Haberin Devamı
Bir süre önce, ilk gençlik aşkım olan kız arkadaşlarımdan birine rastladım...
Ne büyük heyecanlar duyardım onu göreceğim saatlerde...
Birbirimizle bakışarak küçük romanslar yaşardık...
Kısa konuşmaların, küçük fısıldaşmaların, dakikalarla sınırlı sohbetlerin, hayal dünyasında yarattığı iz düşümler ise saatleri, günleri ve geceleri bulurdu...
İki kelimeden iki saatlik hayaller yarattığımız, ufak bir buluşmadan, günler aylar süren ““aşk”lar yarattığımız günlerdi o günler...
İlk gençlik aşklarımdan hiçbirine doyamamıştım...
Doyacak kadar bir arada olmamıştım hiçbirisiyle...
Gençlik aşkları yarım kalan aşklardır...
Gerçekte tam yaşanmadılar, bitmediler, tüketilmediler, rezili çıkartılamadan, tepkisi sonlanmadan, kızgınlığı ayyuka çıkmadan, sevgisi dolu dolu yaşanmadan bitti o aşklar...
Bir türlü birbirimizle olduk, birbirimizle seviştik, birbirimize kızdık, birbirimizi kıskandık, birbirimize
öfkelendik ve birbirimizi tükettik diyemedik o aşklara...
Bir gençlik heyecanının tatlı burukluğunu üzerindetaşıdılar...
Hep bir “keşke”si oldu o aşkların...
“Keşke yaşayabilseydim o aşkı?....
Kim bilir neler olurdu?....
Belki de çok mutlu olurdu hayatım” diye hayıflandık durduk o aşklara...
Tüketilemedi karşıdaki sevgili...
Yıllar geçti, mihrab yerinde miydi bilinmez, ancak duyguların mihrabı hiç değişmeden yerli yerinde
durdu, ilk günkü heyecanın flashback’leriyle...
Bütün aşkların içinde en tüketilmemiş olanlar, en taze, en güzel kalanlar onlardılar...
Hep biraz mahcubiyet, hafif bir burukluk, mutlaka küçük bir heyecan ve önüne geçilemeyen bir kalp çarpıntısı oluverdi onları düşünürken içimizde...
Yarım kaldılar, yarım platonik yaşandılar, bitimlerini göstermediler heyecanlarını tüketmediler...
Gördüğümüzde hep ““bir acaba mı”” sorusu kaldı zihinlerimizde…
Karşılaştığımızda “teklif etsek mi buluşmayı” spontanlığı hep kemirdi bir tarafımızı...
Daha doğru düzgün, dört başı mamur dediğimiz bir aşk yaşamamıştık o genç kızlarla karşılaşana dek...
Onlarla da yaşayamadık...
Sonra çok başka yerlerde çok başka şekillerde oldu kendi yaşadığımız dört başı mamur ilk aşklar...
Kim bilir onlar ne zaman nerede yaşadılar ilk aşklarını dört başı mamur?..
Biz niye yaşayamadık, karşılarına çıkanlarla ilk gerçek aşklarını nasıl yaşadılar?..
“İnsanlar aşkın dışarıdan gelen büyülü bir şey olduğunu ve beli bir süre sonra yok olup gittiğini düşünüyorlar...” diyor bilişsel psikoloji üzerine çalışan Metin Çınaroğlu kardeşim...
““Bilişsel psikolojiye göre kimse kimseye aşık olmaz...
Aslında olan şudur...
Biz aslında karşımızdaki kişinin bizde yarattığı etkiye yani fenomenlere –olgulara aşık oluyoruz...
O fenomenler duygularımızı oluşturuyor...
Fenomenler gittiğinde de aşk bitiyor...
Aşkı yaratan da bitiren de aslında karşımızdaki kişiyle ilgili yarattığımız içsel aşk gerçekliğimizden başka bir şey değil...
O gerçeklik değiştiğinde dış dünyadan geldiğini zannettiğimiz aşk da bitiyor...
Hemen soracaksınız tabi...
Nasıl yani karşımızdaki kişiyle alakası yok mu bütün bu olanların?..
Tabii ki var...
Ancak karşımızdaki kişinin bizde yarattığı etkinin anlamlarını kendimiz oluşturuyoruz...
O yüzden aynı şartlara sahip iki kişinin ikisine değil birine aşık oluyoruz...
Bu yüzden herkes aynı kişiye aşık olmuyor...
Size harika gelen bir erkek ya da kadın bir başka arkadaşınıza hiç de çekici ya da etkileyici gelmeyebiliyor...
Bunun nedeni dışarıda olan kişi değil; o kişinin sizde yarattığı içsel temsiller ve o temsillerin oluşturduğu fenomenler üzerinde düşüncelerinizin yarattığı duygusal etkileşim...”
Epey bilimsel ve içinde bir sürü gerçek barındıran bir açıklama...
Ne ki bu benim “yarım kalan gençlik aşklarıma” deva olmadı bu bilimsel açıklamalar...
İlk gençlik yıllarının kıpırtılı heyecanı devam etti içimde bir ömür boyu...
Deli yürek çarpmaları hiç eksilmedi kalbimden...
Avuç içinin terlemesini hep hatırladım ilk sevgililerde...
Ter bastığını, yüreğin sıkıştığını hiç unutmadım, yarım kalan gençlik aşklarımda ben...
Nasırlaşmamış kalbimin çarpıntılarında mutluyum bu Pazar...
MHP’Lİ OLSAM İNADINA OY VERİRDİM...
Yine 6 kişi seks kaseti ve teybe alınmış fantazya dolu aşki konuşmalar ile dümdüz hakaretler nedeniyle MHP’nin üst düzey yöneticiliğinden ve milletvekili adaylığından istifa ettiler dün...
Hiçbir seks kasetine bakmak gelmedi içimden...
İlgimi bile çekmedi koca koca adamların, onla bunla yaşadıkları sevişme görüntüleri ya da pornografik
söylemleri...
Böyle siyaset olmaz...
Böyle adam yeme de olmaz...
Adam yemenin de, saha dışına atıvermenin de bir kuralı bir adabı olur!..
Bi MHP’li olsam inadına oy verirdim MHP’ye...
Çünkü, Birisiyle evlilik dışı seks yapma ya da fantazyalar kurma olsa olsa bir insanın zaafı...
Oysa insanları ““evlerde kurulmuş tuzaklarla, odalara yerleştirilmiş gizli kameralarla, en detay cinsel
temaslarına kadar kayda alıp ulu orta yayınlamak, dünyanın en aşağılık suçlarından biri bence...”
Böyle bir suçu işleyebilenlerin, “temiz bir amaçları, mukaddes bir davaları, kutsal bir misyonları” olamaz...
Cinsel ilişkileri gizli kameraya alacak kadar pisleşenlerin, mutlaka çok kirli ve pis bir hedefleri vardır...
Hiçbir iyi insan, bu kadar kirli bir yöntemle, ““iyi ve güzeli” getirmeye çalışamaz...
Makyavelli halt etmiş...
Kullandığınız araçlar, hedeflediğiniz amacı da belirler...
Aracınız kirli ve pisse, gitmekte olduğunuz amacın iyi ve temiz olmasına imkân yoktur...
Bunca yıl sonra hayat bana şu gerçeği öğretti...
İyi, güzel ve temiz şeyleri ancak iyi, temiz ve güzel insanlar kurabilirler...
Kirli araçlarla, iyiye ve doğruya ulaşmak mümkün değildir...
O araçları kullananların amaçlarından hiç tereddüt etmeden uzaklaşın...
Hayatımda hiç kimseye tuzak kurmadım...
Hayatımda bana tuzak kuranların hiçbirisi de iyi insanlar değillerdi...
Amaçları da kendileri gibi kirliydi... Temiz hayatlar temiz insanlarla kurulur...
Kirli eller, temiz bir dünya kuramazlar...

