Hıncal Uluç’la, Fatih Altaylı’ya bir “Karınca ile Aslan” hikayesi...

Haberin Devamı

Hıncal Uluç’la Fatih Altaylı arasında ölmekte olan gazeteler ve gazetecilik tartışması yaşanıyor...

Hıncal Uluç’a göre, muhabirlik öldüğü için gazetecilik ölüyor...

İki gazetecinin tartışmasına ışık tutacak bir “Karınca ile Aslan” hikayesi anlatacağım onlara...

Bütün gazetecilerin, gazete yönetenlerin, CEO’ların ve patronların ibret-i alem için okumaları gereken bir hikaye...

“KARINCA İLE ASLAN”

Küçük bir Karınca her sabah erkenden işine gelir ve neşe içinde çalışmaya başlardı...

Çok çalışır... Çok üretir...

Ve bunları keyif içinde yapardı...

Patronu Aslan, Karınca’nın başında yöneticisi olmadan kendiliğinden bu kadar hevesle çalışmasına çok şaşırırdı...

Bir gün karı ve verimliliği arttırmak için aklına parlak bir fikir geldi...

Eğer Karınca, başında bir yönetici bile olmadan bu kadar üretken olabiliyorsa, bir de başarılı bir yöneticisi olsa kim bilir neler yapardı?..

***


Bunun üzerine, müthiş bir yöneticilik kariyeri olan ve yazdığı raporlarla ünlü Hamamböceği’ni işe aldı...

Hamamböceği işe öncelikle bir “saat” alarak başladı...

Böylece Karınca’nın çalıştığı saatleri tam olarak ölçebilecekti...

İş saatlerinde gevşekliğe müsaade etmeyecekti...

Elbette raporlarını düzenleyecek bir sekretere de ihtiyacı olacaktı...

Bu nedenle hem telefon trafiğini yönetmek ve hem de arşiv işleri için Örümcek’i işe aldı...

***


Aslan, gelişmelerden çok memnundu... Hamamböceği’nin hazırladığı raporlar gerçekten harikaydı...

Hatta ondan üretim hızını ölçen ve karlılığı analiz eden renkli grafikler de hazırlamasını istedi...

Böylece bu raporları ortaklarına sunum yaparken kullanabilecekti...

Hamamböceği, bu raporları üretebilmek için yeni bir bilgisayara ve donanıma ihtiyaç duydu...

Artık artan ekipmanlar için de artık bir bilgi işlem departmanı oluşturmanın zamanı gelmişti...

Bu işleri idare etmek için Sinek’i işe aldı...

***


Bir zamanlar mutlu, üretken ve rahat olan Karınca bu yeni toplantı düzeninden ve evrak işlerinden yılmıştı...

Zamanın büyük bir kısmını sorulan soruları cevaplamak ve evrak işleri yapmakla geçiriyordu...

Aslan, Karınca’nın bölümünün giderek büyümesinden memnundu...

Bölümü daha da büyütmek üzere bir üstyöneticiye ihtiyaç olduğunu düşündü...

Ve bölüm başkanı olarak başarıları ile ünlü Ağustosböceği’ni işe aldı...

***


Kendi rahatına ve keyfine düşkün Ağustosböceği’nin ilk icraatı ofisi rahat edebileceği yeni mobilyalarla döşemek oldu... Tabii ki kendisinin yeni bir bilgisayara, bütçe kontrol ve stratejik verimlilik planı hazırlanması için kişisel bir yardımcıya ihtiyacı vardı...

Bunun üzerine eski işyerindeki yardımcısını işe aldı...

***


Karınca’nın çalıştığı yer giderek kimsenin gülmediği, neşesiz ve mutsuz bir mekana dönüş-müştü...

Ağustosböceği, patronu Aslan’ı ortamın ruh halini değiştirecek bir çalışma yapılması gerektiğine ikna etti...

Bunu üzerine, Karınca’nın bölümünde olup bitenleri gözden geçiren Aslan, üretimin ve karlılığın dramatik bir şekilde düştüğünü farketti...

Hemen, son derece itibarlı ve iyi tanınmış bir danışman olan Baykuş’u sorunu çözmesi için işe aldı...

***


Baykuş, Karınca’nın departmanında 3 ay geçirdi...

Bu hummalı çalışmanın ardından ciltlerce süren muhteşem bir rapor yazdı...

Raporun sonucu şuydu: “Departmanda aşırı istihdam vardı ”...

Aslan, raporu inceledikten sonra dramatik bir karar verdi...

Aşırı istihdamı yok etmek için birilerini işten atmak zorundaydı...

Kimi atsın kimi atsın derken, yeni durumdan en mutsuz olan ve tavırları gittikçe olumsuz hale dönüşen “karıncaya” gözü takıldı...

Karınca diğerlerine göre, en mutsuz ve çalışma isteğini kaybetmiş kişi olarak gözüküyordu... Aslan kararını verdi:

“Karınca’yı işten çıkartacaktı...”

***


Karıncanın üretimini artırmak üzere kurulan, sistem karıncanın işten atılmasıyla sonuçlanmıştı...

Gazete “haber” demektir...

“Haber”i muhabir yapar...

Haberi yapan muhabirlerin atıldığı, haberi biçimleyen yazı işlerinin ilk elden tensikata uğradığı gazeteler “Aslan ile Karınca’nın Hikayesi”ni yaşatır gazetelere...

Yarattığı ürüne yabancılaşmanın, yarattığı ürünü yok edeceğini farkedemez çoğu kimse...

***


SHOW TV’de bir gün İcra Kurulu’nda toplantı yapıyorduk...

Erol Aksoy o zamanlar sahibi olduğu İktisat Bankası’nın yanında SHOW TV’yi ve Cine 5’i yerleştireceği muhteşem bir bina yapıyordu...

Daha “Bankalar Krizi” çıkmamış, İktisat Bankası’na el konmamıştı...

Hepimiz heyecanlıydık...

Yeni bina bir süre sonra bitecek Zincirlikuyu’nun göbeğine taşınacaktı SHOW TV...

Beni alıp kat kat gezdiriyordu Erol Aksoy...

İcra Kurulu’nda teknik bütün altyapının başındaki Enis arkadaş bir gün toplantı sırasında beynime aniden kan fışkırtan sözleri söyledi...

“Binanın şurası ana giriş kapısı olacak... Konuklar yöneticiler ve servislerde çalışanlar bu kapıdan girecekler...” dedi...

“Bir de yanda bir kapı olacak... Muhabirler ve kameramanlar oradan girecekler... Haber merkezi o girişte olacak...” diye devam etti...

***


“Nereden çıktı bu ayrım?..” dedim...

Belli ki tepelerde bir yerde bu görüş hakim olmuştu...

Sırtlarında kilolarca kamerayı taşıyan kameramanlar ve çatışmaların ortasına giren muhabirler, kotlarla yeleklerle zaman zaman meslek ritüellerine uygun hafif hırpani kıyafetlerle televizyona gelirlerdi...

Onların görüntüyü bozmalarını istemiyorlardı...

“Burası televizyon” dediğimi hatırlıyorum... “Televizyonların haber merkezi olur... Haber merkezleri televizyonların can damarıdır... Te-

levizyonları televizyon yapan esas orasıdır... Te-levizyonu televizyon yapan mekanın görüntüsünden utanırsanız, burası televizyon olmaz, finans kuruluşu olur...” diye devam etmiştim...

Tartışma bir süre sürdü...

Bir uzlaşma sağlanamadı...

Defalarca “hiç böyle şey olur mu?..” dediğimi hatırlıyorum...

Sonra bu tartışmayı unuttuk gitti...

Başka icra kurulları başka tartışmalar sürdü gitti televizyonda...

Nedendir bilinmez...

SHOW TV hiçbir zaman o binaya taşınamadı...

*****


DÖRT DOSTUNUZ VARSA KALP KRİZİ RİSKİNİZ AZALIYOR...

Benim zaman zaman NLP çalışmaları yaptığım İletişim Uzmanı Metin Çınaroğlu kardeşim, yeni makalesinde Amerika’da yapılan bir araştırmanın sonuçlarından örnekler vermiş...

Hayatta 4 sağlam dostunuz varsa kalp krizi riskiniz ciddi oranda azalıyor...

Şöyle diyor Metin;

“2001 yılında ABD’nin en prestijli okullarından Duke Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmadan örnek verelim:

Araştırmacılar, kalp rahatsızlığı bulunan kişileri takip ederek dostluk ilişkilerinin koruyucu etkisini ortaya koydular...

Bu araştırmada “Dört kişiden az arkadaşı olan kişilerin belirgin biçimde dezavantajlı oldukları görüldü...”

Daha yalnız olan bu kişilerin dört sene içerisinde kalp rahatsızlığı sebebiyle hayatlarını kaybetme olasılıkları diğerlerine göre iki kat daha fazlaydı...

Nedenini anlamak üzere çalışan araştırmacılar; stres, sosyoekonomik durum, sigara içiciliği veya hastanın rahatsızlığının seviyesi gibi birtakım çevresel veya psikolojik etmenler üzerinde duruyorlardı...

Ancak 430 hastanın verileri kullanılarak yapılan istatistiksel analizler sonucunda bu etmenlerin hiçbirinin ölüm oranını artırmadığı anlaşıldı...

Öte yandan en az dört dosta sahip olan kişilerin belirgin biçimde daha uzun süre yaşadıkları tespit edildi...

Bu çalışmaya göre, her birimizin en az dört arkadaşa ihtiyacı var...

Ancak bu ne kadar çok arkadaş, o kadar iyi anlamına da gelmiyor...

Aynı araştırma beş, altı, yedi veya sekiz arkadaşı olan kişilerin birbirleriyle benzer oranda hayatta kalma olasılığına sahip olduklarını gösterdi...

Yani, dört arkadaş bir nevi eşik seviyesi ve sağlayabileceği maksimum koruyucu etkiyi sağlıyor...

Daha fazla arkadaş, daha fazla koruma anlamına gelmiyor...

Başka bir deyişle, esas önemli olan arkadaşlıkların niteliği; niceliği değil... Birkaç tane olsun ama gerçekten dost olsun...

***


Şikago’daki Loyola Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Eugene Kennedy’nin ifade ettiği gibi sağlık ve mutluluk için her zaman ilaç veya tıbbi tedavi gerekmiyor; bazen yalnızca dost sahibi olmak yetiyor...

Yazar Tom Rath’in de dediği gibi dostlar “Prozac’tan iyi gelebiliyor...”

DİĞER YENİ YAZILAR