Kemal Derviş'in demokrasi anlayışı

Pazar günkü "AB'yi unutalım mı?" başlıklı yazımda özellikle Irak Savaşı'ndan ve Kıbrıs'taki gelişmelerden sonra Türk toplumunda Avrupa Birliği'ne karşı olumsuz bir hava yayılmaya başladığını ve bunu tehlikeli bulduğumu anlatmıştım

Haberin Devamı

Pazar günkü "AB'yi unutalım mı?" başlıklı yazımda özellikle Irak Savaşı'ndan ve Kıbrıs'taki gelişmelerden sonra Türk toplumunda Avrupa Birliği'ne karşı olumsuz bir hava yayılmaya başladığını ve bunu tehlikeli bulduğumu anlatmıştım. Aslında olay basında başlıyor, birileri öncülük ediyor ve istenen hava bir anda yayılıveriyor. Hükümet ve Meclis de hemen her konuda kararsız olduğu için sonuçta bu hava yanlış kararlara dönüşüyor.

Aynı gün Hürriyet Gazetesi'nde Kemal Derviş'in Kabataş Eğitim Vakfı'nın toplantısında yaptığı konuşma vardı ve bu konuşmasında Derviş benimkilere benzer görüşler bildirmişti.

"Artık Türkiye'nin ABD ile ilişkileri her zaman çok kırılgan olacak. Oysa Avrupa ile birleşmeye gidebilirsek Avrupa'nın içinde çok ciddi söz sahibi bir ülke olacağız" diyordu.

Türkiye'de AB üyeliği konusunda bir umutsuzluk olduğunu, Avrupa'nın da bu konudaki bazı endişelerine rağmen (ki bunlar sadece endişe ile kalmayıp karşı bir tutum da olabilir) yönümüzü, yolumuzu değiştirmediğimiz takdirde sonunda tam üyeliği elde edebileceğimizi ve bunun önemini vurguluyordu.

Konuşmanın bu bölümüyle, dediğim gibi hemfikiriz. Ama aynı konuşmada Derviş'in Irak Savaşı konusunda söylediklerine hiç katılmıyorum. Diyor ki;

"ABD'nin İngiltere'nin desteği ile yürüttüğü bu savaşa büyük bir tepki oluştu. Bir demokrasiysek, nüfusun çoğu buna karşıysa devletin bu savaşın yanında durmasını doğru bulmuyorum."

Kemal Derviş'in bu anlayışına göre devletin her önemli karardan önce durup toplumun ne dediğine kulak kabartması, vatandaşları ne isterse öyle karar vermesi gerekiyor. O zaman her önemli olayda bir referandum yapılsın, millet karar versin. Meclis'e ne gerek var?

Demokrasilerde kamuoyunun görüşü elbette önemlidir ama yine demokrasilerde parlamentodaki siyasi partiler kararların, çözümlerin, milletin temsilcileridir. Ülkenin geleceği için neyin doğru olacağına karar vermek, her ihtimali, detayı göz önüne alarak çözümü bulmak ve bunun SORUMLULUĞUNU TAŞIMAK onların görevidir. Parlamentonun ve 550 milletvekilinin anlamı budur zaten. Yine İngiltere örneğini vereceğim ama, orada da halkın çoğunluğu savaşa karşıydı. Blair ne itirazlarla karşılaştı, sonunda "Buna rağmen..." dedi. "Bu tarihi sorumluluğu alıyorum..." dedi, parlamentoyu ikna etti ve girdi savaşa.

Acaba Kemal Derviş'e göre İngiltere demokrasiden pek anlamıyor muydu?

Demokrasi konusunda yapılan hatalar da kulaktan kulağa yaygın bir kanıya dönüşebiliyor zamanla.

Ve daha sonraki Meclis kararlarını da benzer sonuçlara çevirebiliyor.

Demokrasinin ne olup olmadığının zamanında tartışılması ve anlaşılması gerektiğine bu yüzden inanıyorum.


Depremin kolay önlemleri!
"Kentim İstanbul" müthiş(!) projesi çerçevesinde "Depremin şakası olmaz" başlıklı bir basın bildirisi gönderilmiş. Bildiride uzman konuşmacılarla yapılan seminerler anlatılıyor. Bir de deprem anında okulda, evde neler yapılması gerektiği hakkında Nuh döneminden kalma bilgiler ve resimlerle hazırlanmış bir broşür var.

Deprem öncesi, anında ve sonrasında aile bireyleriyle "neler yapılacağı" konusunda konuşmalar; "deprem plânı"...

Masa altına girme, koltuk yanına çömelme, yatak, küvet yanına uzanma, kafayı çanta gibi eşyaların atanda koruma gibi önemli(!) bilgiler yer alıyor bu broşürde.

Depremden, hele de İstanbul'da olma ihtimalinden söz edilen en az 7-8 şiddetinde bir depremden korunmayı bu kadar basit zannediyorlar hâlâ demek ki. Oysa değil.

Eğer bu bilgileri hazırlayan (o broşürler, seminerler için de bir sürü para harcayanlar deprem bölgesine gitmiş ve inceleme yapmış olsalardı öyle basit çizimler ve çözümlerle olaya çare bulamayacaklarını bilirlerdi.

Moralinizi bozmak istemiyorum ama benim deprem bölgelerinde deprem sonrası yaptığım incelemere göre bunların tümü geçersiz. Yüksek binalar yan yatıyor ve alt katların da üzerine çöküyor. Buna göre bodrum, zemin ve birinci katlar en emniyetsiz olanları.

Bırakın "yanına saklanabilirsiniz" dedikleri yatak ve küvetleri, "en güvenlisi" olduğu söylenen sağlam kütleler; çamaşır makinesi, buzdolabı gibi eşyalar bile tosta dönüyor, pencerelerden fırlıyor.

Onun için; bence yapılacak tek şey, eğer alt katlarda iseniz, ilk sarsıntıyı hissettiğiniz anda dışarı fırlamak ve binadan uzaklaşmak. O ilk sarsıntıyı hemen anlamak için de "deprem uyan cihazı" taktırmak.

Özellikle yüksek binaların depreme dayanıklılığı, temelleri, kolonları mutlaka kontrol edilmeli, gerekiyorsa sağlamlaştırılmalı. Sağlam ise üst katta olanlar kolon yanlarında durup düşme ihtimali bulunmayan yerlere sıkıca tutunmalı. Merdivenlere koşmamalı.

Tabiî İstanbul Belediyesi ve diğerlerinin broşürlere, seminerlere, reklâmlara harcayacakları paraları binaları kontrole ve sağlamlaştırmaya harcamaları çok daha akıllıca olurdu ama bu işler çok zahmetli. Yeterli reklâmı da yok. O yüzden özellikle kendilerinin, belediyelerin teşvik ettiği, izin verdiği plânsız, projesiz binlerce yapı ve içindekiler büyük tehlikede.

Hükümet deprem konusunu ve binaların sağlamlaştırılma zorunluluğunu derhal gündemine almak ve en kısa zamanda en ciddi çözümleri üretmek zorunda!

DİĞER YENİ YAZILAR