"Hope gap"... Bizde de var!

3 Ocak 2003

Başlıkta İngilizce bir deyim... Neden İngilizce verildiğini merak ediyorsunuz tabii, açıklayayım; çünkü bu söz Ürdün Kraliçesi Rania tarafından aynen böyle söylenmiş ve "ümit boşluğu" anlamına geliyor.Kraliçe Rania, Arap ülkelerinde süregelen ve giderek dünyaya yayılan şiddet, terör olaylarını şöyle açıklıyor;"Bu ülkelerdeki köktendinci şiddetin de, kendi içlerinde ve diğer ülkelere karşı olan düşmanca siyasetin ve anlaşmazlıkların da temelinde ümit boşluğu yatıyor. İnsanlar artık geleceğe, yaşama dair tüm umutlarını yitirdiler. Amerika'nın bundan korunma yolu sadece milli savunma metodlarını güçlendirmek olamaz. Ancak Orta Doğu'da barış, demokrasi ve refahın gelişmesine katkıda bulunmak olabilir."Aynı "ümit boşluğu"nun Türk toplumunda da olduğunu, son yıllarda dinci partilerin (yani güya inancı diğerlerinden daha "bütün" olduğu için 'dürüst'lüğünün de daha "tam" olacağına halkı inandıranların) yükselişinde bunun payı bulunduğunu biz çok önceleri de yazmıştık. Toplumdaki bu 'tutunacak bir dal, bir ümit arama' isteğinin, güvendiği her partide karşılaştığı hayal kırıklıklarının, siyasetten başlayarak her alana yayılan yozlaşmanın getirdiği sonucu da son seçimde gördük.Seçmen oyunu, denendiği halde "denenmemiş" olduğuna inandırıldığı bir partiye verdi. Meclis'e girebilen ikinci parti de kendini bu kirlenmenin dışında tutmayı başarabilen tek "büyük ve köklü" partiydi.Zaman kredisiSon günlerde siyaset konularına pek girmemeye çalışmamın nedeni maalesef tahminlerimin aynen çıkmaya başladığını görmek. Bunları görmekten duyduğum üzüntü ve biraz da "hope gap"... Ama elbette bu ümit boşluğu -Araplardan farklı olarak- olumsuz yollarla değil, demokratik yollarla mücadelemize devam etmeye yöneltecek bizi.Yine de belediyelerde yapılan yolsuzlukların, kendi partililerine, eşe dosta verilen haksız ihalelerin ülke boyutunda açıkça yayılacağını, gelenin (görülmüş icraatlarıyla) gidenleri de aratabileceğim ve bu son tokmağı kafamıza yemeden akıllanmayacağımızı seçim öncesi yazılarımda da Tv programlarındaki konuşmalarımda da söylediğimi hatırlatmadan geçemeyeceğim.Bugün Duble Yol projesi diye bir icat çıkararak partililerine bağış yapar gibi ihale dağıtan, 50 milyon maaş artışı diye çırpınan fakirleri görmeyerek milletinin parasını çarçur eden, üniversite yönetimlerinden orduya, Cumhurbaşkanı'na kadar herkesle çekişen hükümetin yaptıkları ve yapacaklarının bile aklımızı başımıza getireceğinden şüpheliyim ben.Bu arada birileri de çıkıp "Daha soru sormaya başlamak için çok erken. Hükümete biraz zaman kredisi vermek lâzım" diyebiliyor.Yok böyle birşey. Hiçbir ülkede, hele de işsizliğin tavana vurduğu, işsiz veya ekonomi nedeniyle para kazanamayan iş sahibi fertlerinin birbiri ardından intihar ettiği, insanlarının geçinebilmek veya karısını hastaneden çıkarmak için çocuğunu, çocuğunun takma bacağını sattığı bir ülkede kimseye bundan fazla zaman verilemez.Sanki en önemli meselemiz "duble yol"muş gibi ve konuyu en iyi bilen uzmanların "Bu işin maliyeti demiryolundan fazla olur" demesine rağmen beyler ilk gün bu konuyu gündeme getiriyor ve dört koldan harekete geçiyorlar.Allah Korkusu Olan...Aynı zamanda İhale Yasası da başlarına hiçbir sorun çıkarmayacak, trilyonları istedikleri gibi dağıtacak şekilde değişmeli ki daha "özgür" olabilsinler. Demokrasi (!) ve kendi hakları, pardon insan hakları tam yerleşsin. Daha önce örneğin, Ulaştırma Bakanlığı'nın Deprem Bölgesi ihalelerinde ve belediyelerde yürütülen sistem aynen ve hatta daha rahat yürütülsün.Bir yandan da "Helâl kazancını bu ülkede yatırıma harcayan başımızın tacıdır" densin. Eh tabii haklılar da, bu durumda bütün helâl kazançlara ihtiyaç olacak.İşte biz bu nedenle, gelen hükümetler baskı rejimi örnekleri sergileyemesinler diye "Seçim ve Partiler Yasası" önemli diye çırpınmıştık.Aynı olaylar tekrarlanmasın diye "dokunulmazlıklar kaldırılacak" sözünün derhal tutulmasını istemiştik.Konya merkezli Endüstri Holding'de olanlarla, Türkiye'de olması istenenler arasında büyük benzerlik var.Sonuçta bütün millete "üstüne soğuk su içmek"ten başka yapacak şey kalmayacak.Allah korkusu olanlar, hakkı olmayan, kendisine ait olmayan paraları dağıtamaz. El uzatamaz.Hükümetin daha fazla vakit kaybetmeden aklını başına toplamasını umuyoruz, başka ne denebilir ki?

Devamını Oku

Hayatı yaşayanlar... Ve "sadece varolanlar"!

2 Ocak 2003

Hani vardır ya kafayı takarsın bir konuya sinir olur durursun, ben de son günlerde kafamı şu "lüks restoranlara giden gazeteciler" konusuna takmış bulunuyorum.Gerçi ayıptır söylemesi, hani övünüyormuş gibi olmasın, kendim güzel yemek pişirdiğim için (yine biriniz çıkıp 'narsist' demeyin kalbimi kırıyorsunuz) pek restoran merakım yoktur ama canım isterse de en lüks restorana gidip görürüm, yemeklerini tadarım. Evimde değil de dışarda yemeğe çıkmışsam, yemeğinin güzelliğiyle tanınan iyi bir yere gitmek isterim. Neden olmasın? Gel gör ki zaman zaman bunun bile suç olduğunu anlatan yazılar okuyoruz."En lüks restoranda yiyen, şarap konusunda ahkâm kesen, First Class'tan başkasına binmeyen gazeteciler..." şeklinde tarifler duyunca (belli bir şahıs kastedilmişse bile) insan rahatsız oluyor. Gazeteci dediğin ekonomide uçmalı, sıradan lokantada yemeli. Restoran da neymiş? Kendine gel... Filân gibi duygular mı duymak lâzım şimdi? Yoo, hiç de lâzım değil!Aslına bakarsanız bence, eğer yol çok uzun değilse herkes ekonomide uçmalı, arada çok büyük fiyat farkı var, ama isteyen gazeteci de bunu göze alıyorsa First Class'ta uçar, kime ne? İsteyen Gucci, Ralph Lauren, Vakko giyer, isteyen gider Perşembe Pazarı'ndan giyinir, isteyen kazancının çoğu ile bağış yapar, kime ne? Harcadığın para alın teriyle kazanılmışsa arzu ettiğin şekilde harcarsın, bu konuda hiç kimse de eleştirme, yargılama, soru sorma hakkına sahip olamaz.Her meslekte olduğu gibi gazetecilikte de bol gelirli ailelerden gelen, rahat yetişmiş isimler olduğu gibi, orta ve alt gelir sınıfında ailelerden olup da yükselen veya yerel gazetelerde sivrilerek zirveye çıkan ve çok iyi maaşlar alan insanlar var. Bu da durduğu yerde olmuyor.Başkaları uyurken veya tatil yaparken onlar çalışıyor.Başkaları eğlenirken onlar düşünüyor, araştırıyor, izliyor, bilgisayarları, kitapları, gazeteleri başında bel ağrılarına, kamburlara sahip oluyor. Onların çoğu ailelerinin varını, yoğunu ortaya koyarak yaptırdığı eğitimlerin, verdiği disiplinli yaşamın meyvelerini topluyor.Bu noktalara gelene kadar ne sıkıntılar, mücadeleler yaşanıyor. O başarı tabloları sahnenin görünen kısmıdır, kulisi değil...Ot gibi yaşamak marifet mi?Ayrıca kaliteli bir yaşamı sevmek ve arasıra eğlenmeyi düşünmek de suç değil. Tam aksine insan başarıyı, iyi imkânlara kavuşmayı, ot gibi, bitki gibi yaşamak, işten eve, evden işe, eğlenmeden, gülmeden, paylaşmadan, bulunduğu noktadan bir adım ilerlemeden varolup gitmek için istemez (kim söylemişti "İki tür insan vardır; hayatı gerçekten yaşayanlar ve sadece varolanlar..." diye)?Eğlenmek haktır.Onun için, iyi yaşamayı seven gazetecileri suçlayanlara ancak komik popülizm meraklıları olarak bakılabilir.Eğlence mekânlarının, restoranların gazetelerde tanıtılmasına, anlatılmasına gelince... Türkiye fakiri çok bir ülke olduğu için restoran, mekân, içki tanıtmamak gibi bir kısıtlamaya gidileceğine, basın var gücüyle yolsuzlukların, ekonomiye hükümetler tarafından vurulan darbelerin, işçiden memurdan kesip salkımı kendi yutanların (örneğin; İhale Yasası'nı kendi partililerinin işine gelecek şekilde değiştirmeye kalkanların) üzerine gitmeli.Metod, gidenlerin anlatmasını engellemek değil, gidemeyenlerin gitmesini sağlamak olmalı.Her yıl onlar yazar, biz sorarız, cevap gelmez. Ertesi yıl olay aynen tekrarlanır. "En dürüst benim, başka dürüst yok" kafalı meslektaşlarımız yılbaşında takım elbise, mücevher, ev eşyası gibi değerli hediyeler alan gazetecilerden olmadıklarıyla övünürler. Var mı yahu bu tür hediyeler ve alanlar?Bu konuyu yazıp duranlar biliyor olmalı. Basına olan güveni kendi içinden çökerteceklerine açıklayıverseler keşke bir iki isim de herkes öğrense..."Tek dürüst kalem"leri açıklamaya davet ediyorum. Açıklayamazlarsa da... Azıcık utanmaya!

Devamını Oku

Herkes ayrı telden...

2 Ocak 2003

Bu AKP bir alem. Geldiğinin 2. ayında çelişkiler ayyuka çıktı. Başbakan Gül'le Genel başkan Erdoğan'ın İhale Yasası gibi çok önemli konularda çelişkiye düşmesinin şoku geçmeden oradan bir kadın çıktı. Milletvekiliymiş, böylece adını duymuş olduk;Ailede "kendisinin" malı olmazmış. Aile ortaklık değilmiş; benim senin değil 'bizim malımız' olurmuş.Haydi bugüne kadar gazete okumamıştınız hanımefendi, milletvekili olduktan sonra da mı okumuyorsunuz? Gözünüze, gözünüze yazıyoruz, Türkiye'de gayrimenkullerin %91.3'ü erkeklere ait. Sadece %8.7'si kadınların üzerinde. Üstelik çalışan kadın sayısı hiç de az olmamasına rağmen.Peki bu nasıl "bizim" anlayışıdır? Çıkın da ağzınızı yaya yaya bir de bunu açıklayın millete...Zaten bu "yasa" biraz da kadınların "ağzına vurup, lokmasını alan" ve evlilik içinde bile köle durumuna getiren bir bencillik ve haksızlık anlayışına arka çıkan bu çoook akıllı, çook zeki (biliyorsunuz basına sınırlama var ve üstelik bu sınırlamalarda basının çook akıllıları tarafından destekleniyor, onun için ben de çook dikkatli kelime seçiyorum, yoksa farklı kelimeler duyardınız. Neyse siz anlarsınız.) kadın milletvekilinin benzerleri yüzünden sakat çıktı.Türkiye'nin binlerce hukukçusuna hukuk dersini bitirdikten sonra da din dersine başlıyor, kadınlar kadere inanmalıymış. Zeki milletvekili hanım; Meclis kimsenin babasının malı değil. Kimseye miras da kalmadı. Peki TBMM'de 530 erkeğe karşı 20 kadın olmanızın nedeni kader midir bir düşünün bakalım. Tanrı'nın adaleti bu olabilir mi? Yoksa bu sorunun cevabı da "Kadınlar kadere inanıp evde oturmalı. Biz de zaten vitriniz"mi olacak?AKP'nin erkek milletvekillerinin "10. madde"ye koydurduğu muhalefet şerhi hatırlatıldığı için bu konuşma bir kaçış yöntemi midir bilmiyoruz.Ama AKP bilmeli ki bunun kaçışı yok. Verdikleri diğer sözlerle birlikte Medeni Kanun'la ilgili olanı da tutmak zorundalarDiğer "çok aydın" kadın milletvekillerinin, özellikle CHP'dekilerin (ve hele bir zamanlar bu konularda kitaplar hazırlayanların) sesi neden çıkmıyor? Dillerini mi yuttular yoksa?Bu arada... CHP Genel Başkanı Deniz Baykal son konuşmamızda dokunulmazlık, yargı bağımsızlığı gibi konuların bulunduğu "öncelikli yasalar" paketine yürürlük maddesi değişikliğinin de konabileceğini söyledi ve:"Ben başından beri yanlış yapıldığına ve düzeltilmesi gerektiğine inanıyorum" dedi.AKP de aynı fikirde olduğuna göre bu hanımı hiç duymamış olalım.Yeni yıl bilmeceleriArkadaş Yayınevi tarafından çıkarılan, Adnan Ersan'ın renkli karikatürlerle süslenmiş Çocuk Bilmeceleri kitabı o kadar hoş, benzerlerinden farklı ve sadece çocuklar değil herkes için eğlenceli ki 2003'ün ilk günlerinde sizinle paylaşmayı düşündüm.İçindeki bilmeceleri arkadaşlarınıza sormayı deneyin, bakın çoğu cevapları düşünemeyecekler. İşte bugün için seçtiğim birkaç örnek:* Ağır olmadığı halde bir gemiyine batırabilir?* Arılar hangi kovana bal yapmazlar?* Penguenler niçin koltuğa oturmazlar?* Hangi saat kurulmaz?* Yağmurlu havalarda gökyüzüne baktığımız zaman ne görürüz?* Meyvelerin şefinin adı nedir?* Denizler niçin tuzludur?* Hangi soruya cevap veremeyiz?* Yenildiği zaman orucu bozmayan şey nedir? (Cevaplar en altta)Sedef Erbil "ı-ıh" dese?Türkiye'de erkek istiyor evleniliyor (ve"ev"leniliyor), erkek istiyor boşanılıyor. Neden acaba? Neden? Neden? Neden?..Şimdi cevaplayalım; güç onda da ondan. Kadın da erkek gibi çalışıyor bile olsa erkek karar verir, teklif yapar, kadın kabul eder. (Ebru Gündeş hariç...) Boşanmada hele, kesinlikle durum budur, istisnalar dışında hep erkek "artık istemediğine veya "başkasını istediğine" ya da "evliliğin yürümediğine" karar verir ve "şiddetli anlaşmazlık" veya "uyuşmazlık" gibi bir neden bulunarak kadın başladığından beter durumda ortada bırakılıverir.Mağdur hep kadındır, kadının erkekten güçlü olduğu çok uç örnekler dışında. Zira toplum içinde de gelenekler (daha doğrusu garip gelenekler) gereği erkeğin sosyal durumunda bir değişiklik olmaz.O her zaman rahat, haklı, özgür konumunu korur. Kadın İse hemen her örnekte sosyal statüsünde büyük değişim geçirir.Eh, artık 2003'te bu da değişsin. Madem ki bir gelişim (!) sürecinden geçiyoruz bu saçma sapan haksızlık da ortadan kalksın.Keşke bunu Sedef Erbil başlatabilse. Örneğin; hakime dese ki "Ben boşanmak istemiyorum. Eşime sorar mısınız bu kadar kısa sürede ne oldu da o büyük aşk böylesine yıprandı"... Dese. Ve hiç değilse kendi istediği güne kadar boşanmasa. Sonunda da kararı onun yerine başkası değil, bizzat kendi vermiş olsa?Evet, bu durumda boşanma avukatlarının deyimiyle "kadının başında Demokles'in kılıcı gibi duran" üç yıl sonra otomatik olarak boşanma maddesi var.Bu maddenin de diğeriyle birlikte değiştirilmesi, en azından büyük sorunlar olmadığı halde boşanmak isteyen erkeklerle ilgili evliliklerde sürenin mutlaka uzatılması gerekiyor.Sedef Erbil çekinmeden boşanmayı red adımını atabilir. Hiç değilse istediği an, istediğini yapmakta kendini kuşlar kadar özgür hisseden, verdiği sözleri, fotoğrafçılara verdiği pozları kısa sürede unutan erkeklere bir ders olsun diye...Bilmecelerin cevapları* Bir delik* Mermi kovanı* Smokinleri buruşmasın diye* Kum saati * Şemsiyemizi * Şeftali* Balıklar kokmasın diye * Uyuyor musunuz? * Dayak

Devamını Oku

2003 kutlu olsun

31 Aralık 2002

Bu yazıyı dün yazmış olacaktım, tam sayfa ilân gelince yeni yılınızı kutlayamadım.Efendim nicee mutlu yıllar, uzun ömürler diliyorum önce hepinize. Sonra da diyorum ki; Evet, 2003'ün de zorlu bir yıl olacağı şimdiden görülüyor ama bugün birinci gün... En iyimser halimizle, en güleryüzümüzle ve en yakınımızdakilerden başlayarak pozitif enerji dağıtımıyla geçirelim bugünü.Merak etmeyin sonraki günlerde negatif enerji takviyesi nasıl olsa önce siyasilerden gelecektir. Eksik kalırsa biz tamamlarız.Şaka yapıyorum, artık gerçekten olumlu gelişmeleri hak ediyoruz. Çok mücadale verdik elele, bundan sonra da vereceğiz. Yılmak, yorulmak, bıkkınlık göstermek yok. Bir arpa boyu değil geldiğimiz yol, çok şeyleri değiştirmeyi başardık bugüne kadar. Farketmesek de...Bundan sonra da eski kötü alışkanlıkları sürdürmek, öyle konuşup böyle yaparak Türkiye'ye zaman kaybettirmek, popülist şovlarla gövde gösterisi yaparken bir yandan "Hazine"yi çökertmek, halkın büyük çoğunluğuna haksızlık yapmak isteyenlerle mücadelemizi sürdüreceğiz. Gerçekten, sadece teoride değil, pratikte de medeni ülkeler seviyesine çıkana kadar sürdüreceğiz. Pilâvdan dönenin kaşığı kırılsın. Haydi şimdi gevşeyin, rahatlayın ve gülümseyin... Kaçtı mı gülümsemeniz. Yo, yoo yapabilirsiniz. Biz dayanıklı bir milletiz. Ve güleryüzlü.Hepinize mutlu, huzurlu bir yıl diliyorum.Gerçek olan tek kazançHer yılbaşı, o yılın bana kazandırdığı ekstra olgunluğu ölçmek için belki de, derin felsefe yaparım kendi kendime.,. Hayır normal zamanlarda fazla felsefeye dalmam, derine indikçe magma tabakasına yaklaşıyorsunuz ve ısı rahatsızlık veriyor. Aynen insanları mümkün olduğunca çok anlamaya çalışmak gibi... Hiç kimse mükemmel değil ve ne kadar çok anlarsanız o kadar hayal kırıklığına uğramak da mümkün.O zaman bırakacaksın... Fazla anlamaya çalışmayacaksın. Bu mudur yani, budur.Ne diyecektim ben size? Ah evet hatırladım; bu yılbaşı, felsefe seansımda hayattaki en önemli kazanımın, ne başarı ne para, ne pul değil, önce ailen, sevdiklerin sonra da o güne kadar edindiğin gerçek dostlar olduğuna karar verdim. (Bunu her zaman takdir etmişimdir ama giderek daha da çok farkediyorum)Yine derinlere inerseniz, "Gerçek dostlar ne kadar gerçektir, bundan nasıl emin olabilirsin" sorusu gelebilir ki ayrı bir derinlik inceleme gerektirir o soru da... Onun için inmeyin, bırakın... İnanın... Ne kadar dikkatli, ne kadar seçici olursanız olun 'dostlar' konusunda yine de bir gün yanıldığınızı anlayabilirsiniz. O ihtimal her zaman vardır. Ama... "İnanmak ve yanılmak hiç inanmamaktan çok daha iyidir" demiş bir akıllı adam... "Ne demişler?" köşeme alacağım yakında bu sözü, şimdilik kimin söylediğini hatırlayamıyorum.Gerçek dostlarımdan biri, aklıyla her konuşmada bana beyin jimnastiği yaptırabilen, sevgisiyle ısıtan bir dost Deniz Adanalı, yeni yılımızı CEKÜL'ün 7 Ağaç Ormanlarına 7 ağaç diktirerek kutlamış. Dün kartı geldi. Bugüne kadar onun arkadaşları için diktirdiği ağaçlarla sadece bu ormanın dörtte üçü dolmuştur (Dörtte biri de benim olmalı.)Kartımla birlikte bir de "Ne demişler?" köşemde sizlerle paylaşabileceğim 'güzel sözler kitapçığı' göndermiş bana (hep akıllı hediye seçer, huyu bu)... Ben de giderek bunlara bağımlı mı oluyorum ne?Bugünden sonra zaman zaman 'sevgi, aşk ve dostluk' üzerine olan bu sözleri de okuyacaksınız.2003'ün ilk günü için iki tane seçtim; biri burada, diğeri yukarda."Askın bittiğini nasıl anlarsınız? Yedide orada olacağınızı söyleyip de dokuzda giderseniz ve o polisi aramamışsa, tamam, bitmiştir."Marlene DietrichEngellilere yeni yıl hediyesiElektronik posta ile bana da gönderilen bir bilgiyi aktarıyorum."Amerika'dan bir konteynır dolusu tekerlekli sandalye geldi ve talebe bağlı olarak dağıtım yapılacak. Çevrenizde tekerlekli sandalye ihtiyacı olan ve temin şansı bulunmayan kişiler varsa lütfen acilen bildirin. Altunizade Klübü olarak temin edip kendilerine ücretsiz olarak verilecektir" deniyor. Müracaat için; Tel: 0216-326 41 66 Fax: 0216- 326 33 53Bu mesajla birlikte, görmeyen, bazıları da zekâ yönünden kusurlu ama eğitilebilir çocukların gideceği, yatılı bölümü de olan Türkan Sabancı okulu ile Veysel Vardal Görme Engelliler İlköğretim Okulu için de birer not gönderilmiş. Her iki okulun da öğrenci azlığı nedeniyle kapanma tehlikesi içinde olduğu bildiriliyor... Oysa kimbilir böyle okullara ihtiyacı olan, buna rağmen böyle okulların varlığından haberdar olmayan kaç çocuk var çevremizde.Görenler görmeyenlere, duyanlar duymayanlara iletsin lütfen. Kimbilir belki de bu haberler birçok insana güzel bir yeni yıl hediyesi olabilir.

Devamını Oku

Bir tutam basın özgürlüğü

30 Aralık 2002

Datça'da yerel bir gazetede kaymakam beyi sinirlendirecek yazı yazdığı için aylarca cehennem azabı çektirilen, bölge bürokratlarının ahbapları olan kaymakamın isteğini gerçekleştirmek üzere birbirine kenetlenmesiyle bir örümcek ağının içine düşen gazeteci Sinan Kara tüm basının ve avukatı Burhan Apaydın'in çabalarına rağmen cezaevine kondu. 21. yüzyıl Türkiye'sine bir koca alkış daha. Bu ceza tüm Türk basın mensuplarına da, hele de tüm yerel gazetecilere "Ayağınızı denk alın, asabımızı bozarsanız kendinizi içerde bulursunuz" demek oluyor. Yani "kızım sana söylüyorum, gelinim sen duy..." Bugün ona, yarın diğerlerine.Sonra da Avrupa Birliği "Kardeşim sizde demokrasi filân yok. Biz öyle kâğıt üstünde demokrasi anlamayız. Uygulayın da öyle gelin karşımıza" dediğinde biz Kasımpaşalılaşıyoruz;"Bilmem valla. Biz de o zaman AB'yi tekrar düşünürüz!!."Düşünün... Hatta isterseniz düşünün, taşının biraz da kaşının. Onların umurunda bile değil. Üye olduktan sonra size tonla para akıtacak, imkân sağlayacak bir "güçler organizasyonu", sizin milletinizin ömür boyu yuttuğu martavalları yutmaz.Türkiye'de bu "astığım astık, kestiğini kestik" usulü sistemle, bir tutamcık özgürlüğe ve söz hakkına sahip toplumla ve "toplumun aynası" denen basınla hiç kimse kalkıp da "Bu ülkede demokrasi var" diyemez. Bir kaymakamın hatasını yazamayan basına da "Basın" denmez. Dense dense "Basmayın" denir.Düşünce ve ifade özgürlüğü sınırlarını genişletmek için çırpınan bir ülkede Sinan Kara'nın tutuklanması sembolik bir yüz karasıdır.Basının bütün üyelerinin ve demokrasiye samimiyetle inanan genel başkanlarla siyasetçilerin karşı çıkmasını gerektiren bir yüz karası!Gümüş madalyaYılbaşı kutlamaları yağıyor. Kartlar, kartlar.. Takvimler. Ve arada küçük armağanlar... Okurlarımızdan, kurum ve kuruluşlardan... Yıl boyunca icabında eleştirilerde bulunduğumuz kamu kuruluşları başkanlarından, bazı siyasilerden gelen kutlama mesajları sevindirici. Zira onların "basının görevini yapması" ve bunu yaparken de tarafsız olarak, hatır gönül dinlemeden yapması gerektiğine inancını gösteriyor bu mesajlar.Neyse ki birkaç yıldır büyük yılbaşı paketleri, hediyeler kalktı. Gazetecilerin, hele de ekonomik sıkıntı içinde bir ülkede ve zaten meslekleri gereği hediyeye hiç ihtiyaçları yok.Ama... Bazen öyle hoş, öyle yaratıcı şeyler geliyor ki mutluluktan gözleri yaşarıyor insanın. Benim en çok hoşuma giden armağan, her zaman yazmışımdır adıma okutulan çocuklar. Bugüne kadar birçok kuruluş sayesinde, kendi katkılarım dışında da çok sayıda çocuğumuzun, gencimizin eğitiminde payım oldu. Bunların hiçbirinin adımı öğrenmelerini istemedim ve bunu da sağladım. Onlar okusunlar, yetişsinler ve kimseye de minnet duymasınlar, özgür, huzurlu beyinler olsunlar.Bu yıl "Frito Lay" bana "Gümüş Madalya" başlıklı bir kart göndermiş yılbaşı kutlaması olarak: "Sayın Ruhat Mengi, adınıza Frito Lay tarafından yapılan katkıyla bir denizyıldızı daha özlediği eğitim ortamına kavuşuyor. Bağışınızla bir ilköğretim öğrencisinin aylık öğrenim giderini karşıladınız" diyor.ÇEV'e adıma yaptıkları bağış için çok teşekkür ediyorum.Vakko'nun minik bir bordo minder, fes şeklinde kadife kutu içinde lokum ve üzerinde aşk, barış, mutluluk, dostluk, cesaret, sabır gibi sözler yazılı metal taşların bulunduğu küçük kadife keseden oluşan bohçası ile Altınyıldız'ın "sizin için özel dokunmuş olan kumaştan yapılmıştır" notuyla gönderdiği zarif gömlek, takvim ve ajanda paketi ise herhalde bu yılın en yaratıcı hediyeleri olmalı. Yeni yılımı kutlayan herkese, sevgili okurlarıma ve arkadaşlarıma gönül dolusu sevgilerle teşekkür ediyorum.

Devamını Oku

Baykal "Ben uyardım" diyor!

28 Aralık 2002

Dün Antalya'da TOBB toplantısında konuşan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'la, bu konuşmadan hemen sonra bir telefon görüşmesi yaptım. Ve ona "muhalefet görevini yeterince yapmadığı, AKP hükümetinin her isteğini onayladığı" yönündeki eleştiriler hakkında ne düşündüğünü sordum. Birçok başka sorumla birlikte...Baykal bu eleştirilerin haksız olduğunu, gerekli her konuda hükümeti uyardıklarını, bununla birlikte Türkiye'nin dengelerini de koruma gayretiyle yapıcı eleştirilerde, yönlendirmelerde bulunmaya dikkat ettiklerini söylüyor."Belki farkedilmiyor ama biz önemli konularda zamanından da önce dikkatlerini çekmeye çalışıyoruz. Anayasa değişikliği konusunda yapılması gerekeni ortaya koyduk, malî milâdı ertelemelerinin yanlışlığını söyledik. Kamu açıkları hızla artıyor. Sosyal yardım konusunda '15 milyon insana destek vereceğiz, ilaç, eğitim gibi konularda KDV'yi azaltacağız' sözleri tutulmadı. Dokunulmazlıklar konusunda verdikleri sözleri tutmayacaklarını açıkça ilân ettiler. Bunların yanlışlığını söylüyoruz" dedikten sonra;"Hükümet hızla güven kaybediyor. Bir buçuk ay gibi kısa bir sürede sıkıntılı noktaya gelindi. Çok dikkat etmeleri lâzım" ilavesini yapan Deniz Baykal "İhale Yasası" konusunda da hiç sessiz değil.İhale Yasası'nın içini boşaltıyorlarBu yasayla ilgili olarak ilk çıkışı 10 gün önceki grup toplantısında kendisinin yaptığını belirterek "Lütfen bu yasaya dokunmayın, olduğu gibi zamanında çıkarın. Yoksa ciddi fikir ayrılığı yaratırsınız dedik. Dünya Bankası Başkanı 'Sakın yapmayın' diye mektup yazdı. IMF de hassas, bastırıyor. Şimdi strateji değiştirdiler, içeriğini boşaltıp yasanın olumlu maddelerini işlemez hale getirmek istiyorlar: Bu konuda kendi aralarında da görüş ayrılığı içindeler" diyor.İhale Yasası konusunda TOBB toplantısında da konuştuğunu, kendisinin çok önceden yaptığı uyarıya şimdi herkesin hak verdiğini söyleyen ve bu yasayla oynanmasını önlemeye çalışacaklarını, pertavsızla inceleyip kamuoyunu uyaracaklarını söyleyen Baykal savaş konusunda neden yeterince görüş bildirmediği ile ilgili sorumu da şöyle cevapladı;"Ortada MGK'nın karan var. Her TV konuşmamda eleştirilerimi bildiriyorum ama sıkıştırmanın anlamı yok. Türkiye şimdi hem dış politikada, ABD ile ilişkilerde güven verici bir durumda değil, tereddütler içinde, hem de yanlış bir noktaya sürükleniyor. Pazartesi günü konu Meclis'e gelecek, orada ayrıntılı olarak dile getireceğim..."Tayyip Erdoğan'ın başbakan olmasını sağlayacak olan Anayasa değişikliği hakkında Cumhurbaşkanı'nın önümüzdeki bir-iki gün içinde karar vereceğini, bunun TBMM'nin kararı doğrultusunda olacağına inandığını söyleyen Deniz Baykal sözlerini şöyle bitirdi;"Söylediklerim manşete çıkmayınca 'susuyor' diyorlar. Manşetleri ben hazırlamıyorum ki ne yapayım..."Ben CHP'nin muhalefet görevini hakkıyla yaptığına ve yapacağına inanıyorum, umarım yanılmam.Biliyordum!Okurlarımın dikkati konusunda hiç şüphem olmadığı için o parantezi kaldırırken geriye kalan cümleden farklı anlam çıkaracaklarını tahmin etmiştim. Geçen hafta savaşla ilgili bir yazımda "Irak'a onbinlerce gencimiz gidecek. Aralarında üniversitelerin en iyi bölümlerinden yeni mezun olmuş zehir gibi gençlerimiz var" cümlesi geçiyordu. O cümleye bitişik olan ve içinde (hepsi çok değerli ama ya bunlar) yazan parantezi sonradan, sayfa sekreteri yazının çok sıkıştığını söylediği için, bazı cümlelerle birlikte çıkarmak zorunda kaldım.Çıkarırken de olacağı biliyordum ve oldu. Bazı okurlanm hemen "Eğitimsiz olanlar önemli değil mi Ruhat Hanım? Sizi tanıdığımız için bunu kastetmediğinizi biliyoruz ama bu anlam çıkıyor" dediler. Çok haklılar. Hepsi canımız ciğerimiz... Ama eğitimli insanı bu kadar az olan, o nedenle başı dertten kurtulmayan, üstelik gençlerini büyük güçlüklerle eğiten bir ülkede bunu da vurgulamadan geçemiyorum, ne yapayım?

Devamını Oku

Kadın düşmanlarına dikkat!

28 Aralık 2002

Kendi deyimiyle yazayım (ben de sıkı bir okuruyum zira) dünya durdukça esprilerine gülünesi arkadaşımız Selâhattin Duman dünkü yazısında Medeni Kanun'u konu seçmişti. Ve sanki Medeni Kanun ve Mal Rejimi sadece kadınları ilgilendiriyormuş gibi onlara verip veriştiriyordu.TV'lerde Medeni Kanun'dan söz eden kadınların hepsi sanşınmış da, beyinlerine boya geçiyormuş da, koca parasıyla sarışın oluyorlarmış da mış mış... Döktürmüş yine.Yazının özeti ve de başlığı "Aman erkekler dikkat. Tuzağa çekiliyorsunuz..." İşte bu erkek yazar milleti böyledir, bencillik sınırları, egoları ile azıcık oynansa bas bas bağırmaya başlarlar. Kadın haklarıyla ilgili olumlu birşey yazmaya zaten elleri varmaz da çoğunun, yazacak olurlarsa da şakaya boğup kadın nüfusun neredeyse yarısına yapılan haksızlığı birkaç cümlede özetleyiverirler.Ne kolay. Keşke kadınlar da böylesine uzun, karışık ve yüzyıllar süren haksızlığı düzeltecek bir konuyu üç-beş cümle ile özetlemeyi başarabilseler. Onlar her şeyi ciddiye aldıkları gibi, çocuklarıyla beş parasız kapı önüne bırakılan kadınları da ciddiye alıyorlar. Çekilmez yaratıklar doğrusu değil mi sevgili Selâhattin Duman?Hiç espri anlayışı da yok şu kadın milletinin!Yazılarını çok severim.... Esprilerden espri beğenmeyen biri olarak onun yazılarına saatlerce gülerim ama buna gülemedim. Gülemedim çünkü onun boşanmış ve yalnız yaşayan biri olduğunu biliyorum. Medeni Kanun'u medeni halinin etkisi altında yazmış. Galiba biraz da kadın düşmanı olabilir. Öyle ya, yoksa niye evlenmesin? Yazılarında "çekirdeksiz üzümüm" diye kendine övgüler dizen, böylesine başarılı, üstelik bööylesine yakışıklı ve esprili bir erkeğin kimbilir ne talipleri vardır. Öyle olmasa bile, atalarımız "kör baklanın kör alıcısı çıkar" dememişler mi? Çıkar, çıkar da o istemez. Herhalde yani... Herhalde öyledir, inanınbana.Onun için de espriler yine güzel ama inandırıcılığı yok. Yani her şakada bir ciddiyet payı olsa da, bu yazının ciddiye alınacak tarafı yok.Şimdi gelelim işin ciddi kısmına... Geçen hükümet döneminde yapılan, bu dönemde "1 Ocak 2003'te bitiyor" saçmalığıyla sözüm ona 'seçme hakkı' tanınan ve beklendiği gibi sadece 50-60 çiftin (belki de daha az) seçim yaptığı "Mal Rejimleri" konusunda bugüne kadar kadın-erkek, esmer-sarışın-kumral yüzlerce öğretim görevlisi, hukukçu, sanatçı, vatandaş konuştu. Güneydoğu'dan gelen palabıyıklı erkekler bile "kadın ve erkek eşitse, evliliklerde de bu uygulanmalı" dediler. Kara saçlı, kara gözlü (bazıları kırlaşmıştı ama) parti genel başkanlarının hemen hepsi kadınlara haksızlık yapıldığı konusunda hemfikirdiler. Bir kısmı hemen düzeltilmesi için önerge verdi. Bir kısmı muhalefet şerhi koydurdu.Neden genellikle "kadınlara haksızlık", onu da iki gün önce bana gönderdiği yazı ile bir hukukçu cevaplıyor. "Durmadan 76 yıllık Medeni Kanun uygulaması var diyoruz. Yani kız ve erkek çocukların teorik olarak 76 yıldır EŞİT miras hakkı var. Bir o kadar zamandır da kamuda ve özel sektörde çalışan milyonlarca kadın var. Doktoru, avukatı, mühendisi, yargıcı vb... Peki nasıl oluyor da gayrimenkullerin sadece % 8.7'si kadınların üstüne kayıtlı oluyor. Nerede bu miras payları? Nerede bu maaşlar, aylıklar. İşte işin bamteli...Yani bu ülkede yüzyıllardır sadece kadınların eviçi emekleri ya da tarladaki emekleri bedavaya getirilmemiş... Miras haklarına da el konmuş, çalışıp kazandıkları paralara da... Gerçek bu kadar çıplak ve iç acıticı."Selâhattin Bey'e ve onun gibi düşünenlere soruyorum ben de;Neden sadece %8.7'si? Bilen var mı?Cevap güldürü unsuru taşıyabilir, mahsuru yok. Nasıl olsa Türk milleti alışkındır;Güleriz hep ağlanacak hallere!Hülya Koçyiğit'e geçmiş olsun!Türk sinemasının tüm zamanlarda tartışmasız en güzel, en yetenekli kadın sanatçılarından biri... Kuşaktan kuşağa başarısını koruyan, yer aldığı eserlerle her zaman gündemde kalmayı bilen bir isim."Asıl basarı şöhrete ulaşmak değil, onu aynı şekilde koruyabilmektir" sözünü doğrulayan nadir örneklerden biri. Üstelik filmlerindeki o güler yüzünü, zarif davranışlarını, saygısını, sevgisini gerçek yaşamda da sürdüren, şöhreti gibi özenle koruyabilenlerden. Hayır bu övgülerin hiç biri fazla değil. Hatta belki yetersiz. Ona her zaman hayrandım, filmlerini asla kaçırmazdım ve bu hayranlık hep sürmüştür doğru ama ben Hülya Koçyiğit'i tanıdım da. Defalarca karşılaştım, sohbet ettim, izledim. Sanata olan aşın saygı ve sevgisini, sanatçısı olduğu topluma da aynen gösteren değerli bîr insan o. Hülya Hanım hakkında güzel şeyler yazmayı her zaman düşünmüş, istemişimdir. Bu tarifleri, sevgi dolu sözleri onun rahatsızlığını duyduğum gün yazmayı ise hiç istemezdim.Dayanamayıp söyleyeceğim, son zamanlarda üstüne üstlük çok güzelleşmişti. Her zamanki klâsik havasının dışına çıkmış, çok daha modern, genç ve hoş bîr görünüm kazanmıştı. Nazar mı değdi ne?Evet, nazara inanıyorum, buna da itiraz yoktur umarım.Dün akşamüstü onunla telefonda görüştüm, sesi halsizdi ama bir-iki güne kadar çıkacağını söyledi. Neyse ki fazla ciddi bir sorun yok.Değerli sanatçımız Hülya Koçyiğit'e ve tüm ailesine bîr kez daha geçmiş olsun diyorum.

Devamını Oku

Çiçek hastalığı ve 10 gün...

26 Aralık 2002

Bağdat'ın elinde çiçek hastalığı virüsü var mı, yok mu?.. Birleşmiş Milletler ve Amerika'nın en ağırlıklı olarak üzerinde durduğu 'biyolojik tehlike'lerden biri bu...Çiçek virüsü üzerinde araştırma yapan ve stok bulunduran iki ülke sadece ABD ve Rusya olmasına rağmen "Acaba Irak'ın elinde de var mı?" ihtimali şu anda gündemde.Amerika orijinli yayınlarda son günlerde çıkan bilgilere göre, 'olduğunun' kanıtı da aslında var. Körfez Savaşı sırasında yakalanan ve test uygulanan Iraklıların çiçeğe karşı aşılı oldukları anlaşılmış. Aş sadece 4-5 yıl etkili olduğuna göre son yılli içinde uygulandığı sonucu çıkıyor.Ve buradan da "Belki de kendi biyolojik silahlarından korunma amaçlı olarak" yapıldığı...Ayrıca, 1995 yılında Irak'ın uluslararası anlaşmalara aykırı olarak bulundurduğu 'kitle imha silahı' alanlarını gezen BM uzmanları, üzerinde "Çiçek hastalığı" yazan derin dondurucular belirlemişler.Nasıl kullanılacağına gelince; maalesef o kadar kolay ki... Kendisi hastalığa karşı aşılı tek bir kişinin, elinde 'virüsü taşıyan küçük bir sprey'le kalabalık bir alanda üç dakika dolaşması salgın için yeterli. Aşısının bile zayıf bünyelerde öldürücü etki yaptığı bir hastalığın salgınını düşünün artık.Tabiî biyolojik silahlar dışında kimyasal gaz ve bombaları da.Ne kendimi, ne de başkalarını korkutmak değil amacım. Sadece "Savaş nasıl olsa birhafta-on gün sürecek. Aman ABD'nin bize olan güveni ve işbirliği sarsılmasın" telaşıyla Bush'un canının istediği tarihi kabul ediverecek olmamıza (en azından bir kimya mühendisi olarak) tepki gösteriyorum kendi çapımda.Güvensizlik hiç de eğlenceli değil!Amerikan halkı yeni yıla ümitle bakamadıklarını söyleyerek "güvensizlik hiç de eğlenceli değil" diyor. Türkler ne desin?Biz Saddam'a onlardan da, ingiltere'den de daha yakınız. Can güvenliğide, ekonomisi de, siyaseti de ençok etkilenecek olan biziz.Bir de şu var tabiî; Amerika 500.000 sağlık görevlisini seferber ederek tarihinin en büyük kitlesel sağlık çalışmasını başlatıyor. Bütün vatandaşlarını tek tek aşılatacak. Şu anda elinde 160 milyon kişiye yetecek aşı var. Devamı da hazırlanıyormuş. Aynı şekilde Irak'ta virüs tehlikesiyle karşılaşacak askerleri için de her türlü önlemi alıyor.Ya bizim insanlarımız, toplumumuz, askerlerimiz? Onları kim aşılayacak bu biyolojik tehlikelere karşı?Bush ve ABD hükümeti, BM ve diğer ülkeler nasıl oturup kafa yoruyorlarsa bizimkiler de yormak zorundalar. Evet, biliyoruz ki geçmiş hükümetlerin hataları, ihmalleri, kaçırdıkları fırsatlar yüzünden ekonomik ve siyasi yönden onlara göbek bağımız var. Ama Körfez Savaşı'ndaki zararlarımızı unutamayız.Bu kez olacaklar onu bile aratabilir zira... Hem de savaş 10 gün sürse bile!

Devamını Oku