Maalesef aşina olduğumuz eski bir tabloyu tekrar izliyor, unutmak istediğimiz terör olaylarını tüm acısıyla yeniden hatırlıyoruz. Yaşıyoruz...
Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu gibi değerli bir akademisyen, hiçbir zorlukla karşılaşmadan burnunun dibine kadar yaklaşan ve kurşunu gözünün içine sıkan, acımasız bir katil tarafından öldürülüyor.
Bu millet bir aydınını, yoluna ışık tutabilecek bir fikir adamını daha göz göre göre kaybediyor.
Ceviz Kabuğu programının yapımcısı Hulki Cevizoğlu "Hablemitoğlu bana tehdit aldığını, koruma talebinde bulunduğunu ama kendisine koruma verilmediğini söyledi" demiş. Bugünün en önemli, en üstünde durulması, düşünülmesi gereken sözü budur bence. Hulki Cevizoğlu onunla defalarca konuşmuş, sözüne güvenilir bir gazetecidir. Ayrıca yalan söylemesine de gerek yok. Merhum Hablemitoğlu da durup dururken bu konuda böyle bir söz sarfetmeyeceğine göre SORUMLU KİM?
Ankara Emniyet Müdürü "Bizden koruma istememiş, istese verirdik" diyor, bu kabul edilebilir bir açıklama asla değildir. Bırakın istediği halde verilmemiş olmasını, Necip Hablemitoğlu gibi, ülke için büyük önem taşıyan konularda konuşan, ayrıca da elbette her cümlede birilerini fena halde rahatsız eden, yuvalarına çomak sokan açıklamalar yapan isimlerin zaten talep gelmeden korunmasını sağlamak önce Emniyet'in görevidir. Sonra da hükümetlerin.
Bu toplum terörü, anarşiyi, kutuplara ayrılmanın acısını, siyaseti bilmeyen, hazmedemeyen, kişisel çıkardan, şovdan başka birşey düşünemeyen hükümetlerin acısını genciyle, yaşlısıyla, çocuğuyla, her kesimiyle damarına, kanına kadar yaşadı... Kuşaklar boyu yaşamasına rağmen de 'o günlerin biteceği, aydınlık günlerin geleceği' umudunu kaybetmedi. Hep o günlerin geleceğine 'hep nihayet, belki de artık geldiğine' inandı.
Şimdi yine, yeniden o aynı acıyı hissediyor, o mutsuzluğu, endişeyi taşıyor.
Ve emniyet görevlileri böyle bir acı daha, sırf ihmal yüzünden, (aynı satırlar farklı cinayetler için kaç kez yazıldı) bu konulara dikkat edilmesi gerekirken halâ 'işkence'yi tartıştıkları için yaşanıyorken çıkmış sözüm ona uyarı yapıyorlar;
"Aman gazeteciler dikkat etsin. Dileriz bunun arkasından bir gazeteciye suikast gelmez..." Yani bu cümleyi duyunca söylenecek tek bir kelime var ama hadi şimdi söylemeyeyim.
Onların görevi açıkça, bu şekilde, hedef gösterir gibi olayların arkasından uyarılar yapmak, millete endişe ve korku salmak değil, böyle bir düşünce varsa gerekli kişilere gerekli önlemleri önceden almaktır. Yoksa... Yoksa merak etmesinler bu ülkenin Atatürkçü, aydın kafalı gazetecileri de, doçentleri, profesörleri de ne ölümden korkar, ne bu korkuyla doğruları söylemekten çekinir, ne de öldürmekle tükenir.
Onlar kuşaklar boyu mantar gibi çoğalır, biri giderse yerine bin tanesi gelir.
Haydi bakalım Hükümet'in AB'yle, savaşla meşgul üyeleri ve Emniyet mensupları, siz de kendinize düşeni yapın.
Görevlerinizi, sorumluluklarınızı, önceliklerinizi tekrar ve acilen bir gözden geçiriverin!
Akmerkez kabul (mü?) ediyor
Otoparkında arabaların kapısının profesyonel hırsızlar tarafından açılarak soyulduğunu iki kez yazdım. Gelen tepkilere bakılırsa sağır sultan duydu, onlar duymamış olmalılar.
Herhalde öyle, zira Akmerkez Otoparkı adını taşıyan bir yerde böyle olayların olması eğer duysalardı onları rahatsız ederdi. Ve en azından bir 'üzüntü belirtir', özür dilerlerdi.
Demek ki duymadılar...
Bu konuda, beni gördükçe konuşan veya yazarak tepki bildiren okurlarım, Akmerkez müşterileri, panik içindeler; "Ya onların da arabasına birşey olursa", endişe bu. Ne diyebilirim bu konuda sizce?
Aman arabalarınızda hiçbir şey bırakmayın diyorum.
Bu arada Alışveriş Merkezi'nde soruşturarak bilgi edinen bazı okurlarım da çalışan güvenlik görevlilerinin sayısının 15-18 civarında olduğunu ve 180 milyon TL. maaş aldıklarını öğrendiklerini söyleyerek "Ne sayı, ne de maaş yeterli Ruhat Hanım" dediler.
Bu yönetenlerin bileceği şey. Sayıyı, maaşı bırakın "idare"nin gözleri, kulakları bile yeterli değil.
Otolarımızı kendimiz koruyalım, görünüşe göre başka çare yok!
Hükümetin boyu
Adam çocuğunu almış, Galata Kulesi'ne çıkarmış, oradan İstanbul'u seyrediyorlar, baba anlatıyor:
"Bak oğlum, şu Boğaz Köprüsü, denizden yüksekliği şu kadar... Bu da Beyazıt Kulesi onun da yüksekliği şu... Bu Süleymaniye Camii, minarelerinin yüksekliği şu kadar... Bu Hilton, bu Sheraton, bu Etap, bu Camlıca Televizyon Kulesi, yüksekliği, boyları şu kadar metre..."
Çocuk bu ya, hınzır, öyle şeyler sorup, öyle lâflar eder ki:
"Peki baba, hükümetin boyu ne kadar?"
Baba, lahavle çekip "Oğlum hükümetin boyu olur mu?" derken yanlarında duran biri lâfa karışmış:
"Evlâdım hükümetin boyu bir metre ellibeş santim!"
Baba kızmış, adama dönmüş:
"Çocuğa yalan yanlış şeyler öğretme, sen ne kanşıyorsun, hiç hükümetin boyu olur mu?"
Adam gülmüş:
"Olur, olur, benim boyum bir yetmiş..."
"Eee, senin boyunla hükümetin boyunun ne ilgisi var?"
Adam anlatmış:
"Benim boyum bir yetmiş mi? Hükümet de burama kadar geldi..."
Eliyle boğazını göstermiş;
"Düş kelle için onbeş santimi, hükümetin boyu ortaya çıkar; bir elli beş!"
Bizde hükümetlerin boyu bugüne kadar hep bir ellibeş oldu. Umalım da sonuncu farklı olsun!
Koruma istememiş olabilir mi?
Maalesef aşina olduğumuz eski bir tabloyu tekrar izliyor, unutmak istediğimiz terör olaylarını tüm acısıyla yeniden hatırlıyoruz. Yaşıyoruz...
Haberin Devamı

