Celal Kolot üniversite yıllarının geçtiği Londra’yı çok sever... Yılda 3-4 kez, “Chelsea’nin maçını bahane edip soluğu çok sevdiği Londra’da alır...”Bana da her gidişinde bir pas atar:“Salı günü Londra’ya gidiyorum... Geleceksen bir hafta oradayım...” Geçen hafta gördüğümde yine bildik paslardan birini attı:“Şampiyonlar Ligi finaline gidiyorum Londra’ya... Bir hafta da kalırım... Gel istersen...”Yaz gelmiş İstanbul’a...Etraf günlük güneşlik...Boğaz pırıl pırıl parlıyor karşımda...Dünyanın en güzel restoranları, en muhteşem giyim mağazaları, en güzel filmler, konserler, televizyonda ne istersem var, “Ben ne yapacağım Londra’da Celal?..” dedim... ***Cuma sabah, yarım saat yürüdüm Bebek Kahve’de bizim “entellektüel kahve ekibiyle” sohbet ederken söz döndü dolaştı Celal’e geldi...Saat 11.30 suları...Londra saatiyle 9.30...Güneş tatlı tatlı ısıtıyor Bebek Kahve’yi...Millet kahvaltısını ediyor denizin üzerinde, tarihi Bebek camisinin yanında...Muhteşem bir tarihi dekorun gölgesinde keyifli mi keyifliyiz...Açtım telefonu, Celal’in sesi İngiliz Lord’larının tonunu benimsemiş anında...“Şimdi o lüks otelin zemin katında, gün ışığının uğramadığı penceresiz salonda oturmuş kahvaltı ediyorsun değil mi?..” dedim...“Aynen öyle...” dedi...“Çevrendeki masalarda da Londra’ya gelmiş, biri iki Arap çift var, başka da fazla bir şey yok öyle değil mi?..” diye üsteledim...“Aynen öyle” diye tekrar etti...***Ünlü Wimbledon Tenis Şampiyonası’nın kadınlar finali bu yıl İstanbul’da yapılacak...Sevgili dostum Sema, İstanbul’da yapılacak finaller öncesi Londra’daki smokinli geceye beni götürebilmek için, günler öncesinden kafamın etini yemeğe başladı...-”Londra’ya geliyorsun... Wimbledon kadınlar finalinin öncesinde Londra’da bir gece yapacağız, oradaki şirketle... Smokinli bir Londra gecesi... Mutlaka bekliyorum...”Çocukları alıyorum ya hafta sonları, hemen oradan başlıyorum itiraza...-”Biliyorsun hafta sonları çocukları alıyorum... Hafta sonuysa mümkün değil gelemem...”-”Hayır hafta sonu değil, hafta içi...”-”Kaç gün kalınacak?..”-”Bir gün istersen uzat iki, üç gün yap...”-”Ya şimdi 4 saat gideceksin... 4 saat geleceksin... Ölme eşşeğim ölme... Yorulacaksın bir sürü...”***Yokuşa sürdükçe sürüyorum...Londra ki, hayatımda tek başına ilk gittiğim, her gittiğimde içimin kıpır kıpır ettiği şehir...İstanbul’u bırakıp Londra’ya gitmek içimden gelmiyor?..Niye?..Niyenin cevabı dün dünyanın en ünlü ve en fazla satan ekonomi dergisi Financial Times’da vardı...Gazetenin dünya çapında finansla ilgilenen elit okurları “İstanbul’u dünyanın en arzu edilen şehri seçtiler...”Financial Times okurlarına göre Londra ikinci, New York üçüncü sırada...Paris, Roma, Tokyo ise altlarda...Hiç şaşırmadım...Gazetenin yazarı Edvin Heathcote şöyle diyor:“İstanbul, benim hep eleştirdiğim burjuva tek kültürlülüğe karşı bir antitez oluşturuyor...İstanbul kozmopolitan bir şehir...Kalabalık ve enerji dolu...Nüfusu genç olmasına karşın, tarihi bir kültürü var...Sosyal olarak karışık ve gelir seviyesindeki farklılıklara rağmen, yabancıları kabul ediyor... İstanbul sadece kıtalararası değil, dinler ve medeniyetler arası bir köprü...”***İlk gençlik yıllarımda, Londra’ya, Paris’e gitmeden günler öncesinden, heyecan sarardı beni...O şehirler gözümün önüne gelir, kıpır kıpır bir heyecan dalgası sarardı yüreğimi...Şimdi “4 saat git, 4 saat gel... Boşver ya bu saatte Londra’yı mı gidilir?..” yapıyorum...Elbette Londra yine Londra...Yine güzel, yine cazip, yine çekici...Ne ki İstanbul ilk gençlik yıllarımın İstanbul’una anormal fark atmış durumda...Kahvenin bulunmadığı şehir şimdi yüzlerce çeşit kahvenin, dünyanın sayılı mutfaklarının, en ünlü giyim mağazalarının ve dünya çapında alışveriş merkezlerinin ortasında bir silüet olarak yükseliyor...O muhteşem tarihin kültürünün ambiyansında...Londra mı?..Hele bir sonbahar gelsin bakarız...*****ŞAHNAZ’IN DÜĞÜNÜ...Telefon etti geçenlerde... “Mutlaka gelmeni istiyorum 28 Mayıs gecesi... Evleniyorum...” dedi...Şahnaz’ı önce gazetelerden tanıdım ben...Sonra 2004 yılında kendisiyle tanıştım...Güzeller genelde biraz soğuk olurlar diye bilinir...O ise, inanılmaz sıcak, nahif, hoş, tatlı bir kızdı...Kıpır kıpırdı...***Şov dünyasının bir parçasıydı, ancak ben gizli gizli onun “şov dünyasının pırıltılı hayatlarından çok daha fazla aile kurmaya odaklı bir genç kadın” olduğunu farkediyordum... İstanbul ve şov dünyası...Öyle bir dünyanın içindeydi ki, bu isteklerini karşılayacağı doğru düzgün birini bulması çok zordu...Herkes gemisini yürütmenin peşindeydi bu dünyalarda...Birbirinin üstüne basarak, nereye kadar çıkabilirimin hesapları içindeydi...***Şahnaz’cık bu dışı albenili ve yaldızlı, içi ise korkutucu derecede gaddar olan bu dünyanın, sularına hiç kapılmadı...Hep “Beyaz Atlı Prens’ini” bekledi... Telefonda anladım ki Şahnaz “Beyaz Atlı Prens’ini çoktan bulmuş” da evleniyor...Cumartesi gecesi Four Seasons’da muhteşem bir törenle evlendi...Ben gidemedim, ancak bütün kalbimle ona mutluluklar diledim...Aysun Kayacı ile Ece Vahapoğlu “gelin çiçeğini” kapabilmek için birbirleriyle yarışmışlar...Gelin çiçeğine gerek yok, “gönül çiçekleri” gerçekten isterse, benzer bir düğünün “yeni gelinleri” onlar olurlar...Evliliği öylesine evlilik olsun diye değil, gerçekten aile kurmak için isteyen, onu da tadar...Kimse endişeye kapılmasın...*****SUÇLUYSA FELAKET, SUÇLU DEĞİLSE DAHA DA FELAKET!..Allahtan seçimlere sadece iki hafta kaldı... Belki seçimlerden sonra, kazanan lider ortalığı yumuşatacak birşeyler söyler de, “çok tehlikeli boyutlara gelen kutuplaşma bir nebze” yumuşar...Dün tutuklanan kişi Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Balanlı’dır...Tuktuklanmasa, Hava Kuvvetleri Komutanı olması ihtimal dahilindeydi...Muvazzaf subaylar içinde tutuklanan en yüksek rütbeli subay deniyor Balanlı için...***Balanlı “Balyoz” darbe planı iddiaları çerçevesinde eski Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına’nın sözlü talimatıyla Oraj planını yürütmekle suçlanıyor...Şöyle söyleyeyim...Türk Silahlı Kuvvetleri’nde bu düzeyde bir komutanın “suçlu” olması çok tehlikeli bir durum...“Suçlu” olmadığı halde tutuklanması ise daha da tehlikeli bir durum... İki hafta içerisinde seçim var bu ülkede...Seçim akşamı, kazanacak liderin, ortamı ve ülkeyi yumuşatması şarttır... Bu ülkede “demokrasi dışı darbeler, faili meçhuller, suikastler, şantajlar, kasetler, tutuklamalar” olmamalı...Bu ülkede, herkes demokrasiye saygı göstermeli...Aynı zamanda, herkes birbirine de saygı gösterip, her şeyi söylemesine fırsat vermeli...Bu ülkede demokrasi kazanamazsa ülke kaybedecek... Herkes bu gerçeği farketmeli...
Yıldırım Demirören apar topar Kayseri’den döndüğünde akşamın saat 18’iydi...İki saat sonra Ziraat Türkiye Kupası finali başlayacakken; Başkan eşini ve çocuklarını alarak özel uçakla İstanbul’a döndü...Babası Erdoğan Demirören’in apandisiti patlamıştı ve acilen ameliyat olması gerekiyordu...Erdoğan Demirören o haliyle, önce Beşiktaş’ın televizyondan final maçını izlemek istiyordu...Yıldırım Demirören babasını acil ameliyata aldırmak ve yanında olabilmek için, çoluğunu çocuğunu toplayıp İstanbul’a döndü...Babanın sağlığı Başkan’ı olduğu takımın şampiyonluğundan önemliydi...Aile böyle bir şey... ***Beşiktaş kupayı aldı...Şükür, Erdoğan Demirören de başarılı bir ameliyat geçirip sağlığına kavuştu...Hafta başında bir davetiye aldım:“Erdoğan Demirören, Vatan ve Milliyet gazetesinin yazar ve yöneticilerini Perşembe akşamı yemeğe davet ediyordu...”Gelip gelemeyeceğimi sordular...“Yazıları yazıp, gelirim elbette...” dedim, Perşembe günleri hem Cuma’nın hem de Pazar Vatan’ın yazılarını yazacağımı bildiğim halde...Perşembe sabahı Cuma ve Pazar gazetelerinin yazılarını planlarken, bir mesaj geldi telefonuma “Perşembe akşamı olacak yemek, Pazar sabah ormanda yeşillikler arasında brunch’a çevrilmişti...”Vatan ve Milliyet’in yönetici ve yazarları eşleriyle, yeşillikler içerisinde ailece bir Pazar geçireceklerdi...İyi düşünülmüş bir davetti...Akşam yemeklerinin metazori erkeksi havasından uzakta, eşlerin ve kadının olduğu sıcak aile ortamında yazarları ve yöneticileri ağırlamak sıcak bir jestti...***Birkaç yıl önce Beşiktaş yönetiminde BJK TV’yi kurarken, Beşiktaş’ın çok ‘erkek’ bir marka olduğunu fark etmiştim...“Kadının bulunmadığı yerde marka değeri artmaz” demiştim...Yıllar içinde Yıldırım Demirören eşi ve çocuklarını tribünde yanına aldı...Onlarla beraber sahaya çıkıp şampiyonluk kupasını kaldırarak futbolun içine “kadın ve aile” kavramını soktu...Aziz Başkan o sırada evli değildi, eşini stada getirmezdi...Adnan Polat ise nedendir bilinmez modern ve örnek bir Türk kadını olan eşi Ayşe Polat’ı, fotoğrafların ve Galatasaray’ın dışında tuttu...Oysa Revna Demirören’le mükemmel bir ikili oluşturabilirlerdi...***Beşiktaş yönetimindeyken eşli yemekler çok olurdu...Beni de çağrırlardı bu yemeklere...O zamanlar (ve galiba genelde her zaman) “eşsiz” olduğumdan, kimseleri rahatsız etmemek için pek katılmak istemezdim o davetlere...Erdoğan Demirören’in eşiyle Pazar sabahki brunch davetini alınca, tüm bunlar gözümün önünden film şeridi gibi geçti...İçim burkuldu biraz...Çünkü davete katılamayacaktım...Eş durumundan değil bu sefer, çocuk durumundan...Hafta sonları 1.5 gün çocuklarımı alabiliyordum...Dünya dursa, çocuklarımla geçireceğim o kısıtlı saatleri, yok etmek istemiyordum...Claudia Cardinale geldiğinde de, Londra’ya, Milano’ya, Barcelona’ya, Manchester’a davetler edildiğinde de hep aynı yanıtı verdim:“Çocuklarımı aldığım saatlerde, hiçbir davete katılamam...”Üç çocuğumla 1.5 günlük hafta sonu buluşmalarının önüne hiçbir davet geçmedi; yapacak bir şey yok...Öğlen iki saatcik uyuyorlar minikler...Kimbilir belki onlar uyurken, Ayşe Nazlı’yla yarım saatliğine uğrayacak vakit bulabiliriz...Belki o da mümkün olmaz...Hayat bir öncelikler sinsilesidir...Ve çocuklar o sinsilede en önce gelirler...Ne yapalım ki “Aile böyle bir şeydir işte!..”*****ARKADAŞINA SÖYLE, YUNANİSTAN’DA DARBE OLMAZ ERTUĞRUL ABİ!..Ertuğrul’un (Özkök) yakın arkadaşı Kai Diekmann’ın Genel Yayın Yönetmenliği’ni yaptığı Alman Bild gazetesi, ekonomik iflasa giden “Yunanistan’da darbe olabilir...” manşetini atmış...Gazete haberi CIA raporlarına dayandırdığını yazıyor...CIA’yle ilişkim yok bilemem...Kai Diekmann’ı da tanımam, Ertuğrul Abi gibi yakın arkadaşım değil...Ancak Ertuğrul Abi’yi tanırım...Ona söyleyeyim bari...Kankası Kai Diekmann’a iletiversin...***Kai Diekmann’a söyle, Yunanistan’da darbe marbe olmaz Ertuğrul Abi...Darbe yapmaya kalkanı, yaptığına yapacağına pişman ederler Yunanistan’da Ertuğrul Abi...İnanılmaz bir demokrasi kültürü vardır Yunanistan’da Ertuğrul Abi...Değil darbe, eskilerin “örfi idare” dediği, sıkıyönetim ilan etmeye kalk da gör gününü Ertuğrul Abi...Kai Diekmann hangi CIA raporundan esinleniyor bilmiyorum...Fakat Yunanistan’a turist olarak giden 5 yaşında çocuk bile, bu ülkede bir darbe yapılamayacağını bilir...Sen diplomatları bile grev yapabilen bir ülke biliyor musun Ertuğrul Abi?..Yunanistan’da yaparlar...***Kai Diekmann’a söyle...Ya doğru düzgün bir Atina muhabiri tutsun...Ya doğru düzgün bir editör...Öyle olur olmadık manüplatif haberleri de gazeteye vermesin...Ayıp oluyor...Daha doğrusu rezil oluyor...*****ALAIN DELON... “HER ŞEYE YETENEĞİ OLAN BU ADAM NEDENSE MUTLULUĞA İLGİ DUYMADI...”Çok sevdiğim bir kadın dostum, benim çok sevdiğimi bildiği Alain Delon için Fransa’da yapılan şu saptamayı gönderiyor: “Her şeye yeteneği olan bu adam, nedense mutluluğa ilgi duymadı!..”Bu saptamayı okuyunca, “kendi mutsuzluklarımın, mazoşist zevkleri” hakkında sürpriz ipuçları yakaladım...Alain Delon inanılmaz yakışıklılığı, yalnızlığı, cool duruşu, mahsun bakışıyla gençlik idolümüzdü...Bir rol modeldi, yalnızlığın muhteşem resmedilmiş ideolojik bir yapıtıydı...Bu çok yakışıklı ve çok karizmatik olan adam “hep hüzünlü, hep biraz mutsuz, hep bir miktar ölümü çağrıştıran” rollerin kahramanıydı...Bir gangsteri onunla sevdim ben...Hayatı dedektiflerin ve iyilerin değil, ölümle burun buruna yaşayan bir suçlunun gözünden ilk kez onun sayesinde yaşadım ben...***Suçlunun ve kanundan kaçanın onu kovalayan dedektiften daha korkunç olmadığına, kadınlar tarafından sevilmenin, kadınlarla mutlu olmaya yetmediğini de onunla fark ettim ben...“Her şeye yeteneği olan bu adam, nedense mutluluğa ilgi duymadı...” demişler onun için...Ne doğru bir söz...Douchy isimli köydeki geniş arazisinde, hayvanlarıyla yalnız yaşadığını söylediği bir Noel gecesi canlı yayınında onu Paris’te küçücük bir odada seyrederken, nasıl bir heyecan ve ürperti duyduğumu hatırlıyorum...Hayvanlarla bir çiftlik evindeki yalnız yaşamın, kendisini sevenlere nasıl bir rol model olduğunu biliyor muydu acaba bu yakışıklı adam?..2002’de ağır geçirdiği bir depresyon sonucu intiharı denemişti...Kendi ilgi duymadığı mutluluğa, kendisini sevenleri de ilgi duymaz hale getirdi Alain Delon...Ne yapalım ki...Bizim kahramanlarımız, ölümü seven, yalnızlığı yaşam biçimi olarak benimseyen, tehlikenin ve maceraların ortasında adrenalin salgısından garip bir haz duyan, karizmatik serserilerdi...Onların hayatımı ne kadar etkilediğini gördükçe, hüzünle keyif arası bir yerde tahteravalli oynuyorum...Artık uzun zamandır “mutluluğa ilgi duyuyorum...”Rol modelim yok, çünkü mutluluğa gerçekten ilgi duyduğum çağda, rol model alacak yaşı çoktan geçmiştim...Ve fakat çocuklarıma, kalplerde bir kekremsi tat bırakan bu gençlik kahramanımın rol modeli olmamasından mutluyum...
Reha Muhtar’la bu Pazar sohbetinde hayretler içinde izlediğimiz “Çok eşlilik yasal olsun” açıklamasını, bunun nereden çıktığını, bazılarının başkalarının hayatına karışabilme hakkını nereden bulduğunu ve siyaset arenasını bir çamur deryasına döndüren kasetleri konuştuk. İşte önemli cevaplar ve kaçırılmaması gereken yorumlar...* 1, 2, 3, 4, 5... Kaç kadın yeterli? Hani bu hafta Sibel Üresin isminde bir kadın, insanı hayrete düşüren acayip laflar ortaya attı da bütün hafta tartışıldı ya o yüzden soruyorum. Hanımefendi güya, “Her erkek dört kadınla evlensin” diyerek, zinayı engelleyecekmiş!!! Zinayı yeniden suç haline getirecek... Sonra da imam nikahıyla 4 evliliğin önünü açacak. Bunun dışında “zina” olursa bu suç sayılacak. Yasal eşin dışındaki kadın erkek ilişkileri ise, imam nikahlı diye suç sayılmayacak. Bu olay bana MHP’de seks kaseti çıkan yetkililerden birinin sözünü hatırlatıyor. Seks kaseti ortalıkta dolaşan o yetkili şöyle demişti: “Benim burada görüntülerimin yayınlandığı kişi, benim zina yaptığım kişi değil... İmam nikahlı eşim...” İran’da röportajlar yapan Rabia Özden Kazan isimli gazeteci, erkeklerin bir kadınla beraber olmak istediklerinde, beş dakikada imam nikahı kıyan adamların olduğunu söylüyordu. İş bittikten sonra da geçerliliğini yitiriyor o çakma imamların kıydığı nikah. Hanımefendi “zina”yı yasalaştıralım, yasa dışı olanları da “suç” haline getirelim diyor. Yok böyle bir şey. Bu devirde, böyle bir dünyada ne zinayı suç haline getirebilirsiniz, ne de onu bir erkeğe dört kadın palavralarıyla yasalaştırabilirsiniz. Başka muhafazakar kadınlar, kimse yemez sizin bu palavralarınızı...* Fatih, Ümraniye, Bahçelievler, Eyüp Belediyelerine “aile içi eğitim seminerleri ve danışmanlığı verdiği” söylenen bir kadın “erkek, dördüncüye kadar imam nikahıyla evlenebilir, çok eşlilik yasalaşsın” gibi açıklamalarda bulundu. Bu nasıl bir zihniyet gibi şeyler söylemek bile komik geliyor, o kadar tuhaf çünkü. Ama insanların başkalarının hayatlarına bu kadar karışabilme hakkını kendilerinde görmesine ne diyorsunuz?Hanımefendinin Eyüp Belediyesi’nde çalışmadığı o belediyece açıklandı... Fatih, Ümraniye, Bahçelievler Belediyeleri de eğer bu hanımefendi orada aile içi eğitim danışmanlığı gibi bir hizmet veriyorsa hemen işine son vermeli.* Bir kadınının böyle sözler edebilmesi her şeyden önce bir kadın olarak bana utanç verici geliyor. Bu sadece kendi görüşü olsa evet onu bağlar ama bu konuda belediyelerle bağlantılı olarak seminerler verebiliyor olmasına ne diyorsunuz?Söyledikleri elle tutulur şeyler değil... “Demokrasi var herkes istediğini söyler” diyebilirsiniz. Söyleyebilir... Fakat bu zihniyetle belediyelerde evlilik ve aile danışmanlığı yapamaz. Kadın olarak ise, en başta muhafazakar kadınlar kendisine karşı çıkarlar. Bu devirde hiçbir kadın “kendi hakkını başkasına yedirmez...” Bu hanımefendi muhafazakar evli kadınların, kocalarının başka kadınlarla evlenip bütün haklardan onların da yararlanmasını isterler mi sanıyor? Eğer böyle sanıyorsa, hayatı hiç okuyamamış demektir. Artık kimse haklarını başkalarına verecek durumda değil. Fanusta yaşıyor Hanımefendi... Gitsin bir Fatih’te muhafazakar aileye teklif etsin de bunu, bakayım ne cevap alacak?..* Böyle bir konu niye şimdi gündeme geldi sizce? Bilmiyorum kuşkularım var... Yine seçim ortamına girildi ve kimin neyi niye söylediğini bilmiyoruz. Mesela alkol konusu açıktı. 24 yaş altına sınırlamalar getirmek istiyorlardı. Karşı çıktık. Yumuşattılar. Şimdi de Danıştay, yürütmeyi durdurma verdi iş halloldu. Ancak bu tip “Bir erkek 4 kadınla evlenebilir” türü çıkışların, nerden ve kimden tetiklendiğini bilmiyoruz. AKP’nin sahip çıktığı ve bizim karşı çıktığımız alkol, zina, özel hayat gibi konulardaki sözleri eleştiriyoruz. Bakıyorum da, bu tip eleştirilerin bazılarını ciddi olarak dikkate alıyorlar. Bazılarında da bildiklerini okuyorlar. Fakat, bu tip açıklamaların ben AKP’nin bizzat kendisinden geldiğinden emin değilim... * Son zamanlardaki tartışmalara bakacak olursak, çok içki içen bir toplum olmamamıza rağmen içki yasağı gündeme geliyor, çocukları koruma bahanesiyle internet ile ilgili yasaklamalar ortalığı karıştırıyor, işte bir kadın çıkıp güya kadınları korumak için imam nikahı, çok eşlilik yasalaşsın gibi cümleler sarf ediyor... Tüm garip kararların kılıfı nasıl oluyor da “bizi korumak” oluyor?AKP muhafazakar olduğunu söyleyen bir parti. Hayata özgürlüklerden çok, “manevi değerler ve kutsallıklar” açısından bakıyor... Oysa manevi değerleri savunmanın, kutsallığı kendine aidiyet saymanın da kişisel bir tercih olduğunu gördükleri anda, “özgürlük anlayışı tüm toplumu kapsar...” AKP’nin kendi değerler bütününü savunmasında hiçbir sakınca yok. Mesele o değerler bütününün bütün topluma şamil olmasını istemede düğümleniyor. Kimse kendi değerler bütününü, tüm topluma şamil yapmaya kalkışmazsa, özgürlükler ve demokrasi konusunda önemli bir yol ayrımını aşarız. Herkesin bilmesi gereken şey, bu çağda insanları “öğretilerle hiç kimselerin şekillendiremeyeceği gerçeğidir...” Herkes söyleyeceğini söyler... Herkes inandığına inanır... Bu kadar, fazlası yok...MHP’siz bir Meclis düşünmek istemiyorum* MHP’de zorunlu istifalara yol açan kasetler sizce MHP’ye oy kaybettirir mi? Oy mu kaybettirir, oy mu kazandırır bilmiyorum. Bildiğim bu kasetlerden dolayı MHP baraj altında kalırsa Türkiye’yi çok kötü olaylar bekler. MHP, 13 Haziran’da AKP, CHP ve BDP ile Meclis çatısı altında olmalı. Demokratik çözümler ancak böyle daha çok kabul görür bu ülkede. MHP’siz bir Meclis düşünmek istemiyorum 13 Haziran’da...* Baykal’dan sonra, bugüne kadar çıkmayan “toplu kasetlerin” aynı anda ortaya dökülmesi dikkat çekici değil mi? Toplu kasetler daha ortaya çıkmadı Eylem’ciğim. Şimdi MHP’nin kasetlerinde sıra, onlar çıkıyor. Yarın kimlerin kasetleri çıkacak belli olmaz. Kim var bunun arkasında? Hafta içinde yazmıştım. Baba filminde Marlon Brando, yerine geçecek oğlu Al Pacino’ya ailelerine yapılan bir saldırıdan sonra şöyle der: “Bu saldırıdan sonra, bunu yapanlar seninle görüşmek ve durumu yeniden düzenlemek için bir görüşme talep edeceklerdir... Düşmanın bu görüşme talebini, sana kim getiriyorsa bil ki içimizdeki hain odur...” MHP’deki kasetleri ortaya atanlar, Türkiye’nin seçimlerden sonra kaosa sürüklenmesini isteyenler... İçimizde veya dışımızda fark etmez. Bu kasetleri piyasaya sürerek, temiz bir amaç gütmek mümkün değil. MHP’de bu kasetlerde görülen kişilerin ancak zaafından söz edilebilir. Oysa bunu çekenler, ağır suçludurlar. Bulunup en ağır şekilde cezalandırılmaları gerekir. Bu arada ben sevgili Nazlı Ilıcak gibi kasetleri, gazetecilik görevi icabı da seyretmedim. Gerek yok... Ne olabileceği belli. İlgimi çekecek bir erotik fantazya olmadığı aşikar. Üstelik yapılan ağır suç! Mağdurlara empati yapınca izlememek daha doğru diye düşündüm...* Bugün böylesine belden aşağı bir siyasetin karşısında durmayanların, yarın aynı şeyi kendilerinin de yaşabileceğini düşünmeleri gerekmez mi? Düşünüyorlar zaten... Cumhurbaşkanı Gül’ün açıklamaları herkesin takkesini önüne koyup düşünmeye başladığını gösteriyor...
Önce Bebek’te astılar...Sonra Anravutköy’de...Dün nihayet Rumelihisarı’nda da bir direkten bir direğe asılmış gördüm Fenerbahçe bayrağını...Sanıyorum Trabzon hariç, Türkiye’de bu yıl yaz boyu Fenerbahçe bayrağı asılı kalacak...Semtlerde oturan Beşiktaş ve Galatasaraylılar ile Anadolu’daki takımların taraftarları, evlerine girer ve çıkarken Fenerbahçe bayrağıyla karşılaşacaklar...***Futbolun sportif ruhuyla haşır neşir olacaklar...Mahallede kimse Fenerbahçe bayrağını yakmaya teşebbüs etmeyecek...Bilecek ki bugün şampiyon olan Fenerbahçe’nin bayrağını yakarsa, yarın şampiyon olacak kendi takımının bayrağı da yakılır...Öğrenecek ki, bugün Fenerbahçe’nin bayrağını indirirse, yarın kendi takımı şampiyon olduğunda kendi takımının bayrağı da indirilecek...Onun için kimse mahallelere boy boy asılan Fenerbahçe bayraklarına dokunmaycak...Mahremine girer çıkarken sevmese de, tutmasa da Fenerbahçe bayrağıyla karşılaşacak...Tölerans gösterecek, hoşgörülü davranacak...Rakibinin bayrağıyla kendi mahreminde ve mahallesinde yan yana yaşamayı öğrenecek...Rakiple barış içinde birarada yaşamasını içine sindirecek...***Dün evden çıktım Rumelihisarı’nda boydan boya bir Fenerbahçe bayrağıyla karşılaştım...Bayrağın üzerine “Efsane şampiyon Fenerbahçe” yazmışlardı...Kabul bir Beşiktaş veya Galatasaray taraftarı için İstanbul’un boydan boya Fenerbahçe bayraklarıyla süslenmesi, çok da arzu edilecek bir durum değildir...Ancak ben, Rumelihisarı’nda, Bebek’te, Arnavutköy’de arka arkaya üç büyük boy Fenerbahçe bayrağını görünce içimden gülümsedim...“Herkes nasıl da inceden inceye rakip takımın bayrağıyla birarada yaşamasını öğreniyor” diye demokrasiye dua ettim...Beşiktaş ve Galatasaraylıların hayat boyu görmek istemeyecekleri tablo, şu anda evlerinin yanı başındadır...Muhtemelen gelecek sezonlarda Fenerbahçeliler’in görmek istemeyecekleri bayraklar evlerinin yanıbaşını süsleyecektir...Demokrasiye dua ettim...En hoşgörüsüz olduğumuzu sandığımız şeylerle bizi barış içinde birarada yaşatmayı öğrettiği için...Beraber, birbirimizi sindirerek yaşayabilmek yolunda, nefsimizi terbiye ettiği için...***Şampiyon olan Fenerbahçe bayrağının her semtte dalgalanması, sporun rekabetçi birlikteliğinin başarısıdır...Yarın şampiyon Beşiktaş’ın, şampiyon Galatasaray’ın, Bursa’nın, Trabzon’un, muhtemelen bir başka Anadolu kaplanının bayrağı dalgalanacak o semtlerde...Şampiyon olan bütün bayraklarla birarada en mahremimizde yaşamanın hiç de keyifsiz bir şey olmadığını öğreneceğiz...Kendi mutluluğumuzu yaşayabilmenin, başkalarının mutluluklarını yaşayabilme hakkına saygı göstermekten geçtiğini ta içimizde hissederek...*****KAVAK AĞACI İLE SARMAŞIK...Ulu bir kavak ağacının yanında bir sarmaşık filizi boy göstermiş...Bahar ilerledikçe sarmaşık kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış...Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacıyla aynı boya gelmiş...Bu hali ile o kadar gurur duymuş ki; gurur duyma hali kibire dönüşmeye başlamış...Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa;-”Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?..”-”On yılda” demiş kavak-”On yılda mı?..” diye gülmüş; yapraklarını sallamış sarmaşık...-”Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim, bak!”-Doğru demiş ağaç, “doğru” ve başka da bir yorum yapmamış...Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgarları başladığında sarmaşık önce üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış...Endişeye kapılmış ve sormuş kavağa;-”Neler oluyor bana ağaç?..”-”Ölüyorsun” demiş kavak.-”Niçin?..”-”Benim on yılda geldiğim yere sen iki ayda geldiğin için...”***Bu öyküyü bana gönderen Burçin Alpacar öykünün sonunda, “Sabır; bir olgunlaşma, bir pişme dönemidir...Sabır bir kök salma ve özümseme sürecidir...Sabır, kaybetmeden hayatı kazanabilmenin ve acı çekmeden tecrübe sahibi olmanın diğer bir yoludur...Bu nedenle, adım adım ve hazmedilmiş bir hayat her zaman hızlı bir hayattan daha doygun ve daha uzundur...” demiş...***Hayatta çocuklarınıza bırakacağınız en kıymetli şey para değil...Kurduğunuz ve sürdürülmesini istediğiniz iş de değil...Yaşamın gerekli şifreleri yoksa, o çocuklar o parayı bir anda bitirirler...Sağlam temellere dayanmıyorlarsa, kurduğunuz işi de o çocuklar bir günde batırabilirler...Çocuklarınıza yapabileceğiniz en değerli yatırım onlara, yaşamın anahtarlarını sunan, yaşam mühendisliğinin sanatı öğreten değerleri aktarabilmenizdir...Hiç istemem çocuklarımın başladıkları bir işte iki günde ukalalık edip ahkam kesmelerini...Hiç arzu etmem yeni başladıkları bir dünyada, yıllarını bu işe vermiş kişileri hor görmelerini, değersiz saymalarını...Çabuk yükselmesinler...Güçlü yükselsinler...Hemen her şeye sahip olmasınlar...Sahip olduklarının değerini bilecek kadar beklesinler, uğraş versinler...***“Hayatta kendimi geliştirdim, kişiliğimi tekamül ettirdim, başladığım yerden kişilik, ruh ve beyin olarak çok çok ilerilere gittim...” diyebilecekleri noktalara gelebilmeliler...O noktalarda eriştikleri bilgelikten mutluluk yaratabilmeliler...Hayata ve evrene katkı sunabilmeliler...Katkı sunarlarsa, hayatın ve evrenin katkısı da onların üzerinde olacaktır...İyi hafta sonları...
İki hafta önce, Çok Farklı programının son reklam arasını vermiştim... Saat gecenin 1.30’uydu...Futboldaki istihbaratına çok güvendiğim, etkili bir dostum mesaj attı cep telefonuma...“Selçuk Fenerbahçe’ye değil, Galatasaray’a gidiyor...”Olacak iş değildi...Yanımda Ercan Saatçi “Selçuk’u almış olmanın rahatlığını yaşıyordu... Onun yanında oturan ve Galatasaray’ın içini dışını ezbere bilen Gökmen Özdemir, Selçuk İnan’ı Galatasaray’ın aldığını hiç düşünmüyordu...”***Bir gazetecinin hayatında zaman zaman böyle unutamadığı anlar vardır...İstihbarat kaynağına ya güveneceksinizdir ya da güvenmeyecek...Doğrulatma şansınız o anda yoktur...Gencecik bir muhabirken, bir gazetecinin eğer şanslıysa ancak 10 yılda bir kez yakalayabileceği bir özel haberi yakalamıştım...Çok güvendiğim bir ve en etkili konumda olan bir kaynağım “Fransa’dan gelecek bütün malları kapsayan bir ekonomik ambargo koymaya hazırlanıyoruz Reha...” dedi, “Ermeni soykırımı taslağına protesto olarak...”“Yazabilir miyim” diye sordum...“Benden duyduğunu söyleme ‘yaz’ dedi...”Bir arkadaşımın babasıydı ve aile dostumdu...Ben ona “Amca” derdim...***Fakat haber o kadar büyüktü ki, haberi İstanbul’a geçmemle ortalık karıştı...Çetin Emeç soruyordu “bu haber kesin doğru mu?.. Reha teyidini yaptırdı mı?..”Ertesi günü koskoca Milliyet gazetesinde manşetten “Fransa’ya ekonomik ambargo” haberi çıkacaktı...Haberin üzerinde bit kadar bir imzam olacaktı...Ancak o bit kadar imza, “eğer yanlış çıkarsa haber” benim hayatımın sonu olacaktı...Gazetecilik hayatımın da, muhtemelen günlük hayatımın da...Dönem 12 Eylül dönemi...Bu haberden dolayı, “toplumun huzurunu bozmaktan içeri bile girmek işten değil...”22 yaşındaydım ve bir yerlerden daha doğrulatmak istiyordum haberi...Ertesi gün çıkacak gazete gözümün önüne geldikçe ürküyor hafiften panikliyordum...***Ne zor işti gazetecilik!..İyi bir haber bulup yakalasan, o haber çıkana kadar ve çıktıktan sonra karnına ağrılar giriyordu...Ya yalanlanmaya kalkılacak, ya tepki çekecek, ya birileri bütün mızraklarını üzerine salacaktı...İyi bir haber bulamazsan, zaten gazeteciden sayılmıyordun...Sıradan “bülten gazetecisi” oluyordun...Buna da razı olmak içimden gelmiyordu...Düşündün taşındım, ne yapsam ne etsem de bu haberi “bir yerden daha ‘çek’ etsem” diye düşündüm durdum...Sonunda aklıma Fransız Büyükelçiliği geldi...Fransız Büyükelçiliği basın ateşesi olan hanımı tanıyordum...Bir öğle yemeği yemiştim...Onu aradım...“Büyükelçiyle konuşmak istiyorum böyle böyle bir durum var...” dedim...Beş dakika sonra döndü bana Valery...“Büyükelçi seni saat 17.30’da konutta bekliyor” dedi...Gururlanmıştım...Tak diyordum telefonu açıyordum; şak diyordu Fransız Büyükelçisi randevu veriyordu!..***Zavallı çocuk...Kader ağlarını hiç istemediği şekilde örüyordu ve genç gazeteci çocuk bunun farkında değildi...Öğleden sonra beşbuçukta Fransız Büyükelçiliği’ne gittiğimde büyükelçi beni, samimi fakat, “nereden çıktı şimdi bu haber” türünden bir edayla karşıladı...“Yok böyle bir şey” dedi...“Nereden çıkartıyorsun bu haberi... Böyle bir haber Türk-Fransız ilişkilerini mahveder!.. Ve bunun sorumlusu sen olursun!.. Haber kesinlikle doğru değil... Nereden aldın bu haberi?.. Böyle bir şey olsa bana Türk yetkililer mutlaka söylerlerdi...”Öyle bir konuşuyordu ki, ikna olmamak mümkün değildi...Acaba “benim güvendiğim ‘amca’ dediğim kaynağım yanlış bir şey mi söylemişti...”Fransız Büyükelçisi resmen psikolojik savaş yapıyordu benimle...O gencecik halimle “direttim...”“Size haber kaynağımı kesinlikle söyleyemem” dedim, “Ancak sizin bu konudan haberdar olmadığınızı yazarım...”Büyükelçi bununla yetinmeyecekti...“Yazarsanız büyük bir hata işler ve Türk-Fransız ilişkilerinde onulmaz yaralar açarsınız...”***Ankara’da Paris Caddesi’ndeki Fransız Büyükelçiliği’nden çıkarken, boşlukta gibiydim...Ayaklarım kendi kendine gidiyor, etrafımda hiçbir şeyi görmüyordum...Sadece Milliyet’in ertesi günkü manşeti vardı gözümün önünde...“Fransa’yla ticareti kestik... Ermeni soykırımı tasarısına karşı Türkiye’den ekonomik ambargo...”Altında da bit kadar 22 yaşındaki bir muhabirin imzası...“Reha Muhtar Bildiriyor...” Büroya gittim ki kendimde değilim...Şef farketti bendeki “kimya bozukluğunu...”“Siz bana falanca bakanı bağlayın” dedi...Önümde bakanla konuşmaya başladı...O konuştukça, haberin doğru olduğu ortaya çıkıyordu...Bana baş parmağıyla zafer işareti yapıyordu şef telefonla konuşurken...Neredeyse gözümden yaşlar akacaktı...Öylesine rahatlamış ve mutlu olmuştum...***Oysa bilmiyordum ki “haberin doğrulanmasını sağlayan o görüşme” haberin yayınlanmasını da yasaklayacak olan görüşmenin ta kendisiydi...Fransız Büyükelçisi, çay içtiğimiz beşbuçuktaki o görüşmeden sonra hızla devreye etkin kişileri sokmuş “bu haberin yayınlanmasını engellemeye çalışmıştı...”Şef’in bakanla konuşması da olaya tuz biber ekmiş ve haberin yayınının yasağı kaçınılmaz olmuştu...Hiç sormasam ve yanılmayacağını bildiğim kaynağıma güvensem o haber “manşetten bütün Türkiye’ye yayınlanacaktı...”İçeri mi girerdim bilmem, ancak haber doğruydu, müsterih olacaktım...Olmadı...Gençtim, ürkmüştüm ve o gençlik günlerimde demokrasinin ve insan haklarının beşiği Fransa’nın Büyükelçisinin, basın özgürlüğünü engelleyebileceğini ve doğru habere göz göre göre “yalan” diyebileceğini düşünmemiştim... Tecrübe işte!..***Onun için saat gecenin 1.30’unda kolay kolay yanılmayacağını bildiğim güvenilir dostumdan gelen mesajı çok ciddiye aldım...Reklamarasında telefon edip onunla konuştum...Sonra televizyonda açıkladım...“Sevgili seyirciler benim çok güvendiğim bir kaynağa göre Trabzonsporlu Selçuk İnan Fenerbahçe’ye değil, Galatasaray’a gidiyor... Galatasaray’la prensipte anlaştı...”30 yıl önce olduğu gibi, bu kez stüdyoda ters bir hava esti...Herkes şöyle bir “ne diyorsun sen” gibisinden bana bir baktı...Oysa 22 yaşındaki genç çocuk bunun çok daha ağır bir faturasını yıllar önce ödemişti...Bir daha ödemeye niyeti yoktu...“Fatih Terim faktörü Selçuk İnan transferinde önemli rol oynayacak” dedim...“Moldova’ya karşı Selçuk İnan’a ilk kez A Milli Takım formasını veren Fatih Terim’di... Onun Selçuk üzerinde hakkı var... Selçuk Fatih Terim’i kıramayacak ve Galatasaray’a gidecek... Üstelik Galatasaray bonservisi elinde olan Selçuk için kesenin ağzını iyice açtı...”***10 gün sonra Selçuk İnan’ın Galatasaray’a gittiğini yine o dostum beni telefonla arayarak söyledi... Önceki gece saat 21 sularıydı ve ben arabayla bir yemeğe gidiyordum...“Sana söylediğim gibi Selçuk İnan Galatasaray’la sözleşme imzaladı” dedi...“Sağol arkadaş...” dedim...Sanki 30 yıl önce bana yalan söyleyip, manşetlik özel haberimi engelleyen Fransız Büyükelçisi’nden gizli gizli intikam alıyordum...Yalnızdım arabada...Müziği sonuna kadar açtım...Yorgo Dalaras söylüyordu;“Rezilleşen ilişkileri ve hayatları anlatıyordu, boğuk sesinde ve gitarında...”*****İSTANBUL’UN GÖBEĞİ ETİLER’DE PATLAYAN BOMBA!..Emin olabilirsiniz...MHP’de ortaya çıkan seks kasetleriyle, Etiler’de atılan bomba arasında “amaçsal bir çıkar birliği” var...Başbakan ve İçişleri Bakanı, İstanbul’un göbeğinde Etiler’de patlayan bombanın arkasında PKK’nın olduğunu söylüyorlar...MHP’de ise arka arkaya patlayan kasetler bomba etkisi yaparak, bütün MHP’yi yeniden dizayn ediyorlar...Bir tarafta seks kasetleriyle yeniden dizayn edilen MHP...Diğer yanda “15 Haziran’a kadar istediklerim olmazsa, iç savaş bile çıkar” diyen bir örgüt...***Ne kadar birbirinden farklı, ilgisiz iki olay gibi görünüyorlar değil mi?..Oysa patlayan bomnbalarla, MHP’de patlayan seks skandalının arasında neden-sonuç ilişkisini anlatan bir illiyet bağı var...Türkiye’de 13 Haziran’dan itibaren başka bir oyun sahneye konacak...Daha doğrusu bir takım iç ve dış mihraklar bu oyunu sahneye koymaya çalışıyorlar...Amaç Türkiye’yi içinden çıkamayacağı bir kaos ortamında, kanlı çatışmalara sürüklemek...Sonrasında demokrasiyi askıya aldırıp, Türkiye’yi bir başka sistemin içine çekmek...***Demokrasi ve bireysel özgürlüklere ancak sonuna kadar sahip çıkarak çıkabiliriz bu “kirli tezgahtan...”Özgürlüklerden ve demokrasiden korkmadan çıkabilmeli Türkiye bu badireden...Kirli heveslerde olanların, heveslerini kursaklarında bırakarak...
“Hayatta yeterince sabredersen, her şeyi görürsün” derdi de yaşam bilgeleri “Hadi ya...” derdim, “nereden göreceğiz biz bazı şeyleri...”Yunan Turizm Bakanı Pavlos Geroulanos, “Türk vatandaşlarından istenen vizenin kalkması için Avrupa Birliği’nde büyük mücadele veriyoruz...” diyor dün Bodrum’da... Ekonomi tamamen batık, IMF de kurtaramıyor Yunan ekonomisini ve umudunu Türkiye’den gelecek turistlere bağlıyor Atina...Dünyanın en huzurlu ülkelerinden biri olarak gösterilen Japonya’dayım...Rahmetli Orhan Tokatlı aradı...“Acele Ankara’ya gel... Atina’ya gidiyorsun...”Zaman Çetin Emeç zamanı...“Atina’ya gidiyorsun” dedilerse, anında gideceksin, evin ancak arkandan gelebilir... Öyle ‘bir dakika evi taşıyayım’ falan yok... ***Hemen Ankara’ya geldim, soluğu Yunan Büyükelçiliği’nde aldım, “vize” talebinde bulundum...Bekliyorum vize gelecek ben de Atina’ya gideceğim gazeteci olarak temelli...Adım belli, sanım belli, Milliyet’te çalışıyorum, Milliyet’in Atina temsilcisi olacağım...Daha ötesi var mı?..Ya da bunun araştırılacak bir yanı...Alkis Kourkulas Yunanlı gazeteci dostum...Düşünüyorum ki, telefonu açacağım “vizeyi” anında vercekler...“Alkis” dedim, “Atina’ya gidiyorum... Kim bilir kaç yıllığına... Şu sefarettekilere söylesene hemen versinler vizeyi... Çetin aksi adamdır... ‘Niye gitmedi’ diye ortalığı birbirine katar...”“Peki” dedi Alkis “Sen kapat telefonu... Ben seni arayacağım...”Birkaç saat sonra Alkis’in telefonu geldi...“Basın ateşesiyle konuştum yeterli gelmedi...Büyükelçiyle konuşmayı bekledim...” dedi, “Onun için geç döndüm sana...”***Ahizenin ucunda bekliyorum ne diyecek Alkis diye...“Vize işi pek kolay değil... Gazeteci olarak gideceğin için Atina’ya soracaklar... Atina’dan onay gelmeden vize veremiyorlar...”Şaka gibi...O sırada Japonya’dan, Bulgaristan’dan, İngiltere’den, Fransa’dan 2 günde vize alıyoruz gazetecilik forsumuzla...Hatta bazıları aynı gün veriyor...Alkis de işi yokuşa sürecek değil ya...Başladık beklemeye...Bir gün, iki gün, üç gün, bir hafta, on gün...Ne vize geliyor ne bir şey...“Ulan” diyorum içimden “Birisi bir orostopolluk mu yapıyor acaba bize?.. Atina’ya gitmemem için... Bu gazetecilikte görülür böyle şeyler çünkü...”Çetin Bey iki günde bir arıyor Orhan Tokatlı’yı...-”Gitmedi mi hala Reha...”İşe bak...İçim içime sığmıyor...Evi barkı, eşi her şeyi bekletiyorum, Atina’yı düşünüyorum gece gündüz ne yapacağım orada diye... Vize gelmiyor bir türlü...On günden fazla zaman geçti...Zılgıt üstüne zılgıt yemeğe başladık Çetin Bey’den...Sonunda Orhan Tokatlı devreye girdi...“Reha turist olarak gitsin... Sonra orada nasılsa vizeyi uzatır...”On gün bekledikten sonra bana eften püften bir turist vizesi verdiler...Atina’ya gireceğim, sonra orada “gazeteci olarak kalacağım...”Yunan Basın Yayın Bakanlığı, beni görmeden tanımadan o gazeteci vizesini bana vermedi...Ben Atina’dayken yıllarca Cengiz Çandar’a “Yunanistan’a giriş vizesi vermediler...”Silahlandırılmış Ege adalarının birinde gemiden resim çekti diye...***Turgut Özal “hadi gelin karşılıklı vizeleri kaldıralım” demişti de, Papandreu’nun danışmanı Türk dostu Rodusakis “Özal rahat hamle yapıyor... Biz Türklere vizeyi kaldırırsak hükümette kalamayız...” demişti...1988’in bahar aylarıydı...“Hayatta yeterince sabredersen her şeyi görürsün” derdi yaşam bilgeleri de inanmazdım...Biliyorum bu dünyada yaşarken ben Atina’ya da Avrupa’ya da vizesiz gireceğim...Yeter ki bizim ekonomimiz iyi olsun...Yeter ki onları yakalayıp geçebilelim...Biliyorum bir gün bana vizesiz gitmek nasip olacak Atina’ya...*****SEKS KASETLERİ İŞİNİN ARKASINDA KİM VAR?..Fatih Altaylı, MHP’lilere seks kaseti tuzağı kuran kişilerden birinin kimliğinin belli olduğunu ve yabancı bir istihbaratın Türk görevlisi olduğunun anlaşıldığını yazdı dün gazetesinde...Mesele MHP’de kimin evlilik dışı seks ilişkisi içinde olduğu değil...Mesele, “50-60 kişi gerektiren, bu kadar profesyonel çalşmayı kimlerin yaptığı?..”Bir işi kimin yaptığını anlayabilmek için, o işten elde edilecek kazanç kime yarar ona bakılır...Şöyle bir düşünelim...MHP’nin Meclis’e girememesi kimin yararına:İlk bakışta AKP’nin yararına gözüküyor MHP’nin baraj altında kalacak olması...İktidar partisinin milletvekili sayısı artacak, büyük olasılıkla Anayasa’yı tek başına değiştirecek milletvekili sayısını arkasında bulacak...Öyleyse MHP’nin Meclis’e girmemesi AKP’ye yarar denilebilir...***Oysa bu tespit bence hiç doğru değil...MHP’nin kaset skandalı yüzünden yüzde 9-9.5’larda kaldığı ve temsil edilmediği bir Meclis’in ne Anayasa’yı rahat rahat çıkarma gücü olur, ne de Kürt sorunu denilen sorun MHP’siz bir Meclis’te sadece BDP milletvekilleriyle çözülür?..Demek ki, MHP’nin Meclis’e girmemesini isteyenler, gerçekte Türkiye’nin inanılmaz bir kaosa sürüklenmesini, gerginliğin sokağa taşmasını arzuluyorlar...Seçimlerden hemen sonra “Kürt meselesi ve özerklik” tartışmalarını fırsat bilip, dinamik millliyetçi güçleri sokağa taşımayı arzuluyorlar...Devlet Bahçeli gibi, ülkücü gençliği her şart altında itidalli davranmaya sevkeden bir lideri alaşağı ederek, “maceracı ve aktivist başka bir liderlik yaratmak peşindeler...”***Türkiye’de seçimlerden sonra, huzur ve istikrar olmasın, kan gövdeyi götürsün, ortalık gerilebildiği kadar gerilsin istiyorlar...Kim bunlar?..Ünlü “Baba” filminde ölmek üzere olan baba Marlon Brando’nun, yerine geçen oğlu Al Pacino’nun kulağına “içlerindeki hainin kimliğini” anlaması çok önemli bir şifreyi açıkladığı bir sahne vardır...Aileye yönelik bir saldırıdan sonra Marlon Brando oğlu Al Pacino’ya dönüp şöyle der:“Karşı tarafın görüşmek istediğini sana bizden kim söylüyorsa bil ki içimizdeki hain odur...”Seçimlerden sonra Türkiye’nin sonu gelmez bir sokak savaşının içinde, altüst olmasından kimin çıkarı varsa, MHP’nin seks kasetlerini hazırlayanlar da onlardır...İçimizde veya dışımızda...*****MAYIS GELDİ VE BEN SANKİ TATİLDEYİM...Dün akşam üstü Bebek’ten eve doğru giderken, içimde tarifi mümkün olmayan bir mutluluk vardı...Biraz düşününce mutluluğun kaynağının ne olduğunu anladım...Sabah ışıl ışıl güneşli bir güne kalkmıştım...Her taraf pırıl pırıl parlıyordu...Güneş belli ki kıştan kalma bir günün güneşi değil, baharın hatta yazın başladığını anlatan bir güneşti...***O anda farkettim ki, ben bahar güneşi bizleri iyice ısıtmaya başladığından beri, beynimde ve ruhumda tatile girmişim...Gerçekte televizyon programım Pazartesi günü vardı...Yazılarım aynı hızla sürüyor...Söyleşiler, toplantılar her şey kaldığı yerden gidiyor...Tatili getiren bir durum yok...Ancak ben kendimi “tatilde hissediyorum...”***Biraz düşününce durumu anladım...Baharın o güneşli havası, etrafta gördüğüm insanların giyimi kuşamı, çevrenin ambiyansı bana lise yıllarımdaki kolej günlerimi hatırlatıyor...Tatile gireceğimiz o Mayıs ayının güzellikleri ruhumda parlıyor...Üzerinden 35 yıl geçmiş farketmiyor...Sanki Kolej’in lise son sınıfındayım...Mayıs geldi, Haziran’a giriyoruz...Etraf cıvıl cıvıl ve tatil başlıyor... Beynim ve ruhum tatilde şu anda...Yazıları tatilden yazıyormuşum gibi...Algılamalarınız hayatın gerçeğinin ta kendisidir...Bu mutluluğumun sebebi, “algılamakta olduğum tatil...”Gerçek tatildeymişim gibi olmasa da, ben öyle algılıyorum...Algılamakla kalmıyor, bir de bundan müthiş bir mutluluk duyuyor, keyif alıyorum...
“Erkek bir başkasıyla imam nikahı yapacağı zaman karısından izin almak zorunda değil...Dördüncüye kadar imam nikahıyla evlenebilir...Ancak ikinci, üçüncü ve dördücü eşler suistimal ediliyor...“Boş ol” dendiği zaman kadın ortada kalıyor...Bu nedenle çok eşlilik yasalaşmalı...Yasanın çıkması demek, erkeğin mal varlığına ortak gelmesi demek...Çok eşlilik dinimizde var...Herkes yapamaz, ama yapana “niye yaptın”! diyemezsiniz...“Dinimizde var...”***Kim bunları söyleyen “Kadın?..”Sibel Üresin isminde, Fatih, Ümraniye, Bahçelievler, Eyüp belediyelerine “aile içi eğitim seminerleri ve danışmanlığı verdiği” söylenen bir kadın...Dün TV 8’e çıktıktan sonra, Eyüp belediyesi açıklama yapmış, “Hanımefendiyle hiçbir ilişkilerinin olmadığını...”Ne kadar inandırıcı oldular belli değil...Fakat “hanımefendi” Türkiye’nin gündemine oturdu bile...Bir sürü ünlü feminist ve laik kadınımız hanımefendiye protesto tweet’leri attılar bile...“Biz de bir kadına 4 erkek istiyoruz” türünden egsantrik taleplerle “laikliği koruyacaklar” akılları sıra...***Akıllara ziyan bir durum...Bu hanımefendinin kim olduğunu, durup dururken tam seçimlerden önce niye tam ortaya çıktığı bir muamma...Ancak muhafazakar çevreler 28 şubat döneminde her ortaya çıkanın “aslında provokasyon amaçlı bir derin devlet operasyonu” olduğunu söylerler ve “bu haberleri yapan bizleri de bu oyunu görmemekle suçlarlardı...” Doğrusu, hanımefendi bu konuşmaları yapınca ne yapacağımı bilemiyorum...Hanımefendiyi ciddiye alıp cevap mı vereyim?..Bunun bir derin devlet operasyonu olduğuna kanaat getirip “Kahrolsun Ergenekon” sloganı mı atmalıyım?..Hanımefendinin gizli kapaklı ilişkilerini araştırıp, “Yok yok bu işte bir iş var deyip” etrafa müstehzi bir bakış mı fırlatmalıyım?..Yoksa tam da hanımefendinin “4 eşlilik serbest bırakılsın” lafını ettiği saatlerde, “Aczimendi lideri Mülsüm Gündüz’le, Hüseyin Üzmez’in piknik görüntüleri niye ortaya çıktı” diye araştırmacı gazetecilik mi yapmalıyım?..Hakikaten bayram değil seyran değil, nereden çıktı bu Aczimendi lideri Müslüm Gündüz’le Hüseyin Üzmez’in görüntüleri... ***Doğan Haber Ajansı’nın muhabirleri geçerken görüp yanlarına yaklaşmışlar...Otların ve çimenlerin arasında Müslüm Gündüz’le Hüseyin Üzmez ve iki kişi daha oturuyorlar...Muhabir habire soruyor, “Efendim ne yapıyorsunuz böyle beraber?..”28 Şubat döneminde SHOW Haber’in başındaydım...Hatırlıyorum o günleri...Bu Aczimendi lideri Müslüm Gündüz, Fadime Şahin’le Hüseyin Üzmez’in evinde basılmıştı...Hatırladığım kadarıyla kızın kadınsı bir sağlık sorunu vardı da, evde basılma olayı biriki gün gecikmişti...Sonra Fadime Şahin’in birileri tarafından “kullanılan bir piyon” olduğu ortaya çıktı...***Hüseyin Üzmez’in evinde, piyon olarak kullanılan Fadime Şahin’le basılan Aczimendi lideri...Şimdi kırda bir yerde oturmuş cüppesiyle Aczimendi lideri, yanında da Hüseyin Üzmez...Muhabir soruyor ne yapıyorsunuz?..Müslüm Gündüz cevaplıyor:“Çekmeseniz iyi edersiniz... Gidin...”Aynı anda muhafazakar belediyelerin içinde evlilik danışmanlığı verdiği söylenen Sibel Üresin isimli hanımefendi “Dört kadınla evlilik serbest bırakılmalı...” diyor...***Düşünüyorum düşünüyorum ortada iki yol var...Ya bu olaylar gerçekten birileri kurmaksızın gerçekleşiyor...Eğer böyleyse ve bu ülkenin gerçek gündemi buysa durum hakikaten felaket...Ya da birileri yine tahrik edici sesler ve görüntüler üzerine “kurgu” yapmaktalar...O zaman durum daha da felaket...On yılda 15 milyon genç yetiştirmek yerine Aczimendi lideri Müslüm Gündüz’le, Hüseyin Üzmez’in görüntülerinden medet uman bir cenah...“Dört kadınla evlilik serbest bırakılmalı” diyen bir hanımefendi...Ya gerçekten sıkılmaktayım ve kusmak istemekteyim ben bu gündemden!..*****HANIMEFENDİNİN “AKIL TUTULMASI!!!” BOMBALARI...Dün Sibel Üresin’in “bombaları” sosyal medyaya yansıyınca, hanımefendinin TV 8’deki canlı yayın söyleşisini izliyorum...Felaket bir yayın...Sunucu hanım, “Sibel Üresin’i eleştirmek istiyor eleştiremiyor...”Sibel Hanım kendi mantığı içinde demagojik hamlelerle “Önce zina yasaklanmalı... Şu anda olduğu gibi serbest bırakılmamalı... Sonra da çok eşlilik gelmeli...” diyor...Arkasından da “bu konu nereden çıktı... Ben iki yıldır internet sitesindeki köşemde yazıyordum bunları... Tam seçim öncesi gündeme getirildi... Bundan çok mutsuzum... Seçimden sonra isteyenle istediği yerde tartışırım...” diye meydan okuyor...***Sunucu hanım, doğru düzgün hiçbir şey söyleyemediği yayını daha fazla uzattığında, daha beter durumun devam edeceğinin farkında, hanımefendinin yayınını bitirmeye karar veriyor...Gerekçesi de çok ilginç:“Sizin de kötü bir duruma düşmenizi istemiyoruz... Biliyoruz ki siz de bir annesiniz... Ancak söyledikleriniz bize bir akıl tutulması gibi geldi...”***Hanımefendi yayındayken, doğru düzgün hiçbir kontr soru sorama, kadını yayından aldığında “Akıl tutulması...” gibi iddialı laflarla durumu kurtarmaya çalış...Sorsana hanımefendi;“Siz kendiniz dışında nasıl bir başka insanın hayatıyla ilgili kararların suç sayılıp sayılmamasına karar verebilirsiniz...Onrları suç sayıp, sonra da bir erkeğin suçtan kurtulmak için dört kadınla evlenmesini yasalaştırabilirsiniz?..Kimsiniz ve ne olarak bunları gündeme getirmektesiniz?..”“Birleşmiş Milletler’in İnsan Hakları bildirgelerini tamamen hiçe sayacak ve Türkiye’yi dünyanın bütün çağdaş uygulamalarından uzaklaştıracak ‘sınırsız önerileri’ nasıl bu kadar rahat ve umarsızca yapabilmektesiniz?..” Bunları soramadığı için, “gargarayla getirip yayından alıveriyor hanımefendiyi...”*****“FENERBAHÇE ŞAMPİYON OLACAK” DEMİŞTİM...Millet totem falan yaptığımı sanıyor... Oysa totem falan yapmıyorum... Fenerbahçe bu yıl “şampiyon olacaktı ve şampiyon oldu...”Fenerbahçe şampiyon olacaktı çünkü, geçen yıl Trabzonspor son maçta inanılmaz bir şekilde Fenerbahçe’nin şampiyonluğunu elinden almıştı...Bu sene bunun rövanşı olacaktı...İlahlar böyle isteyecekti...Bu sonuç kaçınılmazdı...***Fenerbahçe şampiyon olacaktı, çünkü bu camia 5 yıl içinde üçüncü kez şampiyonluğu son maçta bir hiç uğruna kaybedemezdi...Bu yıkıntının altından kimse kalkamazdı...Fenerbahçe şampiyon olacaktı, çünkü bu gerçekleri bilen camia, artık önüne kimsenin geçemeyeceği bir şekilde şampiyonluk coşkusunu yaşıyordu...Hayatta gürül gürül enerjinin aktığı anlar vardır...Gürül gürül akan o enerjinin önüne geçemez kimse...Fenerbahçe’nin şampiyonluk enerjisi böyle bir enerjiydi bu sene...Onun için ikinci devrenin başından itibaren şampiyonluğun en güçlü adayının Fenerbahçe olduğunu yazdım, söyledim...Şampiyonluk geliyordu, gelecekti...Geldi...
Sevgili Ertuğrul;Sanıyorum gündemde olmamak rahatsız ediyor seni...Böyle durumlarda seni gündeme getirecek bir konuyu apar topar çıkartıveriyorsun, mutlaka çıkartıveriyorsun zulandan...Geçen gün Ahmet Hakan arkadaşın son yıllardaki köşe yazılarıyla “bütün gazetelerde yeni bir tarz yarattığını ve taklit edildiğini” söylemişsin...Arkadaşı kim taklit ediyor ve nasıl bir tarz yarattı doğrusu bilmiyorum...Senin beyninin arka lobuna “Ahmet Hakan’ın nasıl böyle bir flaş yarattığını” da çözemiyorum...***Ancak sana bir şeyi itiraf edeyim Ertuğrul Abi...Uzun yıllardır senle aramızdaki “insan değerlendirmedeki kıstas” farkının ne olduğunu bir türlü çözememiştim...Şimdi anladım...Benim bir insanda aradığım “makbul” ölçüler, “o insanın samimiyeti, dürüstlüğü, geçmişinde şaibeli nokta olmaması, varsa da o şaibeli noktayı bilip uluorta sallamaması” diye özetlenebilir...Sen ise, “kullanılacak adamları makbul adam”dan sayıyorsun...O adamların görüş değişikliklerindeki, vaziyete göre duruş alışlarındaki çıkar saikini hiç gözönüne almadan...Daha doğrusu gözönüne alıyorsun da...Bu konudaki kıstasın “amaç için her yol mübahtır” diyen Machiavelli...Şimdi seni anlıyorum...Senden neden ve niye bu kadar farklı olduğumu da...Sevgili eşin Tansu Özkök şimdi gözümde daha da büyümekte Ertuğrul Abi!..*****KIRMIZI ET VE KANSER...İki hafta önce Ayşe Nazlı ile akşam saatlerinde deniz kenarında yürüyorduk...- “Etin ya da balığın yanında servis edilen sebzeleri sevmiyorum... Patates kızartması yemek istiyorum baba...” dedi...- “Bundan 15-20 yıl sonra patates kızartması pek kalmayacak gittiğin yerlerde...” dedim...Büyük bir hayret ifadesi kapladı yüzünü...- “Nasıl yani?..” diye sordu...- “Çok basit...” dedim;“Hayat değiştikçe yediklerimiz de değişiyor... Taksim’e ilk Mc Donald’s açıldığında bütün İstanbul’un en burjuva aileleri çoluk çocuk oradaydılar... Şimdi o ailelerin ve yeni moda gençlerin hiçbirini o hamburgercide bulamazsın... Dünyada fast-foot’a karşı öyle bir kampanya yürütüldü ki, modası geçti hamburgerci ve patates kızartmacıların... Onbeş yirmi yıl sonra ızgara somonburger, levrek burger, kılıçburger çıkarsa hiç şaşma... Yanında da ızgara sebze buketi olur herhalde...”***- “Nasıl olur baba?..” diye hayret nidaları göstermeye devam etti Ayşe Nazlı...Ona Paris’in en ünlü caddesi Champs Elysee üzerinde 15-20 yıl önce adım başı hamburgerci varken, şimdi onların yerine nasıl taze meyve suları satan, sağlıklı sandviçler servis eden dükkanların çıktığını anlattım...“Bir zamanlar Londra’nın her tarafında kızarmış balık ve kızarmış patates satan ‘Fish and Chips’ dükkanları vardı... İngilizler’in milli yemekleriydi kızarmış patatesle kızarmış balık... Şimdi o dükkanların hiçbirisi kalmadı... Yerini pirinç üstüne çiğ ve tütsülenmiş balık satan suşi dükkanları aldı...” diye devam ettim...“Hiç merak etme, patates kızartmasıyla hamburgerin yerini levrek, kılıç, somon ızgara burgerin alması da yakındır...”***Dün Dünya Kanser Araştırma Fonu’ndan Profesör Alan Jackson’ın “Salam, sucuk gibi ürünleri toptan kesin... Kırmızı eti de haftada yarım kilodan fazla tüketmeyin...” açıklamasını duyunca “Süreç hızla devam ediyor” dedim içimden...Yunanistan’da kokoreçin ve işkembenin Avrupa Birliği hijyen standartlarına uygun olmadığı gerekçesiyle yasaklandığı günleri hatırlıyorum...Ortalık nasıl ayağa kalkmıştı...Sonra her şey değişti, herkes alıştı yeni tarza ve şekle...“Eski çamlar bardak oldu” derdi eskiler de anlamazdım...Bir zamanlar çok sevdiğim “döner”i bir yıldır bir kez yemiş miyimdir acaba?..Kim bilir?..*****SEKS KASETLERİ SADECE MHP İÇİN Mİ VAR?..Seks kasetleri şunu gösteriyor;Birilerinin elinde;CHP’nin kasetle düşürdükleri devrik Genel Başkanı Deniz Baykal için olduğu gibi...Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcıları ve Başkanlık Divanı üyelerini istifayla zorladıkları gibi...AKP’nin veya BDP’nin üst düzey bir politikacısı için de onu istifaya zorlayacak kasetleri var...Ya da bu kasetleri her an imal edebilirler...HHHKasetler gölgesinde “demokrasi” olmaz...Yakın bir dostumun verdiği habere göre, Ankara’da bugünlerde herkes “acaba benim de kasetim var mı?..” sorusunu soruyor...Eğer “kasetlerle” herhangi bir siyasi parti MHP’de olduğu gibi altüst edilebiliyorsa, bu herkes için geçerli demektir...Herkes gözden çıkartılacağı gün, “itinayla imal edilmiş kasetlerden” nasibini alacaktır...Hükümet bu işin üzerine “herkese şamil eşit bir duyarlılıkta gitmek zorunda”dır...Kasetler gölgesinde “siyaset ve demokrasi” kimseye nasip olmamıştır...Kimseye de nasip olmaz...