Ağlayın, bu devlete ağlamak yakışır!

Ah canıım, ne duygusal bir hükümetimiz, ne hassas bakanlarımız var. Vallahi duyunca üzüldüklerini benim de şuracığıma, boğazıma bir yumru tıkandı. Ağlasam mı ne yapsam?

Haberin Devamı

Ah canıım, ne duygusal bir hükümetimiz, ne hassas bakanlarımız var. Vallahi duyunca üzüldüklerini benim de şuracığıma, boğazıma bir yumru tıkandı. Ağlasam mı ne yapsam?

Efendim, Başbakan R. Tayyip Erdoğan Bakanlar Kurulu toplantısına elinde bir memurun mektubuyla girmiş. Bütün maaşı 1 milyar TL olan, 15 yıllık devlet memuru "İçinde bulunduğumuz şartlarda hepimize fedakârlık düşüyor. Savaş bitene kadar maaşımın yarısını devlete bağışlayacağım" dedikten sonra ilk taksidi de iliştirerek Başbakan'a göndermiş. O da mektubu gösteriyor.

Bunun üzerine hepsi bir duygulanmışlar, bir duygulanmışlar... Bu kadar duygulanma boşa gitmesin bari, oturup değerlendirelim diyerek acele bir "işlek beyinler arası beyin fırtınası" düzenlemişler.

Eh, işe de yaramış. Bu işlek beyinlerin en işleklerinden muhteşem fikirler dökülüp saçılmış ortaya. Örneğin; "Ulusal Dayanışma" adı altında vadeli tahviller satışa çıkaralım demiş Başbakan... O sırada Ticaret, Sanayi Odaları başkanlarının:

"Herkes servetinin yüzde 20'sini servet vergisi olarak ödesin..."

"Halkın kara günler için sakladığı para ve altınlarını da alsınlar" gibi, yine sıradışı bir zekâ gerektiren çözüm önerileri de gündeme gelmiş tabiî.

Ama... Ama bakan ve milletvekillerinin maaşlarının bir bölümünü (dikkat edin onlarınkinin yarısı gündeme gelmiyor, ama 1 milyar maaşlı memur yarısını teklif ediyor) bağışlaması olayı sonuca bağlanamamış. Komisyon kararına göre "değerlendirilecek"miş.

Kaynak arıyorlar??
Açıkçası bu hükümetin de kaynak arayışının Erbakan hükümetinden pek farklı olmayacağı görülüyor. (Onlar da ekonomik çözüm diye vatandaşın yastık altındaki parasına göz dikmişlerdi). Yönetimlerin devletin kaynaklarını çar çur ederek sıfırladığı ve yeni yönetiminin de ekonomi, iç siyaset, dış siyaset gibi konulardan hiç anlamadığı bir ülkede kaynak halkın omuzundan çıkarılmazsa nereden çıkarılacak?

Düşünün, hükümet "Savaş tahvili çıkaralım" derken Maliye Bakanı "Savaş tahvili olmaz, biz savaşta değiliz ki" diyor. Böyle bir "birbirinden habersizlik", "politikasızlık" nerede görülmüştür. Dün Tayyip Erdoğan'ın "Ekonomimiz oksijen çadırında, halkımız yardım etmek istiyor" sözlerine milletvekillerinden tezahürat geldi. Oh, bakın ne güzel ekonomik çözüm çalışmaları yapıyorlar.

Öbür yanağını da uzat
Ecevit hükümetinin, özellikle de Kemal Derviş'in başlattığı ekonomi programının etkisiyle ve ihracat artışlarıyla 2002'de büyüme açısından paçayı sıyırmışız. Ama 2003 ve ilerisinde bu parlak tablonun (hele son gelişmelerle) sürmeyeceğini görüyor büyük devlet büyüklerimiz... Bu çabaların, vatandaş sırtı sıvazlamanın, duygusal sömürülerin nedeni bu.

Haftalardır belediyelerdeki ve devletin diğer kesimlerindeki israfı ben de yazıp duruyorum. İstanbul'da örneğin yollar, kaldırımlar delik deşik. Trafik felç. Her yıl söküp söküp yeniden yapıyorlar. Yüzlerce yeni havuz, çarşı, cami vs. vs. de yeni plânları arasında.

İşte "tablo" da görünüyor; Özel inşaat sektörü gerilerken, devletin inşaatları yüzde 23.9 artmış. Devletin bırakın buna gücü olmayı, elindeki mevcut israfı bile azaltması gerekirken azaltmamış. Peki buna ne hakkı var?

Neden biz bunu soracağımıza ve israf plânı yerine ekonomik çözüm plânı yapmalarını isteyeceğimize maaşımızı veya mal varlığımızın yüzde 20'sini bağışlayacakmışız?

Yükledikleri ekstra taşıt ve ev vergileri yetmedi mi?

Akıllı, sağduyulu vatandaş olsaydık hemen elimizi cebimize atmazdık. Bu yapılan "yediğimiz tokada karşı diğer yanağımızı uzatma" alışkınlığımızın devamından başka bir şey değildir.

Bu millet doğal felâketlerde veya bir kurtuluş savaşında dayanışma gösterir, evet, ama şimdi bunlar yok. Neden zorlukla, alın teriyle kazandıklarımızı, biriktirdiklerimizi onların ipe sapa gelmez harcamalarına karşılık feda edelim?



Sevgili okurlar, gündemimiz o kadar yoğun ki şu günlerde, bazen yazılarımızı çok sık kontrol edemiyoruz yazdıktan sonra. Bazen de kısaltma sırasında anlam etkilenebiliyor.

Dün çıkan "Bu nasıl tenkit?" başlıklı yazım da ilk paragraf "O zaman Ali Poyrazoğlu'nun yanındaydım ve Mustafa Altıoklar'a '........' dedim" şeklindeydi. Burada film konusunda daha önce yazdığım yazıyı kastetmiştim. Yoksa onlarla karşılıklı bir konuşma yapmış değilim.

Bir de Yılmaz Erdoğan'ın film senaryosuyla tiyatro senaryosunu karşılaştırmıştım. "Bana Bir Şeyhler Oluyor" bildiğiniz gibi bir oyundu, film değil.

Farkındasınız biliyorum ama tekrar hatırlatayım dedim.

DİĞER YENİ YAZILAR