Yarım kalan gençlik aşkları

22 Mayıs 2011

Bir süre önce, ilk gençlik aşkım olan kız arkadaşlarımdan birine rastladım...Ne büyük heyecanlar duyardım onu göreceğim saatlerde...Birbirimizle bakışarak küçük romanslar yaşardık...Kısa konuşmaların, küçük fısıldaşmaların, dakikalarla sınırlı sohbetlerin, hayal dünyasında yarattığı iz düşümler ise saatleri, günleri ve geceleri bulurdu...İki kelimeden iki saatlik hayaller yarattığımız, ufak bir buluşmadan, günler aylar süren ““aşk”lar yarattığımız günlerdi o günler...İlk gençlik aşklarımdan hiçbirine doyamamıştım...Doyacak kadar bir arada olmamıştım hiçbirisiyle...***Gençlik aşkları yarım kalan aşklardır...Gerçekte tam yaşanmadılar, bitmediler, tüketilmediler, rezili çıkartılamadan, tepkisi sonlanmadan, kızgınlığı ayyuka çıkmadan, sevgisi dolu dolu yaşanmadan bitti o aşklar...Bir türlü birbirimizle olduk, birbirimizle seviştik, birbirimize kızdık, birbirimizi kıskandık, birbirimizeöfkelendik ve birbirimizi tükettik diyemedik o aşklara...Bir gençlik heyecanının tatlı burukluğunu üzerindetaşıdılar...Hep bir “keşke”si oldu o aşkların...“Keşke yaşayabilseydim o aşkı?.... Kim bilir neler olurdu?....Belki de çok mutlu olurdu hayatım” diye hayıflandık durduk o aşklara...Tüketilemedi karşıdaki sevgili...Yıllar geçti, mihrab yerinde miydi bilinmez, ancak duyguların mihrabı hiç değişmeden yerli yerindedurdu, ilk günkü heyecanın flashback’leriyle... *** Bütün aşkların içinde en tüketilmemiş olanlar, en taze, en güzel kalanlar onlardılar... Hep biraz mahcubiyet, hafif bir burukluk, mutlaka küçük bir heyecan ve önüne geçilemeyen bir kalp çarpıntısı oluverdi onları düşünürken içimizde...Yarım kaldılar, yarım platonik yaşandılar, bitimlerini göstermediler heyecanlarını tüketmediler... Gördüğümüzde hep ““bir acaba mı”” sorusu kaldı zihinlerimizde… Karşılaştığımızda “teklif etsek mi buluşmayı” spontanlığı hep kemirdi bir tarafımızı... *** Daha doğru düzgün, dört başı mamur dediğimiz bir aşk yaşamamıştık o genç kızlarla karşılaşana dek...Onlarla da yaşayamadık...Sonra çok başka yerlerde çok başka şekillerde oldu kendi yaşadığımız dört başı mamur ilk aşklar...Kim bilir onlar ne zaman nerede yaşadılar ilk aşklarını dört başı mamur?..Biz niye yaşayamadık, karşılarına çıkanlarla ilk gerçek aşklarını nasıl yaşadılar?.. *** “İnsanlar aşkın dışarıdan gelen büyülü bir şey olduğunu ve beli bir süre sonra yok olup gittiğini düşünüyorlar...” diyor bilişsel psikoloji üzerine çalışan Metin Çınaroğlu kardeşim...““Bilişsel psikolojiye göre kimse kimseye aşık olmaz...Aslında olan şudur...Biz aslında karşımızdaki kişinin bizde yarattığı etkiye yani fenomenlere –olgulara aşık oluyoruz...O fenomenler duygularımızı oluşturuyor...Fenomenler gittiğinde de aşk bitiyor...Aşkı yaratan da bitiren de aslında karşımızdaki kişiyle ilgili yarattığımız içsel aşk gerçekliğimizden başka bir şey değil...O gerçeklik değiştiğinde dış dünyadan geldiğini zannettiğimiz aşk da bitiyor...Hemen soracaksınız tabi...Nasıl yani karşımızdaki kişiyle alakası yok mu bütün bu olanların?..Tabii ki var...Ancak karşımızdaki kişinin bizde yarattığı etkinin anlamlarını kendimiz oluşturuyoruz...O yüzden aynı şartlara sahip iki kişinin ikisine değil birine aşık oluyoruz...Bu yüzden herkes aynı kişiye aşık olmuyor...Size harika gelen bir erkek ya da kadın bir başka arkadaşınıza hiç de çekici ya da etkileyici gelmeyebiliyor...Bunun nedeni dışarıda olan kişi değil; o kişinin sizde yarattığı içsel temsiller ve o temsillerin oluşturduğu fenomenler üzerinde düşüncelerinizin yarattığı duygusal etkileşim...” ***Epey bilimsel ve içinde bir sürü gerçek barındıran bir açıklama...Ne ki bu benim “yarım kalan gençlik aşklarıma” deva olmadı bu bilimsel açıklamalar...İlk gençlik yıllarının kıpırtılı heyecanı devam etti içimde bir ömür boyu...Deli yürek çarpmaları hiç eksilmedi kalbimden...Avuç içinin terlemesini hep hatırladım ilk sevgililerde...Ter bastığını, yüreğin sıkıştığını hiç unutmadım, yarım kalan gençlik aşklarımda ben...Nasırlaşmamış kalbimin çarpıntılarında mutluyum bu Pazar... ***** MHP’Lİ OLSAM İNADINA OY VERİRDİM... Yine 6 kişi seks kaseti ve teybe alınmış fantazya dolu aşki konuşmalar ile dümdüz hakaretler nedeniyle MHP’nin üst düzey yöneticiliğinden ve milletvekili adaylığından istifa ettiler dün...Hiçbir seks kasetine bakmak gelmedi içimden...İlgimi bile çekmedi koca koca adamların, onla bunla yaşadıkları sevişme görüntüleri ya da pornografiksöylemleri... Böyle siyaset olmaz...Böyle adam yeme de olmaz...Adam yemenin de, saha dışına atıvermenin de bir kuralı bir adabı olur!..Bi MHP’li olsam inadına oy verirdim MHP’ye... *** Çünkü, Birisiyle evlilik dışı seks yapma ya da fantazyalar kurma olsa olsa bir insanın zaafı...Oysa insanları ““evlerde kurulmuş tuzaklarla, odalara yerleştirilmiş gizli kameralarla, en detay cinseltemaslarına kadar kayda alıp ulu orta yayınlamak, dünyanın en aşağılık suçlarından biri bence...”Böyle bir suçu işleyebilenlerin, “temiz bir amaçları, mukaddes bir davaları, kutsal bir misyonları” olamaz...Cinsel ilişkileri gizli kameraya alacak kadar pisleşenlerin, mutlaka çok kirli ve pis bir hedefleri vardır...Hiçbir iyi insan, bu kadar kirli bir yöntemle, ““iyi ve güzeli” getirmeye çalışamaz...Makyavelli halt etmiş...Kullandığınız araçlar, hedeflediğiniz amacı da belirler...Aracınız kirli ve pisse, gitmekte olduğunuz amacın iyi ve temiz olmasına imkân yoktur...***Bunca yıl sonra hayat bana şu gerçeği öğretti...İyi, güzel ve temiz şeyleri ancak iyi, temiz ve güzel insanlar kurabilirler...Kirli araçlarla, iyiye ve doğruya ulaşmak mümkün değildir...O araçları kullananların amaçlarından hiç tereddüt etmeden uzaklaşın...Hayatımda hiç kimseye tuzak kurmadım...Hayatımda bana tuzak kuranların hiçbirisi de iyi insanlar değillerdi...Amaçları da kendileri gibi kirliydi... Temiz hayatlar temiz insanlarla kurulur...Kirli eller, temiz bir dünya kuramazlar...

Devamını Oku

Hıncal Uluç’la, Fatih Altaylı’ya bir “Karınca ile Aslan” hikayesi...

21 Mayıs 2011

Hıncal Uluç’la Fatih Altaylı arasında ölmekte olan gazeteler ve gazetecilik tartışması yaşanıyor...Hıncal Uluç’a göre, muhabirlik öldüğü için gazetecilik ölüyor...İki gazetecinin tartışmasına ışık tutacak bir “Karınca ile Aslan” hikayesi anlatacağım onlara...Bütün gazetecilerin, gazete yönetenlerin, CEO’ların ve patronların ibret-i alem için okumaları gereken bir hikaye...“KARINCA İLE ASLAN”Küçük bir Karınca her sabah erkenden işine gelir ve neşe içinde çalışmaya başlardı...Çok çalışır... Çok üretir...Ve bunları keyif içinde yapardı...Patronu Aslan, Karınca’nın başında yöneticisi olmadan kendiliğinden bu kadar hevesle çalışmasına çok şaşırırdı...Bir gün karı ve verimliliği arttırmak için aklına parlak bir fikir geldi...Eğer Karınca, başında bir yönetici bile olmadan bu kadar üretken olabiliyorsa, bir de başarılı bir yöneticisi olsa kim bilir neler yapardı?..***Bunun üzerine, müthiş bir yöneticilik kariyeri olan ve yazdığı raporlarla ünlü Hamamböceği’ni işe aldı...Hamamböceği işe öncelikle bir “saat” alarak başladı...Böylece Karınca’nın çalıştığı saatleri tam olarak ölçebilecekti...İş saatlerinde gevşekliğe müsaade etmeyecekti...Elbette raporlarını düzenleyecek bir sekretere de ihtiyacı olacaktı...Bu nedenle hem telefon trafiğini yönetmek ve hem de arşiv işleri için Örümcek’i işe aldı...***Aslan, gelişmelerden çok memnundu... Hamamböceği’nin hazırladığı raporlar gerçekten harikaydı...Hatta ondan üretim hızını ölçen ve karlılığı analiz eden renkli grafikler de hazırlamasını istedi...Böylece bu raporları ortaklarına sunum yaparken kullanabilecekti...Hamamböceği, bu raporları üretebilmek için yeni bir bilgisayara ve donanıma ihtiyaç duydu...Artık artan ekipmanlar için de artık bir bilgi işlem departmanı oluşturmanın zamanı gelmişti...Bu işleri idare etmek için Sinek’i işe aldı...***Bir zamanlar mutlu, üretken ve rahat olan Karınca bu yeni toplantı düzeninden ve evrak işlerinden yılmıştı...Zamanın büyük bir kısmını sorulan soruları cevaplamak ve evrak işleri yapmakla geçiriyordu...Aslan, Karınca’nın bölümünün giderek büyümesinden memnundu...Bölümü daha da büyütmek üzere bir üstyöneticiye ihtiyaç olduğunu düşündü...Ve bölüm başkanı olarak başarıları ile ünlü Ağustosböceği’ni işe aldı...***Kendi rahatına ve keyfine düşkün Ağustosböceği’nin ilk icraatı ofisi rahat edebileceği yeni mobilyalarla döşemek oldu... Tabii ki kendisinin yeni bir bilgisayara, bütçe kontrol ve stratejik verimlilik planı hazırlanması için kişisel bir yardımcıya ihtiyacı vardı...Bunun üzerine eski işyerindeki yardımcısını işe aldı...***Karınca’nın çalıştığı yer giderek kimsenin gülmediği, neşesiz ve mutsuz bir mekana dönüş-müştü...Ağustosböceği, patronu Aslan’ı ortamın ruh halini değiştirecek bir çalışma yapılması gerektiğine ikna etti...Bunu üzerine, Karınca’nın bölümünde olup bitenleri gözden geçiren Aslan, üretimin ve karlılığın dramatik bir şekilde düştüğünü farketti...Hemen, son derece itibarlı ve iyi tanınmış bir danışman olan Baykuş’u sorunu çözmesi için işe aldı...***Baykuş, Karınca’nın departmanında 3 ay geçirdi...Bu hummalı çalışmanın ardından ciltlerce süren muhteşem bir rapor yazdı...Raporun sonucu şuydu: “Departmanda aşırı istihdam vardı ”...Aslan, raporu inceledikten sonra dramatik bir karar verdi...Aşırı istihdamı yok etmek için birilerini işten atmak zorundaydı...Kimi atsın kimi atsın derken, yeni durumdan en mutsuz olan ve tavırları gittikçe olumsuz hale dönüşen “karıncaya” gözü takıldı...Karınca diğerlerine göre, en mutsuz ve çalışma isteğini kaybetmiş kişi olarak gözüküyordu... Aslan kararını verdi:“Karınca’yı işten çıkartacaktı...”***Karıncanın üretimini artırmak üzere kurulan, sistem karıncanın işten atılmasıyla sonuçlanmıştı...Gazete “haber” demektir...“Haber”i muhabir yapar...Haberi yapan muhabirlerin atıldığı, haberi biçimleyen yazı işlerinin ilk elden tensikata uğradığı gazeteler “Aslan ile Karınca’nın Hikayesi”ni yaşatır gazetelere...Yarattığı ürüne yabancılaşmanın, yarattığı ürünü yok edeceğini farkedemez çoğu kimse...***SHOW TV’de bir gün İcra Kurulu’nda toplantı yapıyorduk...Erol Aksoy o zamanlar sahibi olduğu İktisat Bankası’nın yanında SHOW TV’yi ve Cine 5’i yerleştireceği muhteşem bir bina yapıyordu...Daha “Bankalar Krizi” çıkmamış, İktisat Bankası’na el konmamıştı...Hepimiz heyecanlıydık... Yeni bina bir süre sonra bitecek Zincirlikuyu’nun göbeğine taşınacaktı SHOW TV...Beni alıp kat kat gezdiriyordu Erol Aksoy...İcra Kurulu’nda teknik bütün altyapının başındaki Enis arkadaş bir gün toplantı sırasında beynime aniden kan fışkırtan sözleri söyledi...“Binanın şurası ana giriş kapısı olacak... Konuklar yöneticiler ve servislerde çalışanlar bu kapıdan girecekler...” dedi...“Bir de yanda bir kapı olacak... Muhabirler ve kameramanlar oradan girecekler... Haber merkezi o girişte olacak...” diye devam etti...***“Nereden çıktı bu ayrım?..” dedim...Belli ki tepelerde bir yerde bu görüş hakim olmuştu...Sırtlarında kilolarca kamerayı taşıyan kameramanlar ve çatışmaların ortasına giren muhabirler, kotlarla yeleklerle zaman zaman meslek ritüellerine uygun hafif hırpani kıyafetlerle televizyona gelirlerdi...Onların görüntüyü bozmalarını istemiyorlardı...“Burası televizyon” dediğimi hatırlıyorum... “Televizyonların haber merkezi olur... Haber merkezleri televizyonların can damarıdır... Te-levizyonları televizyon yapan esas orasıdır... Te-levizyonu televizyon yapan mekanın görüntüsünden utanırsanız, burası televizyon olmaz, finans kuruluşu olur...” diye devam etmiştim...Tartışma bir süre sürdü...Bir uzlaşma sağlanamadı...Defalarca “hiç böyle şey olur mu?..” dediğimi hatırlıyorum...Sonra bu tartışmayı unuttuk gitti...Başka icra kurulları başka tartışmalar sürdü gitti televizyonda...Nedendir bilinmez...SHOW TV hiçbir zaman o binaya taşınamadı...*****DÖRT DOSTUNUZ VARSA KALP KRİZİ RİSKİNİZ AZALIYOR...Benim zaman zaman NLP çalışmaları yaptığım İletişim Uzmanı Metin Çınaroğlu kardeşim, yeni makalesinde Amerika’da yapılan bir araştırmanın sonuçlarından örnekler vermiş...Hayatta 4 sağlam dostunuz varsa kalp krizi riskiniz ciddi oranda azalıyor...Şöyle diyor Metin; “2001 yılında ABD’nin en prestijli okullarından Duke Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmadan örnek verelim:Araştırmacılar, kalp rahatsızlığı bulunan kişileri takip ederek dostluk ilişkilerinin koruyucu etkisini ortaya koydular...Bu araştırmada “Dört kişiden az arkadaşı olan kişilerin belirgin biçimde dezavantajlı oldukları görüldü...”Daha yalnız olan bu kişilerin dört sene içerisinde kalp rahatsızlığı sebebiyle hayatlarını kaybetme olasılıkları diğerlerine göre iki kat daha fazlaydı...Nedenini anlamak üzere çalışan araştırmacılar; stres, sosyoekonomik durum, sigara içiciliği veya hastanın rahatsızlığının seviyesi gibi birtakım çevresel veya psikolojik etmenler üzerinde duruyorlardı...Ancak 430 hastanın verileri kullanılarak yapılan istatistiksel analizler sonucunda bu etmenlerin hiçbirinin ölüm oranını artırmadığı anlaşıldı...Öte yandan en az dört dosta sahip olan kişilerin belirgin biçimde daha uzun süre yaşadıkları tespit edildi...Bu çalışmaya göre, her birimizin en az dört arkadaşa ihtiyacı var...Ancak bu ne kadar çok arkadaş, o kadar iyi anlamına da gelmiyor...Aynı araştırma beş, altı, yedi veya sekiz arkadaşı olan kişilerin birbirleriyle benzer oranda hayatta kalma olasılığına sahip olduklarını gösterdi...Yani, dört arkadaş bir nevi eşik seviyesi ve sağlayabileceği maksimum koruyucu etkiyi sağlıyor...Daha fazla arkadaş, daha fazla koruma anlamına gelmiyor...Başka bir deyişle, esas önemli olan arkadaşlıkların niteliği; niceliği değil... Birkaç tane olsun ama gerçekten dost olsun...***Şikago’daki Loyola Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Eugene Kennedy’nin ifade ettiği gibi sağlık ve mutluluk için her zaman ilaç veya tıbbi tedavi gerekmiyor; bazen yalnızca dost sahibi olmak yetiyor...Yazar Tom Rath’in de dediği gibi dostlar “Prozac’tan iyi gelebiliyor...”

Devamını Oku

Fenerbahçe yüzde 90 şampiyon

20 Mayıs 2011

Nefesler tutuldu, heyecan dorukta... Bu akşam şampiyon belli oluyor... Tüm futbolseverler nefesini tutmuş Fenerbahçe mi, Trabzonspor mu şampiyon olacak diye bekliyor. İşte o büyük ana saatler kala Reha Muhtar’la bu akşam kimin şampiyon olacağı ile ilgili tahminlerden, sezonu kötü geçiren Beşiktaş ve Galatasaray’ın durumuna, önümüzdeki yıl futbolseverleri nasıl bir süper lig beklediğine dair pek çok şey konuştuk. Reha Muhtar’dan ilginç yorumlar geldi...* Nefesler tutuldu... Fenerbahçe ve Trabzonspor bugün kozlarını paylaşacak. Sizce nasıl sonuçlanır şampiyonluk yarışı?Yüzde 90 Fenerbahçe şampiyon...Yüzde 10 Trabzon... Bunu haftalardır söylüyorum, bu son haftada değil... Nedeni gayet açık... Fenerbahçe iki kez son maçında şampiyonluğu kaybetti. Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar. Fenerbahçe camiası bu saatten sonra üçüncü kez son maçta şampiyonluğu kaybetmez. Şampiyonluğu son maçta kaybetmeyecek bir know-how oluştu Fenerlilerde. Kaçırılan şampiyonluklar, bu şampiyonluğa iyice biledi tüm Fenerbahçe’yi. Ve son neden... Fenerbahçe’nin elinden son şampiyonluğu Trabzonspor almıştı. Bu sezonu geçen yılın rövanşı olarak da görüyor Fenerbahçe yönetimi.* Fenerbahçe de Trabzonspor da sezon sonuna kadar başa baş bir mücadele verdi, iki takım da sonuna kadar mücadeleyi bırakmadı. Bu akşam şampiyon belli olacak. Kim kazanır bilmiyorum ama böylesine bir mücadeleden sonra ikinci olan takım da şampiyon olmuş kadar övgüyü, alkışı hak etmiyor mu?Ben yüzde 90 Trabzonspor’un ikinci olacağını düşünüyorum. Trabzon uzun yıllar sonra şampiyonluk mücadelesini son maça kadar getirdi. İnanılmaz bir başarıdır bu... Şenol Güneş kim olduğunu ve ne olduğunu dosta düşmana gösterdi. Şenol Güneş’e Türkiye’yi dünya üçüncüsü yaptığı sırada, “O takım kimde olsa dünya üçüncüsü olurdu. Takım iyiydi Güneş değil...” diyorlardı. Hadi şimdi desinler bakayım, Trabzon zaten senelerdir şampiyonluk mücadelesi veriyordu diye... Şenol Güneş’i yerin dibine batıranların hepsi rezil olmuştur Türkiye’de. Ancak rezil olmak için, rezil olabilecek kadar düzgün olmak gerek.* Fenerbahçe son dönemlerde sezon sonunda yaşadığı talihsizliğin, son anda elinden kaçırdığı şampiyonluğun ardından bu akşam ne yapar sizce; şeytanın bacağını kırar mı dersiniz?Ne kadar Fenerbahçe’li gördüysem, hepsi bana bu soruyu soruyor... Hepsine de haftalardır şu cevabı veriyorum. Hiç merak etmeyin hiçbir sürpriz yaşamayacaksınız...* Alex konusunda ne diyorsunuz, 27 gole ulaştı... Özellikle ikinci yarı performansıyla Fenerbahçe’yi neredeyse tek başına şampiyonluğa taşıdı deniliyor, siz ne düşünüyorsunuz?Yoğurtçular Parkı’na Alex’in heykelini dikiyor Fenerbahçe... Lefter’in heykelinin biraz ötesine... Yakışır... Fenerbahçe’ye gelmiş en yararlı yabancıdır Alex. İyiymiş, kötüymüş, Türkiye’de iyiymiş, dışarıda esamesi okunmazmış... Bunların hepsi gargara... Tabela orada...* Sezon başlarken Alex ile ilgili tartışmalar yaşandı, Alex’in yavaş yavaş uzaklaştırılması konuşuluyordu hatta birkaç maç yedekte kaldı. Alex ikinci yarıdaki performansıyla bu konudaki tartışmalara en iyi cevabı verdi diyebilir miyiz?Bence Aykut Kocaman da Alex gerçeğini ikinci yarıda gördü. Kocaman, Fenerbahçe’deki ilk aylarında Alex’siz bir Fenerbahçe planlıyordu. Emre ağırlıklı... Çift santraforlu... Neyse ki hatadan dönmesini bilecek kadar, olgun bir adam Aykut Kocaman. Bu tavrı da onu eleştirenlere kapak olsun. Bir şey daha var... Fenerbahçe bu gece çok az bir ihtimal şampiyonluğu kaybetse de benim Aykut Kocaman’la ilgili görüşlerim değişmeyecek.* Trabzon’un Alex’i de Burak oldu, onun için yorumunuz nedir? Çünkü daha önce Burak Fenerbahçe ve Beşiktaş’ta sağ kanatta oynarken, Trabzonspor’da forvet olarak oynuyor. Daha önce istenilen performansı gösteremeyen Burak şimdi gol krallığına aday oldu, bunun sebebi nedir? Burak Fenerbahçe ve Beşiktaş’ta doğru değerlendirilemedi mi?Burak Beşiktaş’ta ve Fenerbahçe’de takımın kurtarıcısı olarak oynamıyordu. Sağ açıkta deneniyordu. İki büyük takım da başka futbolcuları kurtarıcı olarak benimsemişti. Trabzon’da kurtarıcı olarak oynuyor... Bazı futbolcular vardır. Takımın inisiyatifini kendileri almak isterler. Aldıklarında mükemmel oynarlar. İnisiyatif başka futbolcuya geçtiğinde ise, o futbolcunun verimi inanılmaz derecede düşer. Mesela Simao, Beşiktaş’ta böyle bir örnek. Guti olmasa Simao çok daha fazla büyür. Burak da öyle bir futbolcu. Trabzon ona güvendi. O da güvenenlerin yüzünü kara çıkarmadı.Fatih Terim’in egosantrik tavırları sevilmiyor* Beşiktaş ve Galatasaray ise çok kötü bir sezon geçirdi. Beşiktaş ligin devre arasında çok büyük transferler yaptı hatta Beşiktaş son 20 yılın en iddialı kadrosunu kurdu diyebiliriz. Buna rağmen şampiyonluk yarışından koptu. Şimdi Beşiktaş’ta Diego Forlan’ın transferi konuşuluyor. Onu da transfer ederse Türkiye’de görülmemiş bir yıldızlar takımı kuruluyor. Sizce önümüzdeki yıl böyle bir kadroyla Beşiktaş’ı nasıl göreceğiz?Savaş sadece generallerle kazanılmaz. Futbol sadece yıldız oyuncularla oynanmaz. Beşiktaş savunma bloğunu yenilemeli ve gençleştirmeli. Rüştü Abi konumunda olmalı. Cenk’in yanına mutlaka çok iyi bir kaleci transfer edilmeli. Necip- Fernandez ikilisi denenmeli. Aurelio gönderilebilir. Mücadeleci bir savunma ve orta saha kurulmalı. Bunlara 3 yıldız futbolcu eklerseniz takım işlemeye başlar ve oynar. Beşiktaş’ın Forlan, Quaresma, Simao ve Guti dışında tamamen genç ve fizik gücü mükemmel bir kadroyla mücadele etmesi lazım. Bence bu dört futbolcunun bile 4’ü aynı anda ilk 11’de oynayamaz. En fazla 3’ü oynar...* Galatasaray da tıpkı Beşiktaş gibi şampiyonluk yarışından çoktan koptu, yönetim sorunları yaşadı. Galatasaray’ın başına muhtemelen yeniden Fatih Terim gelecek. Ama taraftarların bir kısmı “İmparator bizi tekrar şaha kaldırır” diyor, bir kısmı da “Yine mi Fatih Terim” sıkıntısı yaşıyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu?Türkiye’de Fatih Terim sıkıntısı, Fatih Terim’in hocalığından değil, kişiliğinden kaynaklanıyor. Adamın egosantrik tavırları sevilmiyor. Eleştirilere gösterdiği reaksiyon beğenilmiyor. Fatih Terim’in hocalığı değil kişiliği eleştiriliyor Türkiye’de... Yoksa hocalığı tartışılmaz. Kendini kanıtlamış çok önemli bir hoca. Kişiliği tartışmaya açılmazsa, Galatasaray’da başarılı olur. Ancak yine “Niye kaşını kaldırdı, niye saha kenarından mimikler yaptı” tartışmalarına girersek Terim’in yine kimyası bozulur.* Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda sizce önümüzdeki yıl futbolseverleri nasıl bir heyecan, nasıl bir Süper Lig bekliyor?Güzel ve heyecanlı...

Devamını Oku

Tayyip Erdoğan’ın kastettiği komutan ve rambo...

20 Mayıs 2011

Sylvester Stallone’nun çizdiği dünyaca ünlü Rambo karakteri, Amerika’nın uluslararası operasyonlarında görev alan “kusursuz bir özel tim mensubunun”, onu yetiştiren “albay” dışında hiçbir otoriteye saygı duymamasını, onları fazla da takmamasını anlatır...Engin Alan Apo’yu Türkiye’ye getiren özel timin başında bulunan ve kahramanlık öyküleri anlatılan bir Korgeneraldi...18 Mart 2004 yılında Çanakkale’deki Şehitler Abidesi’ndeki anma törenine Başbakan “iki saat gecikeceğini” söyledi... Kendisinden töreni geç başlatmasını istedi...Korgeneral Engin Alan bu talebi kabul etmedi ve törenin daha önce belirlenen saatte başlayacağını söyledi...Tayyip Erdoğan değişmeyen tören saatine göre programını değiştirdi ve törene katıldı...***Ancak başka bir olay çıkacaktı tören esnasında...Tayyip Erdoğan tören alanına geldiğinde, Korgeneral Engin Alan ayağa kalkmadı... Başbakan’ın konuşmasını alkışlamadı...Sonraki yıllarda Engin Alan Balyoz Davası’ndan tutuklandı...Şimdi Siliviri’de ve MHP’den milletvekili adayı...Tayyip Erdoğan 2004 yılındaki bu olayı özellikle hatırlatıyor ki MHP’ye oy gitmesin...***MHP’ye gidecek veya gitmeyecek oylar çok önemli değil...Önemli olan “yeni bir dünyanın, doğru ilişkiler biçiminin” Türkiye’ye artık egemen olması...Korgeneral Engin Alan Apo’yu getiren timin komutanı ve askeriyede kahraman muamelesi gören bir subay...“Şehitlere saygı, kahramanlık” gibi konularda, kendini yetiştiren ustalarının dışında kimselerin eline su dökemeyeceğine inanmakta...Şöyle söylüyor olayı anlatırken:“Bana vali aracılığıyla haber gönderiyor (Tayyip Erdoğan)...2 saat geç gelecekmiş, ‘töreni geç başlatsınlar’ diyor...Kabul etmedim, ‘emir değişmez’ dedim...O da zamanında gelmek zorunda kaldı...Konuşması bitti...Ayağa kalkmadım, alkışlamadım...Olay budur...”***Bu konuşma ne kadar da çok Amerika’nın uluslararası operasyonlarında kilit rol oynayan Rambo’nun konuşma tarzına ve tavrına benziyor...“Biz kahramanız... Kimse bizi istediği şekle sokamaz... Bize sadece kahramanlığı öğreten ustalarımız emir verebilirler... Gerisi bizim dünyamızın dışındadır...”Engin Alan’ın konuşmasının mealen anlamı budur...Şimdi bu konuşma Tayyip Erdoğan tarafından hatırlatılıyor...“Başbakan’ı dinlemeyen, Başbakan geldiğinde devlet protokolünü hiçe sayarak ayağa kalkmayan komutanlar vardı...” diyor...Engin Alan’ın, Silivri’de bulunmasına atıf yapması, şu izlenimi doğuruyor...“O komutan böyle yaptığı için Slivri’dedir...”Nitekim Engin Alan’ın avukatı böyle diyor...“Bu davranışın bedeli Balyoz davasından Silivri’ye gitmek midir?..”***Bu davranış mı Silivri’ye götürdü, yoksa Silivri’ye gidecek başka örgütlenmeler mi bu davranışı doğurdu, orası muamma...Ancak muamma olmayan bir şey var...Yeni bir dönem başlıyor dünyada...O yeni dönemde ne Başbakan’lar ve liderler “keyfi” yönetebiliyorlar ülkeleri...Ne de demokratik yönettikleri o ülkelerde, kendisine bağlı sivil ve askeri bürokrasi, “Ben seni tanımam” diyebiliyor...Silivri meselesinin özünde de esasen bu vardır...*****BABASINA BAYRAM KUTLAMASI ATAN 11 YAŞINDAKİ KIZIM...Biliyorum seçim geldi kapıya dayandı...İki yere daha fazla gitseniz, iki kenti biraz daha çok etkileseniz, bu performansınız direkt sandığa yansıyacak...Tayyip Erdoğan hasta olduğu için stattaki törenlere katılmamış...Anıtkabir’e katılmakla yetinmiş, orada da öksürüyormuş...Sonra Siirt’e gitmiş, orada “babalar gibi” mitingini yapıvermiş...Kemal Kılıçdaroğlu da katılmamış törenlere, o da Anıtkabir’e katılmakla yetinip, seçim meydanlarında almış soluğu...***Doğru bir aydan az bir süre kaldı...Elbette halkla sıcak temas, birebir temaşa, yüzyüze iletişim seçime mucizevi etkiler yaratır...Ve fakat...19 Mayıs da “Senede Bir Gün”dür arkadaşlar...Hani Samsun’a çıkmasaydı...Hani Milli Mücadele’ye başlamasaydı...Hani Türkiye denilen bu vatan bizlere kalmasaydı...Bugün hiçbir seçim meydanında, hiçbir mitingi yapmak, hiçbirimize ve hiçbirinize nasip olmayacaktı...***On yıl önce Samsun’a davet etmişlerdi beni bir 19 Mayıs’ta...O koskoca meydan hıncahıç doluydu...Atatürk’ün gençliğe hitabesini meydandaki onbinlerce insanla birlikte okumuştum...Tıpkı ilk gençlik günlerimde Ankara Kolej’indeki yaptığım gibi...Nasıl mutlu, nasıl keyifli bir Samsun pidesi yemiştik ertesi sabah... “Geçmişi olmayanın geleceği olmaz...”Dün 11 yaşındaki kızım, telefonuma mesaj attı...“19 Mayıs Bayramın kutlu olsun babacığım” diye...Gurur duydum babasına 19 Mayıs’ı hatırlatan kızımla...*****MHP’YE OY VERMEDİM, VERMEYECEĞİM ANCAK...AKP’ye karşı olsun da kim olursa olsun diyen adamlardan hiç olmadım...CHP ve MHP güçlensin, onlar belki seçimlerden sonra koalisyon yaparlar, AKP’yi iktidardan indirirler senaryosuna da hiç rağbet etmem...Kimin kimle koalisyon yapacağına, eğer sandıktan koalisyon çıkarsa, o gün karar verilir...CHP de MHP de ulusalcı, ötekiler global sermayenin sözcüleri lafları da bana “suni” gelir...MHP başka parti, CHP başka...AKP başka...Politikada böyle kesin çizgiler olmaz...Sandıktan koalisyon bir çıkmayagörsün...Bir de bakarsınız AKP ile MHP koalisyon görüşmeleri yapıyorlar...***MHP’li değilim...Hayatımın hiçbir döneminde MHP’li olmadım...Zaman zaman çok zıtlarda bir yerlerde siyaset icra eyledim...Ancak;Beni MHP’nin kazanması veya kaybetmesi kişisel olarak zerrece ilgilendirmediği halde...MHP’nin siyasetine, ideolojisine özel bir sempatim hiç bulunmadığı halde...İlerde CHP’yle kurulması düşünülen ortaklığa da hayli güçlü rezervlerim olduğu halde...Her şart altında ve her koşulda MHP’nin Meclis’e girmesi zaruridir diyorum...Yeni Anayasa yapılacağı için...MHP’nin olmadığı bir Meclis’te yeni Anayasa güdük kalır diye düşünüyorum...MHP’nin olmadığı bir Meclis’te “Kürt sorunu” bir hal çaresine gidemez diye görüyorum...Gerçek demokrasilerde, MHP’nin de BDP’nin de, AKP’nin de; CHP’nin de sesinin gür çıkması gerektiğinin farkındayım...Gür çıkacak ki, Türkiye’yi bloke eden bu sorunu en geniş katılımla çözebilelim...En geniş katılım demek, en geniş onay vermek demek değil...En geniş katılım demek, herkes Meclis kürsüsünden gür bir ses tonuyla meramını anlatacak demek...Türkiye tam demokratik bir ülke olmadan, bu kadar büyük sorunun üstesinden gelemez...Bu gerçeğin farkında olduğum için MHP’nin Meclis’e girmesini hayati bulmaktayım...Demokrasiyi istiyorum...Sadece demokrasiyi...Gerçek ve tam demokrasiyi...

Devamını Oku

“Oldum işte” dediğiniz anda, olmadığınızı gösterir hayat...

19 Mayıs 2011

Bir insan ne zaman ki, her şeyi oldum...” diyor, “Oldum dediği konuda hayat ona öyle bir oyun oynuyor ki, o insan hiçbir şeyi olmadığını anlayıp, yeni bir sınamayla karşı karşıya kalıyor...”Bioenerji makinesi yoluyla vücudun iç dengesini yeniden sağlayan kişi Ünal Uluer...İki gün önce konuşurken bana, “ne zaman ki hayatımda ‘bir şey oldu’ dedim olmadığını hayat bana yeni sınamalarla gösterdi... Bu işin sırrı ve şifresi ‘ben artık oldum’ diye hazımsızlık yapmamak...” dedi...O sırada IMF Başkanı Kahn’ın New York’ta otel odasındaki seks skandalı patlak vermemişti...Skandal patlak verince Ünal Uluer’in sözlerini hatırladım:“Ben artık her şeyim..” dediği ve egosu tavan yaptığı sırada bu olayla karşı karşıya kalıyor Fransa’nın 2012’deki cumhurbaşkanı adayı IMF’in şampanya sosyalisti başkanı...***Yaşadığımız gerçek bu dünyadan ibaret değil...Daha büyük evrensel bir gerçekliğin küçük parçasını yaşıyoruz bu dünyada...Zaten evrenin bütün gerçeğinin birer birer yaşadığımız bu küçük dünyalardan ibaret olması mümkün değil...“Ne zaman ki içinizden ‘bana bu dünyada karada havada ölüm yok’ diye geçirirsiniz, o günlerde evren size başetmekte büyük güçlük çekeceğiniz ve size daha ‘olmadığınızı’ gösteren bir olayı çıkartır... Hiç değişmez bu kural...” diyor Ünal Uluer...New York’ta Times Meydanı’nın yanıbaşındaki o Sofitel oteli bilirim...Çok da aman aman lüks bir otel değildir...New York’un kalbi sayılacak Times Square’in yanıbaşında, damar noktalara iki adım mesafede konforlu bir oteldir...***Olay siyasi rakiplerinin tetiklediği bir komplonun izlerini de üzerinde barındırabilir...Bizi ilgilendiren konu bu değil...Kahn’ın her şeyi var...Fransa’da ‘Yılın Marian’ı seçilmiş çok güzel ve çok ünlü olan televizyoncu olan üçüncü eşi, dünyanın en önemli para fonunu yöneten çok güçlü bir kariyeri ve Fransa’nın bir numarası olmaya aday bir siyasi istikbali vardı...Bir insan için “Ben artık her şey oldum” denilen noktadaydı...Kahn’la ilgili söylenenler, ekonomi profesörünün son zamanlarda elindeki “uluslararası para fonunun gücünün tetiklemesiyle” her şeye muktedir bir ego cereyanına kapıldığını söylüyor...***Oysa hayat her şeye muktedir olduğunu sananların hayal kırıklığına uğradığı bir dünyadır...Hayat siz her şeye hakim olduğunuzu düşünürken, aslında hiçbir şeye hakim olmadığınızı gösteriverir...Hepimiz hayatımızda defalarca yaşamadık mı bunları?..Hiçbir şeye hakim olmaya çalışmayacaksınız...Hiçbir şeye hakim olma niyetini de taşımayın...Yaşayıp gidivermeli bu dünyada bir seyirci gibi...Hayatın karşısına çıkarttığı deneyleri seyreden, o deneylerden yaşamına bir şeyler katmaya çalışan bir adam gibi...Strauss Kahn, kadının en güzelini, kariyerin en parlağını, gücün en üstün olanını “sağladım” dediği anda, cezaevindeki hücreyi boyladı...Patlamış egolara, sınır tanımayan cüretlere, “her şeye sahip olmak benim hakkım” diyen, ‘ötekini’ tanımayan egolara nasıl güzel bir ders Kahn’ın yaşadıkları...Zaten Kahn’ın başına gelenleri “kendiine ve kendisi gibi olanlara verilmiş bir ders” olarak görürseniz, bu dünyanın şifreleriyle ilgili bazı çözümler yapmışınız demektir...Yoksa “Kahn’ı anlamaya çalışan yazarlara” bakıyorum da, “patlak ve sınır tanımaz egolarının yakın zamanda bizzat kendi başlarına açtığı çorapların hala farkına varamamış olmalarından” büyük hicap duyuyorum...*****“BEN SANA KARINI SORUYOR MUYUM LAN?..”Hiç tanımadığım bir adam Ozan Güven...Ünlü oyuncu olduğunu da gazetede paparazzilere saldıran fotoğrafından anlıyorum...Öyle yazıyorlar çünkü...“Ünlü oyuncu Ozan Güven ‘ilişkiniz nasıl gidiyor’ sorusuna aniden bağırmaya başladı;“Ben senin karınla ilişkini soruyor muyum lan?..”Çocuğun fotoğraflarından cinnet geçirdiği anlaşılıyor...Bir süre sonra yaşadığı anlık cinnetin başına getireceği felaketlerin farkına varmış, çıkışta “Büyütmeyin arkadaşlar fazla bir şey olmadı” demiş...Bu sefer adama “ayarsız2 muamelesi çekiyor bizim çocuklar...***Allah Allah Fesupanallah!..Olacak iş mi bu yani!..“Basına düşman olsa gerek Ozan Güven arkadaş!!!!Gazetecinin soru sorma hakkına tecavüz ediyor!..Basın özgürlüğünü yok farzediyor!!!Neden çünkü gazetecinin ekranda her gördüğü ünlüye, gecenin veya gündüzün her saatinde “nasıl gidiyor ilişkiniz?” diye soru sorma hakkı vardır...Eğer bu soruya misal sabah kalvahtıya giderken veya akşam bir yerlerde birşeyler yemiş eve dönerken cevap vermezseniz, siz azılı bir basın düşmanı, despot ve faşist basın özgürlüğünü ayaklar altına alan snradan görme bir şöhretsiniz demektir...***Sizin böyle olmamanız için, günün 24 saati, karşınıza çıkacak bir paparazzi arkadaşın “ilişkiniz şu anda nasıl gidiyor?” diye sormasına, “Şimdi biraz kavga ettik... Gönlünü almaya çalışıyorum...” diye cevap vermeniz gerekiyor...Ya da “limoniydi bugün biraz, dur bakalım ne çıkacak arkasından” gibi kameralara dertleşmesi lazım sonradan görmemiş ünlünün...Kaç kere başıma geldi, bir yerden çıkmışsın sakin sakin evine gidiyorsun...Ortada ne bir kaçamak, ne bir rezalet, ne de bir skandal hiçbir şey yok...Kuzu kuzu evinin yolunu tutmaktasın...“İlişkiniz nasıl gidiyor Reha Bey?..”Sana ne arkadaş...Sen benim ilişkimin termometresi misin?..Her dakika, her saniye senin canının istediği her saatte ben sana ilişkimin raporunu mu vereceğim?..O anda kavga etmişsem “Şimdi kavga ettim, birazdan barışacağım” mı diyeceğim...Böyle bir duyarsız, taciz eden bir soru olur mu?..***adam basın toplantısı yapıyordur sorarsın;“Nasıl gidiyor ilişkiniz?..” diye...yolda gördüğün her ünlünye “nasıl gidiyor ilişkiniz” demek gazetecilikse, yazık bu ülkenin haline...Soruyu soran arkadaş cevap vermedin mi gitmiyor, bir daha soruyor, bir daha bir daha...Sonunda çıldırıyorsun...Ozan Güven denilen çocuk da sonunda cinnet geçirmiş “Sana ne ulan” demiş “Ben senin karınla ilişkini soruyor muyum?..”Bu arada öfke ve taşkın görüntüler paparazzi arkadaşların arayıp da bulamadığı görüntüler zaten...Yazık bu gence...Gencecik bir insanın gündelik hayatının bu kadar paçavraya çevrilebilmesi, günah...Bu günah kimsenin yanına kalmaz...Bunu “basın özgürlüğü diye geçiştirmeye kalkmak da günahların büyüğüdür...Basın, hiçbir günahı olmayan insanları taciz etme aracı değildir...*****KIBRIS’TA YAĞMUR VAR...Önümde uçsuz bucaksız bir deniz var...Dagalar sahile vuruyorlar...Magosa’da Salamis Bay otelinde kalıyorum karşımda Akdeniz uçsuz bucaksız...Sezonun ilk denizine girerim deyip, mayo almıştım yanıma...Geldik ki Kıbrıs’ta hava kapalı yağmur var...Dagalar sahili okşuyorlar...Akdeniz karşımda vals yaparken, ruhumu dinginliyor...***Alen ve diğer arkadaşlarla Doğu Akdeniz Üinversitesi’nde 2.5 saat söyleştik gençlerle...Herşeyi sordular, resimler çektirdiler...Girişte bizi tezahüratlarla karşımladılar...Çıkışta Alen’e üçlü çektirdiler...Yine ruhuma melodi gibi geliyor Kıbrıs seyehati...Akdeniz’de olduğumu hissediyorum...Akdeniz’li olduğuma şükrediyorum...Akdeniz’e kıyı ülkeleri düşlüyorum...Sahil boyu bu denizi tatmak, sularına dalmak, ruhumu yıkamak istiyorum...Akdeniz’i istiyorum...Ege’sini, Ardiyatik’ini ve İberik ötesini...Kim bilir belki de bu yaz Akdeniz’de ruhum yıkanır!..

Devamını Oku

Emre'nin patladığı an...

18 Mayıs 2011

Kemalettin Göktaş AKP’nin Trabzon milletvekili... Dört dönemdir parlamentoda milletvekilliği yapıyor...Trabzon halkının son günlerdeki hassasiyetlerini dile getirmeye çalışıyor...Ankaragücü’nün üst düzey bir yöneticisi Ankaragücülü futbolcularla, Fenerbahçeli Emre Belözoğlu ve menajeri Ahmet Bulut’un görüştüğünü söylüyor...Kemalettin Göktaş da bu iddiayı kamuoyuna açıklayarak gündeme getiriyor...“Bu iddia doğru mu diyor?.. Trabzon’un hakları mı yeniyor?..” diye soruyor...***Sanıyor ki, Türkiye’de futbol herhangi bir konu gibidir...İddia edilen konuyu, kamuoyunun önüne getirip tartıştırırsın, muhataplarına sorarsın, bu konulara uluorta girip kafanı ve gözünü yardırmadan sıyrılırsın...Kemalettin Göktaş futbol denilen olayın, dışardan göründüğünden çok daha zor, komplike ve çetrefil bir yapı olduğunu önceki gece televizyonda farketti...Dört dönem milletvekilliği yapmış bir parlamenterin, konu futbol oldu mu, çok daha farklı davranması gerektiğini önceki gece anladı...***Futbol objektif olgulara dayanan, rasyonel bir uğraş değil...Futbol subjektivizmin en kesif biçimde yaşandığı, olgulardan çok değiştirilmesi mümkün olmayan inançlara dayalı bir değerler bütünü...Futbolda insanlar duymak istediklerini duyarlar...Futbolda insanlar duymak istemediklerini duymazlar...Öyle uluorta “Emre Ankaragücülü futbolcularla konuştu, ‘maça asılmayın’ dedi” türü sözler söyleyemezsiniz...Söylediniz mi bütün bir camianın okları üzerinize batar “ispatlamazsan namertsin” diye bütün bir camia ayağa kalkar...Emre’yi ve nice futbolcuyu güçlü kılan silah işte bu silahtır...***Futbolu bilmeyenler, onu bir “top oyunu” zannederler...Milyar dolarlık rantları bilmeyen, futbol endüstrisinden bihaber olanlar, futbolun popülaritesini, futbol dünyasının afra tafrasını, ‘küçük dağları ben yarattım’ edasını hor görür, küçümserler...Önceki gece milletvekili Kemalettin Göktaş’ın en çok Emre’nin “kendisiyle nasıl böyle konuşabildiğine hayret ettiğini” farkettim...Milletvekili bilmiyor, bir Fenerbahçeli futbolcunun arkasındaki inanılmaz moral desteğini...***Emre hakkında söylediklerinin “şaibe” yarattığının farkında, ancak bu şaibenin diğer şaibelerinden çok farklı olduğunun farkında değil...“Siz nasıl milletvekilisiniz, benim hakkımda böyle bir şaibe yaratıyorsunuz” diyor Emre, yanıbaşında yattığını söylediği çocuğunun üzerine yemin ederek...O noktadan itibaren, bütün silahlar Emre’nin eline geçiyor...Arkasındaki müthiş Fenerbahçe desteğiyle, ettiği yeminin gücü ve şampiyonluğa bir hafta kala biriken duygusal patlama Emre’nin arkasında birikiyor...Kemalettin Göktaş “dürüst” bir manevra yaparak, “Bu söylenenlerin gerçek çıkmaması halinde Emre’den ve Fenerbahce camiasından özür dileyeceğini” söylüyor...***Ancak hala, bir futbolcunun bir milletvekiliyle hangi güçle böyle konuşabildiğinin farkında değil...Konuşabiliyor çünkü, futbol Türkiye gibi futbolla yaşayan Brezilya tipi ülkelerde böylesine sihirli bir güç...Futbolcular, sanatçılardan, siyasetçilerden, mankenlerden ve bilimum sho business esnafından daha kıymetli... Türkiye’de futbolcuların isimleri doğan çocuklara veriliyor...Türkiye’de futbol, hele hele büyük takımlarda oynanan futbol “bir ilah mertebesinde değer görüyor...”60 yaşını geçmiş dört dönem milletvekilliği yapmış bir siyasetçinin önceki gece ilk kez futbolun bu ilahi gücüyle tanıştığını hissediyorum...Kemalettin Göktaş “Emre’nin gücünün büyüklüğü” karşısında hayrete düşüyor... Kim bilir bugüne kadar hangi soruşturma komisyonlarında kimler hakkında iddialarda bulundu, o iddiaların yanıtlanmasını hesap sorarcasına istedi...İlk kez “nereden bu iddiada bulundum” dediğini aklından geçirdiğini hissediyorum...Karşıda bir ırmak var gürül gürül akıyor...O ırmağın içerisinde gazeteci, yazar, futbolcu, yönetici, taraftar herkes var...Futbol ilahi bir güç...Futbolun içini bilmeyenler, dışarda ancak top toplayıcı olabilirler...*****ERTUĞRUL GÜNAY’IN FUTBOL DÜNYASINDAKİ MACERASI...Hadi Kemalettin Göktaş, Trabzon milletvekilidir... Ortaya attığı iddia bir türlü Trabzonspor’un şampiyonluk mücadelesiyle ilintilidir... Fenerbahçe camiasından büyük tepki toplasa da, milletvekili olduğu Trabzon’da bir sempati rüzgarı estirecektir...Gerçi Kemalettin Göktaş olayın bu kadar büyüyeceğini hesap etse, “Yerinde dursun o sempati” diyecek haldedir...Ancak yine de Trabzon milletvekilidir...Trabzon halkına bir parça sempatik görünmek istemiş, ancak iddiayı sağlam temellere oturtamadan seslendirmiştir...***Ertuğrul Günay geçen hafta Kayseri’de Türkiye Kupası finalinde yaşananları biliyor mu acaba?..Abdullah Gül’ün stada girişiyle Beşiktaş tribünlerinin nasıl bağırdığının farkında mı?..Sorarsa sanırım Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bilgilendirir kendisini...Cumhurbaşkanı stada girdiği andan itibaren, kapalı ve kale arkası tribünündeki 20 bin Beşiktaş taraftarı;“Stat kayıyor, stat kayıyor... Ertuğrul Günay stat kayıyor...” şeklinde tezahürat yaptı...Ertuğrul Günay, bizim yazılarımızın taraftarı tetiklediğini düşünebilir...Düşünmesin...Öyle bir gücümüzün olmasını isterdim, ancak öyle bir gücümüz yok...Kimsenin yok...***Ertuğrul Günay bilmeli ki, “camialar inanç derecesinde statlarına, amblemlerine, renklerine, futbolcularına ve takımlarına bağlıdır...”Koskoca bir stadı yıkma kararını “Stat Dolmabahçe Sarayı’na doğru kayıyor” gerekçesine dayandırırsanız, tribünler her tezahüratta sizi anarlar...“Stat kayıyor... Stat kayıyor... Ertuğrul Günay stat kayıyor...”Futbolu bilmeden politika yapmak nakıs kalmış bir uğraştır...Ertuğrul Günay, Tayyip Erdoğan’ın neden bu stat konularında uluorta konuşmadığını bir daha düşünmeli...Tayyip Erdoğan tek hatayı Aziz Yıldırım ve Alex’i kabulünde “başka anlamlara çekilebilecek biriki söz” söyleyerek yaptı...Onu da nötralize edebilmek için, ne Sadri Şener, ne Burak kabulü kaldı Başbakan’ın...Türkiye neredeyse bir Brezilya gibi futbol ülkesi...Ve ben Türkiye’nin Brezilya gibi bir futbol ülkesi olmasından çok memnunum... Çünkü ben de futbolu, sonradan edinilen bir rant olarak değil, çocukluğumdan kalan ilk aşk olarak sevmekteyim...*****ALEN VE BEN... MERHABA KIBRIS...Siz bu satırları okurken, ben kısmetse Kıbrıs’a gitmiş olacağım... Bu sabah erkenden, Kıbrıs’taki Doğu Akdeniz Üniversitesi’ndeki söyleşiye katılmak için Kıbrıs’a gidiyoruz...Doğu Akdeniz Üniversitesi’nin inanılmaz futbol aşığı öğrencileri var...Beşiktaşlılar güçlü bir grup buradalar...Ancak daha önceki gelişlerimden biliyorum Fenerbahçeli ve Galatasaraylı öğrenciler de hatırı sayılır güçlü gruplar oluşturmuşlar...İki yıl önce Alen’le beni davet etmişlerdi aynı üniversiteye söyleşiye...Gece Namık Kemal’in Magosa’da kaldığı zindanın karşısındaki kafede saatlerce sohbet etmiştik Alen’le...Bir tribün liderinin ötesinde felsefi ve siyasi duruşları olan protest bir adamdır Alen...***O gece orada konuştuklarımızın üzerinden yıllar geçti... Ancak Doğu Akdeniz Üniversitesi’nin gençlerinin sıcaklığı ve Namık Kemal’in zindanının karşısında gecenin ilerleyen saatlerine kadar süren sohbetimizin tadı hala damağımda...Özlemişim Kıbrıs’ı ve futbol sevgisiyle dolu gençleri...Merhaba Kıbrıs...

Devamını Oku

İnternet sansürü ve 11 yaşındaki kızım...

17 Mayıs 2011

On gün önce, İzmir’deki Ekonomi Üniversitesi’nin zehir gibi sorular soran öğrencileriyle söyleşideydim...Bir kız öğrenci kalktı “Reha Bey” dedi...“Çılgın Proje hakkında ne düşünüyorsunuz?..”Tam, Çılgın Proje diye Kanalİstanbul projesini gözümün önünden geçiriyordum ki, “Internet’e sansür projesine ne diyorsunuz?..” diye vurgu yaptı...Kız öğrenci, “çılgın proje”den, Kanalİstanbul projesini değil, internete aile paketi gibi değişik adlar altında, yapılacak sınırlamaları anlıyordu...Genç kız öğrencinin “çılgın proje”den anladığı “internete sansür”dü...***Bu seçimlerde AKP tek başına iktidara gelecek mi, gelecekse yüzde kaç oyla gelecek bilmiyorum...Bildiğim şu;AKP yüzde 50’yi de bulsa, “özel hayat, evlilik dışı seks kasetlerine bakış, internete sansür, Muhteşem Yüzyıl dizisine yasak, alkollü içkilerin satışında ve içiminde sınırlamalar gibi tartışmaların yükünü üzerinde taşıyacak...”AKP yöneticileri bunu pek dert etmiyorlar farkındayım...Toplumun muhafazakar dokusunun, hissedilir çoğunluğu “onlar gibi” düşündürttüğünü biliyorlar...Muhtemel içlerinden “Bağırsın zibidiler... Onlar bağırdıkça aile kavramını önemseyenler bizim ne kadar doğru bir iş yaptığımızı farkediyorlar...” diye geçiriyorlar...***Elbette çoğu aile “Porno siteleri yasaklansın... Çocuklar internete gireceğim derken bu sitelere girmesinler...” diye içinden geçiriyor...Ayşe Nazlı 11 yaşında...Internet’i babasından ve annesinden fersah fersah daha iyi kullanıyor...Ben yapamadığım bazı işlemleri, Ayşe Nazlı’nın teknolojik yardımını alarak yapıyorum zaman zaman...Kızımın “porno sitelerinde izleme yapmasını” isteyecek halim yok elbette...Bu meseleyi antivirüs programları mı artık her ne karın ağrısıysa bir türlü çözmemiz lazım farkındayım...Annesiyle biran önce bu konuyu konuşmam gerektiğini de biliyorum...Ancak eminim ki, Ayşe Nazlı ve onun gibi milyonlarca gencin “porno sitelerinden uzak durmasının” yolu, internete sansürden geçmiyor...Bunun bir yolu yordamı olmalı...“Birilerini koruyoruz” diye, birilerine neyi izlemeleri gerektiğini söylemek, gençliğimden bu yana sevmediğim bir uygulama...***“Özgürlükler” meselesini küçümsememeli AKP... Beyaz Türk’ler, çoğu zaman “darbeci olduklarından” değil, önem verdikleri konularda “sansüre ve kısıtlamalara gidilmesine” karşı olduklarından, oy vermiyorlar AKP’ye...“Radyomu istiyorum” diye siyah kurdelalar bağlandığında arabalara, AKP yoktu iktidarda...Nasıl ki her taşın altından bir irtica aramak doğru gelmiyor...Her hareketin, gösterinin ve protestonun altından da “darbeci izleri” aranmamalı... AKP; ‘bireysel özgürlükler’ konusunun kendisiyle Beyaz Türk’ler arasında bir duvar oluşturduğunu artık görmeli...*****TUZ TANECİKLERİ VE MUTLU OLMA SANATI...“Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştı...Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi...Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu küçük bir testi suya atıp içmesini söyledi...Çırak yaşlı adamın dediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı...“Tadı nasıl” diye soran yaşlı adama öfkeyle “çok tuzlu” diye cevap verdi...Usta gülümsedi ve bu defa çırağını kolundan tuttuğu gibi dışarı çıkardı...Sessizce az ilerideki gölün kıyısına doğru götürdü ve bir avuç tuzu bu defa göle atıp, gölden su içmesini söyledi.Söyleneni yapan çırak ağzının kenarından akan suyu silerken mutlu görünüyordu...Usta yine sordu; “Tadı nasıl?”-”Ferahlatıcı” diye yanıtladı genç çırak bu defa.-”Tuzun tadını aldın mı yine?..” diye sordu usta...-”Hayır” diye cevapladı çırağı...***Bunun üzerine yaşlı usta suyun yanına diz çöktü ve genç çırağını yanına oturttu;“Hayattaki ızdıraplar da tuz gibidir...Ne azdır, ne de çok...Izdırabın miktarı hep aynıdır...Ancak bu ızdırabın acılığı, neyin içerisine koyduğuna bağlıdır...Izdırabın olduğunda yapman gereken tek şey, ızdırabı veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir...Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya, hatta derya olmaya çalış...”***Bu öyküyü bana yollayan Burçin Alpacar, mutlulukla ve acılarımızla ilgili Quantum’dan esinlendiği belli düşüncelerini şöyle aktarıyor:“Hayata dair bu ‘farkındalık öyküsü’ her şeyin bizim zihnimizde başlayıp, bizim zihnimizde bittiğini anlatıyor...Hayat ‘ne zor, ne de çekilmez’ bir yer...Zor olan ve çekilmez olan, olaylara bizim bakış açımız...Etrafınızda bulunan ve sürekli mutsuz olan, şikayet eden kişilere bir kez de gözlemci bir gözle bakın... Göreceksiniz ki şikayet etmelerine rağmen sürekli benzer olayları yaşamaktalar...Çünkü sürekli benzer seçimleri yapmaya devam ediyorlar...Kararlarınız, seçimleriniz, tutumunuz ve bakış açınız değişmediği sürece her şey aynı düzende akmaya devam edecektir...Değişim sizde başlayan ve sizde yaşanılıp, tamamlanması gereken bir kavram...”***Zaman zaman sohbet esnasında “benim çok şanslı” olduğumu düşünen tanıdıklar, dostlar çıkar...Hiç sesimi çıkarmam...Ancak o sırada içimden, yaşadıklarım ve yaşamakta olduklarım geçer...Onları uçsuz bucaksız bir denizin içindeki küçük tuz tanecikleri yapma çabam aklıma gelir...İri tuz taneciklerini, bir bardak suya değil, sonsuz özgürlüklerle dolu uçsuz bucaksız mavi denizlerin ortasında yok etme çabalarım aklıma gelir...“Şanslısınız” lafına gülümserim...Tanrı’nın kızgınlığını üzerime çekmemek için, “ben şanslı değilim” demem...Oysa bilirim ki;Tuz taneciklerini küçültmek için, suları yükseltmek gerekir...Suların seller gibi aktığı güzelliklerde, tuz tanecikleri tamamen etkisizleşecektir... *****TAYYİP ERDOĞAN’A SUİKAST...Sabah’ın internet sayfasında Aytekin Gezici’nin son kitabının içeriğiyle ilgili çarpıcı bir haber vardı dün...“Başbakan Tayyip Erdoğan, bir MGK toplantısına hazırlanırken, kendisiyle yüz yüze görüşmek konusunda ısrarcı olan bir tanıdığı kabul eder...O kişi, Tayyip Erdoğan’a birazdan toplantıda kendisine verilecek suya dikkat etmesini ve içmemesini söyler...Tayyip Erdoğan toplantıda kendisine verilen suyu içmez ve suyun bir kısmını cebinden çıkardığı bir kağıt mendile döker...O kağıt mendili toplantı bitiminde çantasına koyar ve salondan ayrılır...Mendil üzerinde daha sonra yapılan incelemede, suyun içinde ‘öldürücü etkisi bulunan etkili bir zehir’ ihtiva ettiği sonucu çıkar...”***Aytekin Gezici’nin yazıp, Sabah Internet sayfasında yer alan bu haber gerçekten ürkütücü...Doğru değilse hemen yalanlanmalı ve hiçbir şekilde spekülasyonu yapılmamalı...Eğer doğruysa o zaman çok tehlikeli bir gelişme var demektir...Üst düzey bir toplantının ortasında Bşabakan’a verilen “suyun içinde başka şeyler varsa” insanlar gerçekten bu ülkede haybeye yaşıyor demektir...Çok tehlikeli ve ürkütücü bir haber bu...Doğru mu yanlış mı mutlaka ortaya çıkartılmalı!..

Devamını Oku

82 yaşında ailelerine leke sürülmemesine uğraşıyor annemle babam...

15 Mayıs 2011

82 yaşındalar onlar...Babam “beyin kanaması geçirdiğinden beri” topallıyor...Annem biri göğsünden biri bağırsaklarından, iki ağır kanser ameliyatı geçirdi 82 yıllık ömründe...Mesanesi alındı, bir göğsü yok ve idrar torbası yoluyla idrarını yapabiliyor...Benim evimin yanıbaşındaki küçük dubleks dairede yaşıyorlar, on yıldan beri...20 yaşında onlardan koptum...Uzak dünyalarda, uzak hayatlar yaşadım...On, oniki yıl önce yeni evimi aldığımda, evimin bitişiğindeki dubleks daireyi onlara tahsis ettim...70 yaşına gelmişlerdi...Tek çocuklarıydım...Benden başka kimseleri yoktu bu hayatta...Yaşlılık günlerinde yanıbaşlarında olayım, bir ihtiyaçları olursa, hemen müdahale edeyim dedim...***Benim gibi uzaklara ve sonsuz özgürlüklere alışmış birisi için anneyle babayla bu saaten sonra bitişik yaşamak kolay değil...Onların gözünde çocuğum, hiçbir zaman büyümüyorum...Ne ki, onlar 20 yaşına kadar bana baktı, beni büyüttüler...Ben de 70’lerinden itibaren onlara bakacağım, yaşlılıklarını rahat geçirmelerini sağlayacağım...Onlar nasıl vazgeçmek zorunda kaldılarsa beni büyütürken birçok şeyden, nasıl fedakarlık yaptılarsa yaşadıkları hayattan, ben de aynısını onların yaşlılığında yapacağım...Hayat böyle bir şey benim için...***82 yaşındalar onlar...Her hafta sadece 1.5 gün torunlarını görmek, büyüdüklerine bir parça tanıklık edebilmek dışında hiçbir amaçları yok bu hayatta...Babam profesör...Onbinlerce öğrenci yetiştirdi...Şu anda bakanlar arasında babamın öğrencileri var...Emekli olalı 15 yılı buldu...Annem edebiyat öğretmeni...Kütüphanelerde müdürlükler yaptı, emekli oldu...Bu hayatta yaptıkları herşeyi torunlarına bıraktılar...Başka hiçbir kimseleri yok onların...Hiçbir amaçları da...***İstemedikleri bir süreç yaşadılar onlar...O istemedikleri süreçte, 82 yıldır tertemiz kalmış isimlerine, “leke sürülmesini” hazmedemediler...Bu hayatı her noktasında namuslu yaşadılar...Tek bir kuruş “haram” boğazlarından geçmedi...Bu hayatı her bir noktasında “mazbut” kimselerin laf edemeyeceği şekilde yaşadılar...Tek bir kare “bohem” girmedi hayatlarına...Tek bir çocuk yetiştirdiler...O çocukla övündüler...O çocuk da onları yetiştiren annesi ve babasıyla övündü...***Bu hayatta 82 yıl hiçbir “leke” sürdürmediler isimlerine...Hiçbir “leke” de sürdürmemeye yeminliler...Bu hayatta kaç yıl ömürleri kaldı bilinmez...Ancak yaşayacakları sınırlı zaman diliminde, “kutsal”larına, namuslarına, hayatlarına edilecek hiçbir lafı kaldıramazlar...Yaşadıkları tertemiz hayat adına...Çocuklarına ve torunlarına bırakacakları tertemiz isimler adına...82 yaşında mahkemeye gidemeyecek iki insan, eğer bir dava açıyorsa...82 yıllık ömründe hiç kimselere açmadığı türden bir davayı açıyorsa...Bir iki insan “hayattan vedaya az bir süre kala, şerefi, namusu, aile değerleri ve tertemiz isimleri” adına bir dava açıyorsa, en azından ona derin bir saygı gösterilir...***Onun hayatta “para” için değil, şeref ve onur için açıldığı bilinir...O sembolik paranın da dokunulmadan torunlara aktarılacağı malumdur...82 yaşında hayatlarından boğazlarından tek kuruş haram geçmemiş, her şeylerini çocuklarına ve torunlarına vermiş insanların başka bir şey yapması mümkün değildir...Bunu değerlendirebilmek için, hayatta bu değerlere sahip olmak gerekir...Bu değerlerin kıyısından köşesinden geçmemiş olanlar, elbette açılan davayı 82 yaşındaki insanların para kazanma vesilesi olarak görür...Namus, şeref ve onur için açılan davaları bilebilmek için, namus, şeref ve onurla birarada yaşamak gerekir...***Mehmet Emin (Karamehmet) Bey...Dün sizin yayın grubunuza ait olduğu bilinen bir mevkutenin “paçavra” haberinde, 82 yaşındaki annemin, babamın onurlarını korumak adına açtığı davayı alaya alan, aklısıra ironi yapan yalan yanlış satırlar çıkmış...Ne özel hayata...Ne aile değerlerine...Ne de haberde doğruluk arayan, haberi her taraftan çek ederek dürüstlük ilkelerine uyma prensibini ayaklar altına alan, “paçavra” bir haber çıkmış...O “paçavra” haber benin annemin, babamın, ailemin tertemiz ismini ve o ismin kutsal değerlerini lekelemez...O “paçavra” haber, olsa olsa o haberi yapanların isimlerinin üzerinde “kara bir leke olarak” kalacak...*****ZAVALLI “KARDELEN”!..Patron olmak ne zor ve dramatik bir durum...Bir yıl önce, Türkcell’in KARDELEN’ler projesi için New York’ta Birleşmiş Milletler’deydik... Birleşmiş Milletler Genel Sekreter yardımcılarından bir hanımı, Türkiye’den gelen milletvekilleriyle birlikte “Kardelen”ler projesinin değerini anlatmak için dinlerken, hepimizin gözleri dolmuştu...Türkiye’den gelen, “Türkcell’in okuttuğu genç Kardelen kız diplomat olup Birleşmiş Milletler’de çalışmak istediğini” söylediğinde, annesi ve kardeşlerinin gözünden sicim gibi yaşlar akmıştı...Türkcell’in tepe yöneticileri, “Bir ticari firma olmanın ötesinde insanlık adına bir şeyler yaptıklarını anlatabilmek için” New York’un en ünlü otellerinin birinde asma katları kapatmış “kahvaltılı konferanslarla, insanlığa kattıkları değerleri” anlatmaya çalışıyorlardı...Ne acı...Gruplarındaki bir “paçavra”nın, periyodik aşağılamaları ve ironiyle tatlanmış iftiralarıyla, “yarattıkları bütün değerler” tuzla buz oluyor gözümde...“İnsanlık”mış...İnsanlık önce mesanesi ve bir göğsü olmayan bir öğretmen anneyle, 82 yaşındaki bir profesör babanın bunca yıl sonra insanlara “hangi yaşam dersini vermeyi amaçladıklarını” anlamaktan geçer...Zavallı “Kardelen”...*****AZİZ YILDIRIM’IN MEDYADAN GİZLEDİĞİ EVLİLİĞİ...Öğreneli uzunca bir zaman oldu, çok sevdiğim bir arkadaşımın, arkadaşı olan dünyalar güzeli iki kız kardeşten biriyle “birliktelik” yaşadığını Aziz Yıldırım’ın...Hayatı gözönünde olan insanların çoğunun aksine, Aziz Yıldırım kendi hayatının hiç gözönünde olmasını istemez...Kendi “kutsal”ını açık etmez, içki sofralarına meze yapmaz, her şeyi kendi dünyasının içinde yaşar, gözönüne çıkmaz...Elbette çok zor bir iştir bu...Sonuçta herkesin her an gözünün üzerinde olduğu Fenerbahçe gibi bir kulübün Başkanı’sınız...***Sizin gözönünde olmak istememeniz yetmez... Gözönüne çıkmamak için insanüstü bir gayret sarfetmeniz de gerekir...Gonca Çelikkıran’la bir süredir “geleceğe yönelik, güzel bir birlikteliği” vardı Aziz Yıldırım’ın...Hayatını rontgenlemesinler diye “şoför” bile almaz, kendi tek başına kullanırdı arabasını...Gideceği yere kendi başına gider, kurduğu hayatı mümkün olduğunca kendi başına yaşardı...Kendi hayatını o kadar kapalı, özel ve kimselere reklam etmeyecek şekilde yaşıyordu ki, bu birlikteliğini öğrendiğimde, onun hayatına saygılı olmak adına, kimselere “faş” etmedim, hayatındaki birlikteliği...Hayatını reklam etmeden yaşamak istiyordu ve buna saygılı olunmasını arzuluyordu... Ben de onun özel hayatına karşı istediği saygıyı ona göstermekten mutluluk duydum...Kimselerle bu olayın dedikodusunu yapmamaya özen gösterdim...En yakınları ve en sevdikleri değilse, bu olayları hiçbir yerde konuşmadım...Geçen hafta evlenmişler...Evlilik aylardır “geliyorum” diyordu... Mutluluklar dilerim Aziz Yıldırım’a da, Gonca kardeşe de..

Devamını Oku