Doğu Anadolu bizim mi?

Bu nasıl soru demeyin hemen. Haritada bizim tabii ki, ona şüphe yok.. Ama gerçekte nasıl?. Gerçekte Doğu Anadolu'ya halâ, 2003 yılında, diğer "bizim" olan bölgeler kadar ilgi gösteriliyor mu yoksa orası Taş Devri'ni yaşamaya mı terkedilmiş?

Haberin Devamı

Bu nasıl soru demeyin hemen. Haritada bizim tabii ki, ona şüphe yok.. Ama gerçekte nasıl?. Gerçekte Doğu Anadolu'ya halâ, 2003 yılında, diğer "bizim" olan bölgeler kadar ilgi gösteriliyor mu yoksa orası Taş Devri'ni yaşamaya mı terkedilmiş?
Ne yazık ki ikincisinin doğru olduğunu özellikle her kış mevsiminde sık sık görüyoruz.
Doğu veya Güneydoğu Anadolu bölgesinde yoğun kar nedeniyle sağlık ocağına yetiştirilemeyen, kağnı ile taşınırken bebeğini, kendi canını veya her ikisini de kaybeden hamile kadınlar, hastalar, çağdışı töre olayları, cinayetleri, para ile kocaya satılan 12-13 yaşında kızlar. Ne ararsanız...
Yeditepe Üniversitesi İşletme Bölümü Kamu Politika ve Stratejileri Araştırma Grubu'ndan Dr. Atilla Öner gönderdiği elektronik postada yukarda saydığım olaylardan bazılarına dikkat çekiyor ve diyor ki:
"O bölgede yoğun kar olması herhalde ilk değil... İlçedeki sağlık ocağı, köy ve mezralardaki kadınların hamile olup olmadıklarını, hamile olanların hamileliklerinin seyrini takip etmeli. Örneğin; doğum tarihinden 2-3 gün önce hamile kadının ilçede sağlık ocağında konaklaması neden sağlanamıyor?"
Buradan "uçak kazası" na geçiyor:
"Hayatı aksatan doğa koşullarıyla yaşamayı öğrenmemiz için ne gerekiyor? 8 Ocak 2003 günü Diyarbakır'da düşen uçağın sorumlusu kim? Havalimanına iniş/kalkışı mümkün kılan aleti yerleştirmeyen DHM1 kendini nasıl savunabilir? Risk olasılığı ve etkilerinin nasıl yönetilebileceğini zorunlu derslerde işlemeyen üniversitelerin ne kadar sorumluluğu var? Pilotlarına "risk eğitimi"ni sürekli vermemiş THY hangi konularda hangi risk prosedürlerini hazırlamış? 1983 yılında da Esenboğa'ya yapılmaması gereken bir iniş sırasında düşen uçakta da kayınpederim Mustafa Saydamer'i kaybetmiştik." Dr. Atilla Öner medeni bir ülkede bir bilim adamının soracağı sorulan soruyor ve önerileri getiriyor. Vurgulayalım; OLAYLARDAN DERS ALAN, GEREKLİ ÖNLEMLERİ DE ZAMANINDA ALAN MEDENİ BİR ÜLKEDE...
Bizim gibi her üç beş ayda, senede bir aynı olayları tekrar tekrar yaşayan bir ülkede değil.
Siyasetçiler seçim önceleri bütün illeri dolaşıp parlak konuşmalar yapıyor, sonra da verdikleri tüm sözleri toptan unutarak güllük gülistanlık yaşamlarına devam ediyorlar.
Meclislerin birinci önceliği vatandaşların can güvenliğini sağlayacak önlemleri zorunlu kılmak, o sistemlerin doğru çalıştırılmasını sağlamaktır. Gerçekten yetti milletçe döktüğümüz gözyaşları. Uyansınlar ve çalışsınlar artık!

Ölmeye programlanmak
Uçak kazasının nedenlerinin tartışıldığı sırada bir asker tanıdığımla konuşuyorum. "Evime giderken önünden geçtiğim bir binanın tüm ışıklan üç gecedir sabaha kadar yanıyordu, merak ettim sordum" diyor. Kazada hayatını kaybeden, ünlü tekstil firmalarının Türkiye temsilcisi Nurullah Eren'in ailesine ait olan "Eren Apartmanı" imiş. Asker tanıdığım "O aileler üç gündür yastalar, artık bazı soruların ciddi olarak tartışılması lâzım" diyerek devam ediyor:
"Ben asker olduğum için biliyorum; asker eğitiminde 'Ne olursa olsun görevini yap. Kaybetsen bile savaş, ölsen bile görevini tamamla. Buna zorunlusun' mantığı öğretilir. Bir anlamda 'ölmeye programlanır' insan. Ordudan ayrılarak iş hayatına atılanlar da bu alışkanlığın zararını sonuna kadar çekerler. O nedenle sivil havayollarının asker pilotları çalıştırması son derece sakıncalı. Bu olayda da normal olan, yapılması gereken inatla inmeye çalışmak yerine, yoğun sisi görür görmez başka bir alana inmeye çalışmaktı. Görüldüğü gibi o ihtimal söz konusu bile olmamış."
Bunu söyledikten sonra Diyarbakır'daki kazada dikkati çeken bir başka noktaya geçiyor;
"Üstelik pilot sağlık nedenlerinden dolayı ordudaki görevine tekrar kabul edilmemiş. Böyle bir durumda, üç beş ay gibi kısa bir süre içinde sivil pilot olarak göreve alınması nasıl açıklanabilir? İnsanların hayatı oyuncak mı?"
Düşünülmesi gereken sorular doğrusu!

Yasalar sadece Tayyip Bey'e mi lâzım?
Sabahları gazeteyi eline alıp (veya TV'yi açıp) beş dakika baktıktan sonra iki seçeneğin var; ya böğüre böğüre ağlamaya başlayacaksın ya da dooğru bir psikologa koşacaksın.
Bu kadarı fazla yani. İnsan denen mahlûkun da bir tahammül, sabır sınırı vardır. Korkunç kazalara, intiharlara, cinayetlere, geçinmek için böbreğini satan vatandaşlara üzüldüğün yetmiyormuş gibi bir de abuk çelişkilere kafa yoruyorsun.
Dünkü Vatan'da kocaman bir fotoğraf. Üniversite öğrencisi genç kız, üniversite eylemlerine katıldığı için tutuklanmış, elleri kelepçeli vaziyette jandarmaların arasında imtihana gidiyor.
OLMAZ BÖYLE ŞEY! OLMAZ... OLMAZ... Bir yandan AKP liderini başbakan yapmak için "düşünce özgürlüğü", "ifade özgürlüğü" diyerek yasalar çıkarırken öte yanda üniversite öğrencisini "eylem yaptı" diye kelepçeli olarak sınava gönderemezsiniz.
Bir yandan binlerce katili, hırsızı, tecavüzcüyü serbest bırakıp, yolsuzluktan yargılananları TBMM'ye sokup öte yandan öğrenciye kelepçe takamazsınız.
Bir yanda "Avrupa Birliği Uyum Yasaları "nı çıkardık işte, "demokratikleştik" deyip diğer yanda bir kız öğrenciyi üniversite olayına karıştığı için hapsedemezsiniz.
Burası neresi ya, gerçekten aklımızı mı kaçırdık biz yoksa?

DİĞER YENİ YAZILAR