle doludur. Stres hâlâ bir tercih sebebi olmaya devam eder çünkü 'tetikleyici olay' ne olursa olsun kendi yanıtımızı biz seçeriz. Kızgın olmayı tercih ederiz. Duygularımızı bastırıp sessiz kalmayı tercih ederiz. Endişe etmeyi tercih ederiz. (Bir müşterinin masasında şöyle bir söz yazılıydı: "Bazıları hakiki olan birçok problemim olmuştur!") Farklı kişilerin farklı tepkileri vardır. Stres bir tercihtir.
Stres aynı zamanda tercihlerimizin bir sonucudur. 'Neden bu benim başıma geliyor?' diye bir soru sormayı seçtiğimizde sanki kontrolümüz yokmuş gibi hissederiz. Bu bizi kurban düşünce yapısına getirir ki, bu da inanılmaz stresli bir durumdur. Gerçekten kurban olduğumuz durumlarda ve duygularımız bunu geçerli kılsa dahi 'Neden ben?' düşüncesi yalnızca stresin artmasına neden olur."
Çok güzel bir kitap SAS. Okumaya ve öğrenmeye devam ediyorum. Size de öneririm. Ayrıca, çocuklarınızın başucuna da birer tane koymanız hiç fena fikir değil!
Bu anneyi rahat bırakın!
Çocuklarıyla alışverişe çıkmışken arkadan gelen bir ambulansa yol vermek için sağa çekilen ama sağdaki minibüs şoförü tarafından sıkıştırılan ve bu arada aracının kontrolünü kaybederek bariyerlere çarpan anneyi okumuşsunuzdur.
O meşum kazada iki küçük kızını kaybetmişti Serpil Erkol. Kendisi de yaralandığı için uzun süre çocuklarının ölümünü bildirmediler ona.
Ve şimdi bu, insanoğlu için dayanılmaz acıların en dayanılmazı evlat acısı ile (hem de iki kez) karşılaşmış olan, bir maganda yüzünden dünyası kararan bu anneye bir de 10 yıl hapis cezası verilecekmiş.
Ölümden beter bir yaşamın içine itilen kadıncağız uzun yıllar boyu, tek dayanağı olan eşinden de ayrı bırakılacak.
Kasıtlı olarak kaza yapanların, bir seferde 50-60 yolcunun ölümüne sebep olan ve serbest bırakılarak tekrar tekrar direksiyon başına geçen şoförlerin, aflarla çıkarılan on binlerce katil, tecavüzcü, manyak, sapık bin türlü suçlunun elini kolunu sallaya sallaya, suçlarını tekrarlaya tekrarlaya ortalıkta dolandığı bir ülkede bu ne adaletperverliktir anlayan var mı?
Varsa eğer, örneğin cezayı verecek olan hâkim çıkıp millete de anlatsın.
Anlatamıyorsa da bıraksın zavallı kadının yakasını. Ayıptır, günahtır!
"Neden başıma bunlar geliyor?"
Belinden aşağısı olmayan ama eli yanındaki sevgilisinin elinde mutlu bir ifadeyle objektife bakan Gerald Metroz'un fotoğrafına uzun süre daldım gittim. Sevgilisinin gözlerinde okunan endişe onunkilerde yoktu
Haberin Devamı

