İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde gençlere “ekrandaki ilk günümü” anlatırken...

6 Mayıs 2011

İzmir’de havaalanından şehre girerken yardımcım Aysın’a “Bu şehri gördüğümde bir burukluk kaplıyor içimi...” dedim, “İzmirli’ydi evlendiğim genç kadın... Yarım kalmış bir gençlik evliliği gelir aklıma... İzmir’e her gelişimde o burukluk girer içime...”Babamın arabasıyla gitmiştik Ankara’dan İzmir’e, Selin’le...Sonra onu baba evine bırakıp, ertesi gün elimde çikolatayla evlerine gidip, babasından istemiştim Selin’i...“Geleneklere uygun kız istensin” demişlerdi...“Biz devrimciyiz... Bizde kadının mal gibi alınıp satıldığı gelenek olmaz...” demiştim, “Ben aileyle görüşmeye gelirim... Sohbet eder tanışırız... Ancak kız isteme falan olmaz... Biz karşıyız...” demiştim...Annemle babam da öyle kalmışlardı...Selin de devrimciydi ben de...Biz aileyle tanışarak evlenirdik, kız isteyerek kız vererek değil...***Önceki gece İzmir’e girerken, 23 yaşındaki o genç geldi gözümün önüne...Ertesi sabah İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde 20-23 yaşlarındaki gençlerle sohbet edecektim...Bana yılın köşe yazarı ödülünü vereceklerdi...Sabah 11.30’da okula gittiğimde, muhteşem bir törenle karşılaştım...Sıcacık, sevecen, insanın içini ısıtan gençler...Ellerinde çiçeklerle kapının önünde beni bekliyorlardı...Alkış gırla kıyamet, resimler çektirdiler...Üç dakika soluklanmam için bir odaya geçirdiler...Sonra, konferans salonu ve tertemiz, önyargısız, sevecen, ancak didikleyen sorular...***O sımsıcak ortamı yaşarken, bir gün önce Ege Üniversitesi’nde Hıncal Abi’ye yapılan protestoyu düşündüm...Yazık değil miydi, bir protestonun yazarla gençler arasındaki o müthiş sohbeti yerle bir etmesi...Kalk ayağa “Sizi protesto ediyorum Hıncal bey, bu sözlerinizden dolayı” de...Sonra diyeceğini de...Bekle, müsaade et o da söyleyeceğini söylesin...Senden sonra, başkaları da başka şeyleri keyifle, merakla konuşsunlar, söyleşsinler...***Benim için meslek hayatımı anlatan kısa bir bant hazırlamışlar, gördüğümde ancak şöyle diyebildim:“Arkadaşlar burada gösterilen bant çok başarılı, muhteşem bir hayat kurgusu...Burada anlatılan muhteşem hayat benim değil...Muhteşem olan bandı hazırlayan arkadaşların kurgusu...Benim değil...”Sevgi dolu, meraklı ve sevecendiler...“İlk yayına çıktığım günü” sordular...Onlara hiçbir yerde söylemediğim ilk gün anekdotlarını anlattım...Kahkahalardan inliyordu salon...***İzmir muhalif...Üniversiteler ve gençler her zaman biraz daha muhalif elbette...O konularda merak ettikleri çoktu, sordular yanıtladım...Bir sözü çok dikkatli dinlediklerini farkettim:“Ne olursanız olun sahici olun... Gerçek duygularınızı, sevgilerinizi, korkularınızı, kendinizi dile getirin... Kendiniz olun, olmak istediğiniz ya da benimsemek zorunda hissettiğiniz değil...Sanal değil, gerçek olun...O zaman ilkeleriniz olur...O zaman gerçekliğiniz de...Çünkü o zaman siz gerçeksinizdir!..”*****REKLAMLAR VE BANKALAR...Hani, çağın en son teknolojileriyle yenilendiğini söylüyorlar ya...Hani “şubelere bile uğramanıza gerek yok, biz sizin için her şeyi çözeriz” diyorlar ya...Hani “Bu banka otomatik, tuşlara basın paranızı çekin, tüm işlemlerinizi yapın” diye sallıyorlar ya...İnanmayın...Çünkü reklamı yapanlar, sloganlar hazırlıyorlar...Hayatın gerçeği, banka reklamlarının o sloganlarının çok dışında...Para kendi param...Şube HSBC Bebek şubesi...Göndereceğim yerin ismi, cismi, hükm-i şahsiyeti, adresi belli...Bir haftadır, genel müdür yardımcısı kadıncağız bile çözemedi, benim gönderilmesini istediğim paranın, kendi şubemden İstanbul’daki bir bankaya gitmesini...Sonunda dün akşam, ben çıldırmış şekilde bağırıyordum...“Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz” diye...Hani banka reklamları var ya “Her şeyi otomatiğe bağladık... Sizin için hizmet üretiyoruz” diyen... Hani elimle götürüp versem, elli defa teslim etmiştim parayı...İnanmayın siz reklamcı palavralarına...*****EFSANE EFES OTELİ VE SWİSS OTEL’İN HAVUZU...Bir gece kalacağım İzmir’de...Gece 22 uçağıyla gidiyorum, sabah 11.30’da söyleşi ve ödül töreni var, öğleden sonra da 15’te dönüyorum...Hem yazılar, hem de Pazar Vatan’daki sayfayı ancak yetiştirebileceğim böylece...“Crown Plaza’da yer ayırtıyoruz Reha Bey... Çok iyi bir otel orası...” dedi her şeyi en ince ayrıntısına kadar düzenleyen Emre...“Biliyorum... Beşiktaş yöneticisiyken kaldım...” dedim, “Fakat ben nicedir eski efsane Efes Oteli’ne gitmek istiyorum... Dostum Murat Vargı’nın ellerinde yepyeni bir otele dönüşen, Swiss Otel’e dönüşen efsane Efes Oteli’ne...”*****Efes Oteli...Havuzunda ünlülerin mayoları ve bikinileriyle güneşlenip, en Avrupai içkileri yudumladıkları efsane otel...Barında, havuzunda, odalarında nice skandalların yaşandığı, sanat dünyasının ünlülerinin, uğrak yeri, kaldığı otel, eğlendiği, sohbet ettiği mekan...Ajda Pekkan’la Aziz Üstel Efes Otel’den çıkarken yakalanmamış mıydılar?..Nice fotoğraf, nice anı, nice yaşanmışlığın enerjisi her tarafına sinmemiş midir otelin?..Swiss Otel odaları, çağın en yüksek teknolojisiyle, detaya inanılmaz önem vererek donatmış...Hiç şaşırmadım...Cep telefonunu Turkcell’le Türkiye’ye getiren dostum Murat Vargı’yı tanıyorum...Onun hayatında ne kadar mükemmeliyetçi ve detaycı olduğunu biliyorum...Patronu öyle olan bir müessesenin, banyo camının ortasından ekran çıkmaz mı?..***Sabah erken kalktım...İzmir’in denizini, meltemini içime çektim...Aşağı indim, “Yüzme havuzuna gideceğim...” dedim...“Kapalı yüzme havuzumuz şu tarafta” dedi genç...İçimden gence, “Ben ne yapayım kapalı yüzme havuzunu” diyorum;“Her tarafta SPA ve kapalı havuz var... Ben Efes Oteli’ndeki kapalı havuzu ne yapayım... Bana açık havuz lazım... O ünlülerin resimlerinin çekildiği, buzlu viski, cintonik kadehlerinin havuz başında tokuşturulduğu o havuz lazım... Nostalji yaşamaya gideceğim, o tarihin renkli sararmış soluk sayfalarında...”Havuz soğuktu, henüz ısıtmamışlardı...Önemi yoktu...Yarım saat havuzun yanında gözlerimi kapadım, İzmir’in hafif güneşini yüzüme çektim, rüzgarını dinledim... Efes Oteli’nin havuzunun yanıbaşında, yapayalnızdım...İçimden bir şarkı mırıldanmak geçti o anda...“Sorma bu akşam, sen de bir hoş musun?..İçmeden hatıralardan sarhoş musun?..Ellerin bak hala ellerimde...Yanıyor duyuyor musun?..Kimler geldi...Hayatımdan kimler geçti?..Hiç birisi...Senin kadar sevilmedi...En güzeli hasretini gidermedi...Kimler geldi, kimler geçti?..”Ajda söylüyordu...Başka da kimsecikler gelmedi zaten gözüme...Şarkıyı mırıldandım...Sonra efsanelerle dolu havuzu arkamda bıraktım...Sanki şarkı arkamdan bana mırıldanıyordu...“Kimler geldi... Sorma sakın kimler geçti...”*****AHMET HAKAN VE BENZERLERİNE...En kötü özelliğiniz, “neyi neden yaptığınızı başkalarının bilmediğini zannetmeniz...”Kurnazlığın en kötü tarafı, “hayatta sadece kendini zeki zannetmek, başkalarının senin de düşündüğünü bildiğini bilmemektir...”Oysa beyninizin içinde düşündüğünüz kurnazlıklar iyot gibi açıkta kalmış durumdalar...Siz uyanıklıklarınızı ve kurnazlıklarınızı karşınızdaki anlamıyor mu zannediyorsunuz...Oysa herkes anlıyor...Onun için “iyot gibi açıkta bir durumla”karşı karşıya, makbule hiç uğramadanyaşamaktasınız!..

Devamını Oku

Usame Bin Ladin'in eşlerine ve çocuklarına vasiyeti!..

5 Mayıs 2011

On yıl öncesinden nasıl yakalanacağını seziyor Usame Bin Ladin...Adamlarından birinin konuşacağını ve kendisini ele vereceğini tahmin ediyor Ladin vasiyetini yazdığı mektupta...Ta 2001 Aralık’ında, ikiz kulelere saldırı gerçekleştikten üç ay sonra kaleme alıyor vasiyetini Ladin ve “çocuklarının El-Kaide’ye üye olmamasını istiyor...” Ne ilginç bir hayat bu...Dünyanın en ünlü terör saldırısının arkasındaki isim, “çocuklarının örgüte üye olmasını istemiyor...”Dört karısının bir daha evlenmemelerini vasiyet ediyor...***Hayatın gizli kodları, kişiliğin çözülememiş şifreleri hep buralarda düğümleniyor...Usame Bin Ladin’in kişiliğindeki gizli kodlar El-Kaide’den daha ilginç geliyor bana...Hayatın gizli kodları oralarda...Dünyayı altüst eden tarihin en ünlü terör eylemini gerçekleştiren bir kişi “Bir Numara”sı olduğu terör hakkında ne düşünür ki, çocuklarının eylem yapan kendi örgütüne üye olmalarını arzulamaz...11 Eylül olayından üç ay sonra 14 Aralık’ta “bir adamının konuşması sonucu yakalanacağını” sezdiğine göre, on yıl boyunca, kalın ve yüksek duvarlar arkasında, telefonsuz, bilgisayarsız izole bir yaşam süreceğini biliyordu sanırım Usame Bin Ladin...***Çok uzak hayatlardan biri olarak geliyor birçoğunuza Usame Bin Ladin‘in hayatı...Oysa eşleriyle ve çocuklarıyla ilgili vasiyeti, Ladin’in de çok sıradan talepleri ve istekleri olduğunu gösteriyor...Dün Amerikan Başkanı’nın, “operasyonun canlı yayınını Washington’da kurmay arkadaşlarıyla seyrederkenki görüntüsü” ortaya çıktığında şaşırdım...Obama, eşofmanla bir köşeye çekilmiş, komutanın talimatlarını dinler bir havada fotoğraf veriyor... Dünyayı yönetebilmek böyle bir tevazu gerektiriyor herhalde...Yükseldikçe sadeleşmek denir ya; İşte öyle birşey...*****HINCAL ULUÇ’A ÜNİVERSİTE PROTESTOSU!.. Defne Joy Foster’la ilgili yazdıklarına ağır tepki gösterdim Hıncal Abi’nin...Benim tepki göstermemle üniversite gençliğinin tepki göstermesi aynı olmayacak bunun da farkındayım... Üniversiteye gelen bir konuşmacıyı “protesto etmek, düdük çalmak” hakkıdır elbet protestocu gençliğin...Ancak bunların bir sınırı olmalı diye düşünüyorum...***Demokratik haklar, demokratik hakları gaspa yönelmemeli...Hıncal Uluç’u protesto etmek bir demokratik haktır doğru...Ancak Hıncal Uluç’u üniversitede dinlemek de demokratik bir hak...Yazarları, çizerleri, yazılarını protesto ediyorum diye, konuşmalarını engellemek, geniş öğrenci kitlesinin onları dinleme, soru sorma ve tartışma hakkını elinden almak değil mi?..Demokratik hakları engelleyen demokratik hak olmamalı...***Ne oldu şimdi?..Hıncal Uluç orada konuşmadı ve gitti...Bunun orada onu dinleyip, tartışmak ve sorgulamak isteyen öğrencilere ne faydası oldu?..Gençliğin Hıncal Uluç’la birebir teması, tartışması, sorgulaması demokratik hak değil mi?..Neresinden bakarsanız bakın, insanın içindeki “Konuşma, tartışma, mizah yapıp gülümseme isteğini yok ediyor...”İnsanın içindeki keyfi alıyor...Yazık!..*****BAŞBAKAN’IN KONVOYUNA SALDIRI VE SEÇİMLER... Dün Kastamonu’da, Başbakan’ın konvoyuna saldırılıyor, konvoyu açmaya çalışan trafik otosundaki trafik polisi şehit oluyor...Saldırganlar kaçıyorlar, saldırı Başbakan’ın konvoyuna yapıldığı halde yakalanamıyorlar...Sıradan bir terör saldırısı gibi görünüyor olay, ancak öyle değil...***Saldırı Başbakan’ın konvoyuna yönelik...Yani hedef bizzat Başbakan’ın kendisi ya da çevresi...Bu ülkede bir ay sonra seçimler var ve ülkenin Başbakanı’nın konvoyuna saldırı düzenliyorlar, sonra kayıplara karışabiliyorlar...Neresinden bakarsanız bakın vahim bir tablo bu...***Geçmişte, sürekli seçim yapılmasını insanlar “ekonomik nedenlerle istemezlerdi...”“Seçim ekonomisi uygulanıyor, gerçek ekonomik önlemler alınamayor” diye serzenişte bulunurlardı...Son zamanlarda bu serzenişlernin yerini “kan dökülmesi” aldı...Ne zaman “seçim dönemine girdik” lafları dolaşıyor ortada, kan kokusu sarıyor çevreyi...İnanılmaz bir şekilde ortam gerginleşiyor... Her an kim nerede saldıracak, kim nerede, nasıl provokasyon yapacak hayat bunun üzerine şekilleniyor...***Bir ülkenin gelişmişliği, “Seçimler yapılacak” dendiğinde o ülkede karnaval mı olyor, suikast mi sorusunda kilitleniyor...Türkiye ne yaparsa yapsın “seçimleri bir karnavala dönüştürmekten hayli uzakta...”Suikastler, saldırılar ve kan kokusu insanın içini kemiriyor...Böyle anlarda karnavallarla dolu, ironi, hiciv ve atışmalarla renkli demokratik bir seçim kampanyasını ne çok arzuluyor insan...Suikastlerin konuşulduğu ve olduğu yerde demokrasiden söz edilemez...İki kere iki dörttür bu konu...Meclis’in çoğunluğunun el kaldırmasına gerek yok...*****KARI KOCANIN ROMANTİK ÖPÜŞMESİ...Prens William’ı, Kate Middleton’un Kraliyet düğünü esnasında dudağından öpmesinin fotoğrafları dünya medyasını kaplamış durumda...23 yaşında evlenirken, bana sormuşlardı “Öpecek misin dudağından eşini nikah sonrası?..” diye...“Evet” demiştim, “Niye öpmeyeyim?..”Etraftan bakışlar biraz garip gelince, kendi kafamda bir orta yol bulmuştum...Eşimi nikahtan sonra dudağından öptüm, ancak bu öpücük ihtiraslı bir aşk öpücüğünden çok, yanak yerine dudaktan kondurulan bir sevgi öpücüğü halini aldı... ***Ne dudaktan öpmekten vazgeçmiştim...Ne de ihritaslı bir aşk öpücü kondurarak, arsız bir tartışmanın fitilini ateşlemiştim...Öperken biraz tezahürat oldu...Ancak esas tezahürat kim kimin ayağına basacak noktasındaydı...Galiba yemiştim ayağımın üzerine eşimin bastığı topuklu ayakkabıyı...Ben de cevap vermeye çalışmıştım...Oysa bilmiyorduk ki, düğünde kondurulan öpücükler veya basılan ayaklar değildir önemli olan...O öpücükler ne kadar süreyle devam edecekler, ne kadar gerçek olarak sürecekler, bir gün gelip nihayete erecekler mi?..Yıllardır açmadım albümümdeki evlilik fotoğraflarını...Nedense bir burukluk kaplar içimi hep, gördüğümde o fotoğrafları...Dilerim Prens’le Prenses bir gün burukluk yaşamazlar, düğün fotoğraflarından... Öpüşmeleri bir ömür sürer, bir törenden ziyade!..

Devamını Oku

Tarihi günün sabahı...

4 Mayıs 2011

Bir gece önce televizyon programı geç bitmiş, yatağa yatmam saat gecenin 3.30’unu bulmuştu...Sabah erken kalktım...Öğleden sonra Vatan ve Milliyet gazetelerinde patronların devir teslimi olacaktı...Aydın Doğan, Milliyet ve Vatan gazetelerini yeni sahiplerine Demirören ailesiyle, Karacan ailelerine teslim edecekti...Hayatta bazı günler vardır...Gazeteciler, topluma, siyasete, sanata, yaşama değil, kendilerine tanıklık ederler o günlerde...Gazetecilerin yaşadıkları haberdir, gazetelerin yaşadıkları haberin ta kendisidir...Dün böyle bir gündü...Vatan ve Milliyet gazeteleri bir patrondan, iki başka patrona geçiyordu... ***Vatan geçtiğimiz Mayıs ayına kadar Esentepe’de Astoria alışveriş merkezinin yanında, şehrin göbeğindeydi...İkinci kattaki sakin odamda, yazılarımı yazar, şehrin cıvıltılı gerçekliğinden uzak kalmazdım...Milliyet’le aynı binaya Bağcılar’a taşındığında, kendime yeni bir düzen kurmuştum...Gidiş geliş trafik çok olacağından, evimin bir bölümünü büro yapmış, gazete yazılarını ve televizyon programlarını oradan hazırlar olmuştum...Ne yalan söyleyeyim düne kadar daha bir kez olsun, Bağcılar’da Vatan binasına gitmemiştim...Zafer Mutlu aylar sonra odamı bir başka meslektaşıma devretmiş, “Anlaşıldı sen gazeteye gelip yazmayacaksın... İlerde başka projeler olduğunda yeni oda yaparız” demişti...Dün Bağcılar’a giderken, bir tarihi dönem noktasına tanıklık edeceğimi biliyordum...*****VATAN MİLLİYET BİNASINDA İLK KARŞILAŞTIKLARIM...Bizim Vatan’ın Genel Yayın Yönetmeni İsmail Yuvacan‘ı sabah aradım...“Arkadaş odanda yarın kısa bir süre beni misafir edecek durumun varsa, sana gelip, devir teslimi izlemek istiyorum...”“Bekliyorum abi...” dedi İsmail...20 yıl önce tıpkı dün gibi bir Mayıs günü, veda ettiğim Milliyet gazetesiyle altlı üstlü konumlanmış Vatan gazetesi...Bir süre odada oturduk ve “tarihe tanıklık etmek üzere” kokteyl salonuna geçtik...Tanrı’nın insana hayattaki varlığını hissetirdiği anlar vardır...Dün o salona girdiğimde o tarihi anları yaşayacağımın farkındaydım...***30 yıl öncesinden kalan bütün tanıdık simalar, dostlar, meslektaşlar oradaydılar...Saçlardaki aklar, yüzlerdeki çizikler beraber yaşanan bir hayatın, cilveleri, kederleri, üzüntüleri ve sevinçlerinin vesikalık fotoğrafları gibiydi...Ayakta durmuş sohbet ederken, aniden oturmakta olan Hasan Pulur‘u gördüm...Ona doğru giderken yanında Sami Kohen‘i, Doğan Heper‘i, Nail Keçeli‘yi gördüm...Mütevelli heyeti oturmaktaydı...Yaşlanmış ve tontonlaşmışlardı...İlk on yılımın her dakikasını, her saniyesini aslında onlarla geçirmiştim...Aralarında bir ikisine biraz kırgındım...Görünce kırgınlığım geçti...Hasan Abi’yi öperken zorlandım...Onun ve benim göbeğim kavuşmamızı engelliyordu...Güneri Abi‘yle, Bedri Koraman kendilerini “tontonlardan” ayırmışlardı...Ayakta duruyor “gençilk aşısı yaptırmış” bir havada dolaşıyorlardı... Resimler çekmek istedi arkadaşlar...Gençlik yıllarımın ustalarıyla nahif resimler çektirdim...*****DEMİRÖREN AİLESİNİN ARASINDA, ALİ KARACAN’IN DUYGUSALLIĞINDA...Ahmet Çakar’ın televizyonda yine salladığı bir gün, Swiss Otel’de buluşturmuştum Yıldırım Demirören ve Kıvanç Oktay’la Ahmet Çakar’ı...O gün samimileşmiş, sonra bir gün “Listeye adını yazıyorum, basın sözcümüz olacaksın Reha Abi” demiş ve bana pek bir yanıt hakkı bırakmadan seçimlere sokmuştu...O gün başlayan Başkanlık ve Yönetim Kurulu üyeliğiyle süren dostluk yıllar içinde ailenin bütün bireyleriyle bir dostluğa ve arkadaşlığa dönüşmüştü...Yıldırım, Meltem Oktay ve Tayfun Demirören birbirlerine çok bağlı üç kardeştiler...Baba Erdoğan Demirören tam bir Osmanlı’ydı...Otoriter, sıkı, disiplinli...Anne sevecen ve hoşgörülü, geleneklere bağlı bir Türk ailesi portresi hakimdi Demirörenler’de...***Türkiye’nin yıllarca en zenginleri listesinin en tepelerindeydiler... Ancak ilk kez yıllar sonra aile medyaya girmeye karar vermişti...Mutluydular...Keyifliydiler...Ancak farkındaydım ki, “Karşılarına çıkabilecek olaylardan dolayı temkinliydiler...”“Bugün bizim fazla konuşmamız yakışık almaz...” dedi bana Yıldırım Demirören...“Aydın Bey konuşmalı... Bugün bizim değil esas olarak Aydın Bey’in konuşacağı gün...”“Haklısın” dedim, Belli ki aile kendi arasında duygulara ve anılara saygılı olmak adına karar vermişti, ilk gün ön plana çıkmamayı, low profile durmayı...***Erdoğan Demirören Vatan’ın ve Milliyet’in patronu oluyordu... Ancak “Kusura bakmayın kısa konuşacağım” diyerek çok kısa bir konuşma yaptı...“Medyaya hiç uzak değildim... Hep çok yakınındaydım...” dedi, “Aydın Doğan’la 55 yıllık dostluğundan” söz etti...Bir Milliyet meşalesini Aydın Doğan’a hediye ederken, yeni dönemin yeni büyümelere gebe olduğunu söyledi...***Ali Karacan çok duygusal bir konuşma yaptı...“33 yıldır beklediğim gün geldi” diyordu... “Elbirliğiyle büyük hedeflere götüreceğiz Miliyet’i ve Vatan’ı...”Çok ilginç bir gün yaşıyordum...20 yaşından beri tanıdığım gazetecileri, arkadaşlarımı meslektaşlarımı görüp, duygusallaşıyor, bir devrin başka bir devre taşınmasına birinci elden tanıklık ediyordum...Dün Vatan’da ve Milliyet’teki devir teslim “Bütün gazeteciler için birinci haberdi...”Gazeteciler bazen kendi hayatlarını haber yapmak zorunda kalırlar... Kendi yaşadıkları haberin ta kendisidir...Bazen tarihe tanıklık ederken, kendilerini de tanıklık ettikleri tarihin göbeğinde buluverirler...30 yılda bir gelecek günlerden birisiydi dün gelen...Bir dahaki 30 yılda, ne yaşarım, ben nerede olurum, olur muyum olmaz mıyım kim bilir?..

Devamını Oku

MHP barajı aşamazsa alarm!...

3 Mayıs 2011

Koalisyonsuz iktidarların, Türkiye’ye daha fazla yararlı olduğunu biliyorum... Tek parti iktidarlarında, daha fazla icraat yapıldığının da farkındayım...Tayyip Erdoğan’ı önceki gece Show TV’de izlerken, “Ülkenin tarihine bakın... Koalisyon dönemlerinde geriye, tek parti iktidarlarında icraat açısından ileriye gittiğini görürsünüz...” sözlerini de yabana atmıyorum...Tek parti iktidarlarının kazandırdıklarıyla kaybettirdiklerinin envanteri ayrıca yapılır, ancak koalisyon hükümetleri envanterinin sıfırın çok altında çıkacağı aşikardır bu ülkede...***Ancak bütün bu gerçekler;Yüzde 10 barajının Türkiye’de ‘gerçek demokrasinin önündeki engel olduğu’ gerçeğini değiştirmiyor...Tayyip Erdoğan’ın Türkiye milletvekilliği projesi belki bir miktar zararı hafifletir...Ancak esas yapılması gereken yüzde 10 barajının yüzde 5-7 seviyesine düşürülmesidir...Başbakan “Biz nasıl kurulduktan 16 ay sonra yüzde 10’u çoktan aşıp, yüzde 36’yla iktidar olduk” diyor...AKP’nin böyle olması herkesin de böyle olabileceği anlamına gelmiyor...***Hadi bunları bir kalem geçtik...Dün iki araştırma şirketinin sonuçları ortaya çıktı...Konsensus şirketi MHP’yi yüzde 10.9 gösteriyor...Barajın sadece bir gıdım üzerinde...Peki MHP barajın altında kalırsa ne olur?..Türkiye’de yeni anayasa yapılırken, yüzde 9 küsur oy almış MHP Meclis’te temsil edilemeyecek mi?..Kürt sorunu, demokratikleşme, Apo’nun durumu, sivil Anayasa gibi temel konularda MHP’nin hiç temsil edilmediği bir Meclis’in kararlarının demokratik ve sağlıklı olabileceğine aklınız eriyor mu?..Demokratik sistem kendi kendini tıkamayacak mı?..Bu tıkaçlarla, siyasi yelpazesi güdük kalmış Meclis nasıl tüm toplumu kapsayan kararlar çıkartacak?..Meclis’in dışına itilen güçler radikalleşirler...Meclis’in dışına düşen muhalefet, sokağın ortasına düşer...MHP’nin barajı aşması “demokrasi açısından elzemdir...”***Başbakan Tayyip Erdoğan, hem demokrasi hem de kendi siyasi stratejisi açısından MHP’nin Meclis’te olması için dua edecektir...MHP’nin olmadığı bir Meclis’ten Tayyip Erdoğan’ın “Başkan” çıkması matematiksel açıdan mümkün olur mu bilmiyorum, ancak rahmetli Ufuk Güldemir’in deyimiyle “sosyal matematik” açısından pek mümkün değildir...***SABAH SABAH USAME İLE UYANMAK!..Sabahın erken saatleri...Pazartesi sendromunu aşabilmek için harıl harıl gazeteleri okuyorum...Akşam “Çok Farklı” programı var...Yazılacak yazılar, hafta başının bir sürü işi gücü, gerginliği...Neye nasıl yetişeceğim, neyi nasıl planlayacağım derdinde, gazete okuyarak kendimi rehabilite etmekteyim...Telefona mesaj düştü aniden NTV’den...“Usame İslamabad yakınlarında öldürüldü!..”***Ölüm, hele dünyanın en ünlü terör örgütünün liderinin ölüm haberini sabah sabah almak böyle bir şey...Kendini gerdiğin, nasıl yetiştireceğim diye hesap yaptığın onca işi bir kalemde siliyor ve anlamsızlaştırıyor...Benden iki yaş büyükmüş Usame, 1957 doğumlu...Oysa o sakallarının altındaki resmi, bana çok daha yaşlı görünüyordu...Milyarder bir Suudi ailenin oğluyken, Amerikalılar’la yaşadığı anlaşmazlıktan sonra, Washington’a savaş açıyor...Suudi vatandaşlığından atılıyor...Milyarlarca dolar tutan servetiyle, yüzyıla damgasını vuracak üçbin kişinin öldüğü New York’taki saldırıyı gerçekleştiriyor...Dağlardaki oyuklarda saklandığı tahmin edilirken İslamabad yakınlarında bir evde, oğlu, iki yaveri ve onların eşleriyle çoluk çocuk biraradayken yakalanıyor...***Ne internet ne de herhangi cep telefonu var evde...Dünyanın en sofistike terör eylemini gerçekleştiren “adam”ın en sofistike biçimde saklanması doğal...Ancak yine de “saklanamıyor” işte...Nedense dün Saddam Hüseyin’in Irak’ta bir “delik”te yakalandığı an gözlerimin önüne geliyor...En olmaz denilen delikte bulunup infaz edilivermişti Saddam Hüseyin de...Nedense dünyayı altüst eden adamların “sıradan bir evde geliniyle ya da çalıların örttüğü bir delikte bulunmaları” beni biraz hayal kırıklığına uğratıyor...***O kadar büyük bir eylemi gerçekleştirmiş ya da Amerika’ya bu denli kafa tutabilmiş adamların, daha “sofistike” ve donanımlı yerlerde daha teçhizatlı olarak saklanmış olacaklarını tahayyül ederdim... Sen kalk Dünya Ticaret Merkezi’ni uçakla ortadan ikiye böl...Sonra da oğlun, torunların, gelinin, iki yaverin ve aileleriyle İslamabad yakınlarında bir evde yakalanıver...Başına 25 milyon dolar ödül konan dünyanın en ünlü teröristi böyle mi saklanacaktı?..***İletişim teknolojisindeki devrimler, “dünyayı küçük, açık ve şeffaf bir gezegen” yapmış...Artık dünya, en ünlü teröristi bile saklayamaz hale geldi...Yakında “klasik suç” kavramı da şekil değiştirecek...Ben ise en çok şu sorunun cevabını merak ediyorum:“Usame böyle bir sonla karşılaşacağını bilse, yine de böyle bir eyleme kalkışır mıydı?..”***HER OLAYA DALMA AHMET...Arkadaş, Senin mesleki geçmiş yılların mı, benden veya Mehmet Ali’den daha fazla...Sana bu köşe “tartışmalarda hakemlik yapmak için mi verildi?..”Nedir bu halin her tartışmamda atıyorsun kendini ortaya...Hürriyet’ten bir kadın meslektaşla tartışıyorum, dalıyorsun “Haksızsın Reha” diye...Mehmet Ali’yle her tartışmamda, “destek kuvvet olarak” bitiveriyorsun güya hakem rolünde...Sana hakemlik görevi vermedim ben arkadaş...Olur olmaz racon kesmeye kalkma...Sen benim sana sorduğum soruma cevap ver eğer verebiliyorsan?..Soru şu;“Trafik kazasında aldığın darbe -Allah beterinden sakınsın- nasıl bir darbeydi de seni dalaksız bırakıverdi?..”Sana sorulan soruya cevap versen de, her şeye olur olmaz burnunu sokmasan?..Bırak şu feodaliteden mülhem “mahallenin racon kesen abisi” muhabbetlerini...Ne yaşın uygun, ne müktesebatın...Ayrıca, “dalağın var mı dalağın” sorusu, hala güncelliğini korumakta Ahmet...Sevgiyle kal...

Devamını Oku

Yılın köşe yazarı ödülü ve çocuklarımın yaş günü...

1 Mayıs 2011

Telefonda Emre isimli genç arkadaş, “Reha Bey” diye açtı telefonu, “İzmir Ekonomi Üniversitesi’nin 10 bin öğrencisinin arasında yaptığmız ankette yılın köşe yazarı okulumuzda en çok görülmek istenen kişi çıktınız... Ödülünüzü alırken, sizinle olmak isteyen öğrencilerimizle söyleşi yapmanızı istiyoruz...” dedi...Önce “Salı” dedi, sonraki arayışında “Cuma” günü üniversite salonunu düzenlediklerini ve beni beklediklerini söyledi...Boş bulundum ilk anda “olabilir herhalde” dedim...Yardımcım konuyla ilgilenirken bende jeton aniden düştü...6 Mayıs Cuma Mina’yla Poyraz’ın doğum günü... ***Ben Claudia Cardinale Sinyora Erica filminin özel gösterimi için İstanbul’a geldiğinde, gösterinin 17’de başlayacağını söyleyen hanımefendiye “Mümkün değil gelmem... Çocuklarımı 17’de annelerine bırakıyorum... Ancak 17.30’da filmi başlatırsanız orada olabilirim...” demişim... Yardımcım Aysın’a dedim ki “Hemen ara, 6 Mayıs Cuma günü mümkün değil, İzmir’e gelemez...”Aysın bir süre sonra aradı, “Konferans salonunu ayarlamışlar...” diye...Benden Cuma’ya, çocuklarımın yaş gününde orada olmamı istiyorlar...***İzmir Ekonomi Üniversitesi’nin beni yılın köşe yazarı ve en fazla görmek istedikleri kişi seçen, genç beyinlerine şimdi buradan bir şeyler söylemek istiyorum...O söylediklerim onların üzerinden tüm Türkiye’nin gençlerine gitsin onu arzuluyorum:“Arkadaşlar...Hayatınızda kendi değerleriniz ve kendi öncelikleriniz olsun... Çocuklarınızın doğum günü önemliyse, bunu geçiştirmeyin...Sevdiğiniz insanın doğum günü varsa, onu da geçiştirmeyin...Size verilecek ödül çok kıymetlidir...Ancak en kıymetli olan şeyiniz, kendi değerlerinizdir...Sizi siz yapan, size o ödülleri de içinizde yaşattığınız kendinize özgü o değerler sağlıyor...Çevrenizde, hep kendi orijinalitesini kaybetmiş, esen rüzgara göre bir o yana bir bu yana savrulan insanlar göreceksiniz...Siz kendi orijinalitenizden, sizi siz yapan güçlü değerlerinizden vazgeçmeyin...Bir dostum geçen hafta bana, ‘Etrafında ne olursa olsun, ne içtiğin kendine özgü naneli limonlu sudan, ne ilkelerinden, ne değerlerinden, ne de inandığın şeylerden vazgeçmiyorsun...’ demişti, savrulan insanlardan çok farklısın...” ***Annesinden bir gün önce alıp, Pazar anneler gününde çocukları annelerine göndermeyi düşündük ki hem doğum günlerini doya doya kutlasınlar, hem de anneler günlerini...Onların doğum günlerini kutlayabilirsem, iyi bir köşe yazarı olabilirim sevgili arkadaşlar...Hayatta kendi değerleri olmayan adamlardan köşe yazarı olmaz...Çünkü yazarlık önce değerler sahibi olmak demek...Teşekkür ediyorum verdiğiniz yılın köşe yazarı ödülüne...Çocuklarımı doğum günlerinde kutlayabilme hediyesi gibi bir hediye o da benim için...Merak etmeyin belki bir gün önce geleceğim...***VAZGEÇEBİLMEK İÇİN ONA HİÇ SAHİP OLMADIĞINIZI BİLMELİSİNİZ...“Vazgeçebilmenin temel koşulu aslında hiçbir şeye sahip olmadığınızı bilmekten geçer...Kimselere sahip olamazsınız...Aslında hiçbir şeye sahip olamazsınız...Sen bir erkeğe sahip olabileceğini mi düşünüyorsun Eylem?..Ya da tersi ben bir kadına?..”Eylem Doğan, Pazar Vatan için bu hafta “veda” etmeyi sordu bana...İnsanlara, kariyere, aşka, arkadaşlara...***Soruları öyle bir soruyor ki kız, soruyu o şekilde sorarsan, zaten “veda” sende travma yaratır...Hayatı kazanmak ve kaybetmek olarak görürsen, kaybettiğin şeyin sende travma yaratmasından daha doğal ne olabilir ki?..Eylem’in sorularına girişte yazdığım yanıt çerçevesinde yanıtlar verdim...***“Bir olaya takılıp kalırsan, yeni deneyimleri yaşayamazsın, gelişemezsin...Takılıp kalma, bir insanı geriletir...Önüne baktığım müddetçe gelişirsin...Her olay sana bir şeyler öğretir...Öğrenirsen yoluna devam edersin...Takılırsan yolun sonuna gelirsin...”Röportajın tamamı bizim gazetenin Pazar ekinde...Röportajda sorulara dikkat edin...Soruları sorduğunuz şekilde hayatı okursanız, hiçbir “veda”yı travma yaşamadan geçiremezsiniz...Çocuklarınıza sahip olabiliyor musunuz ki, bir insana, bir sevgiliye, bir kadına veya bir erkeğe sahip olabilelim?..Ya da şöyle diyeyim?..Sahip olduğunuz şeylere ne kadar sahipsiniz?..Onlara sahip olmasaydınız, hayatta yine aynı şeyleri yapmayacak mıydınız?..Bu soruları şu güzelim Pazar günü keyifle düşünün...Göreceksiniz her şey değişmeye başlayacak...Adım adım...Mutluluğa ve hafifliğe doğru...***SEVGİLİ MEHMET ALİ’CİK!..Sana “Benden imzalı fotoğraf istedi” diyen Mehmet Ali Ağca... Sen kalkmış günlerdir benle tartışıyorsun...Ağca yalan söylüyormuş, eğer onun yalanlarına inanacaksam, “Ağca’nın mesih olduğuna da inanmam gerekirmiş...”Mehmet Ali sen gerçekten alem bir adamsın...Ağca mesih olduğu yalanını!! kime söyledi Mehmet Ali?..Sana...Ağca’nın yalanlarını devlet televizyonu TRT’den yayınlamak için o günlerde, program başına faturalandırılmış 60 bin dolarcık almıyor muydun?.. Telifin hariç...Alıyordun...***Ağca “mesih olduğunu!!!” senin programında söyledi...Madem yalandı söyledikleri, niye saatlerce konuşturdun adamı devletin televizyonunda, milletin ödediği vergilerden 60 bin doları faturalandırarak.Senin için 60 bin doları harcayacak kadar haber değeri varsa Mehmet Ali Ağca’nın söylediklerinin, o zaman “oğlun için imzalı fotoğrafını istediğini söylemesi” de haber değeri taşıyor...Ya o zaman milletin paralarını “Ağca’nın yalanları” için sokağa attın...Ya da şimdi, o kadar para aldığın şeyler karşılığında söylediklerine katlanacaksın!..Karar senin...Dediğim gibi;Senin hakkında, gerçekler, insanlık ve vicdan arasında doğru bir yerde durmaya çalışıyorum...Çok zor bir iş yapıyorum ve sen de istersen şansını çok fazla zorlama...Ne yaptıysan yaptın...Canın sağolsun!..

Devamını Oku

Sahip olmadığını bilirsen ayrılmasını da bilirsin

30 Nisan 2011

Hepimiz hayatta pek çok veda yaşıyoruz; işimizde, aşkımızda, arkadaşlıklarımızda... O kadar çok ki... “Vazgeçmek bazen kazan- maktır” diyen Reha Muhtar’la bu vedaları, vazgeçmeleri konuştuk. * Sonuna kadar sahip çıkmak ya da vazgeçme zamanının geldiğini görmek... Hangi nokta bu ayrımı yaptırır? Sizce hangi his, sıkı sıkı tuttuğumuz her neyse ellerimizi açıp bırakmamıza neden olur?Güzel bir soru... Ancak sorunun içinde, hata var. Sonuna kadar sahip olursanız, hiç vazgeçmeye yanaşmazsınız. Vazgeçebilmenin temel şartı, aslında hiç sahip olmadığınızı bilmektir. Kimselere sahip olamazsınız. Hiçbir şeye de sahip olamazsınız. Bunu bilirseniz, vazgeçerken travmalara girmezsiniz. Sen bir erkeğe sahip olabileceğini mi düşünüyorsun Eylem? Ya da ben bir kadına... İnsan çocuğuna sahip olamıyor. Background’u geçmişi tamamen farklı, hayatı ve dünyayı algılaması değişik bir başka canlıya sahip mi olabileceğini düşünüyorsun? Sahip olmadığını bilirsen, çakışmalar bittiğinde ayrılmasını da bilirsin... * Geçen günkü yazınızda “Vazgeçmek bazen kazanmaktır” demiştiniz. Ama insan bir şeyden vazgeçtiğinde delicesine bir kaybetmişlik duygusu büyümüyor mu içinde sanki başaramamış, yenilmiş gibi...Eğer 20 yıl önce Milliyet’ten ayrılmamış olsaydım, bir çokları gibi Milliyet’i “benim” sansaydım, bugün bu Reha Muhtar olmazdım... Bundan 10 yıl önce, Show TV kamuoyu araştırması yaptırmıştı. Oradaki sorulardan biri “Show TV’nin sahibi kimdir?..” sorusuydu. Yüzde 70 oranında Reha Muhtar cevabı verilmişti. Bu sanal cevaplardan tetiklenip kendini şizofrenik biçimde Show TV’nin sahibi zannedersen, kaybettiğinde yıkılırsın. Oysa ben Show TV’nin sahibi değilim. Onun için kaybettiğim bir şey yok. Çalıştım kazandım, kişiliğime kattıklarını aldım ve oradan başka bir deneyime geçtim. Bir şey kaybetmedim, yeni deneyimlerle bir şeyler kazandım. Şimdi “televizyonculuğa ek, yazarlığı deneyimliyorum...” Ve bu bana çok şey katıyor. Kendimi Show TV’nin sahibi zannetseydim, aynı şeyleri yapıyor ve bu zengin deneyimleri yaşamıyor olacaktım. Gördüğün gibi kaybedilen bir şey yok. Kazanılan yeni deneyimler var...* Hani büyüklerimizden duyarak büyüdüğümüz bir söz vardır ya “her şerde bir hayır vardır” diye. Herkes yaşamamış mıdır bu sözü doğrulayan olaylar? Kapanan bazı kapılar yüzünden büyük üzüntüler yaşadığımız ama sonrasında daha güzel yepyeni kapıları araladığımız gelişmeler?Biz hayata deneyimler yoluyla tekamül etmek, gelişmek için geliriz. Her yaşadığımız deney, bizi geliştiren bir yolun parçasıdır. Bir olaya takılıp kalırsan, yeni deneyimleri yaşamazsan gelişemezsin. Takılıp kalma onun için insanı geriletir. Önüne baktığın müddetçe, gelişirsin. Her olay sana bir şeyler öğretir. Öğrenirsen yoluna devam edersin. Takılırsan yolun sonuna gelirsin...* İnsan egosu sahip olma, sahip olduklarını kaybetmeme, bunun için savaşmak gibi davranışlarla kendini gösteriyor. Evet sahip olduklarına veda etmemek için çaba sarf etmek çok normal hatta gerekli ama bazen dışarıdan bakmasını bilip neler kazandırdığına ve neler kaybettirdiğine bakabilmek mi gerekiyor uğruna savaş verdiğimiz şeylerin?Eylem’ciğim hayata bu kadar kazanma kaybetme ve savaşma olarak bakarsan, hayatı yaşayamazsın. Kazanma ve kaybetme şeklinde okursan hayatı, veda etme sana ölüm gibi gelir. Oysa hayat kazanma ve kaybetme değil. Her olay ve deneyde kendini geliştirme ve daha mükemmele erişme. Henüz mükemmele erişebilmenin çok uzağındayız insanlık olarak. Mükemmele eriştiğimizde “cennet”e varacağız zaten. Cennet mükemmelliğin olduğu yerdir.* Hani Sıla bir şarkısında şöyle diyor ya “iki satırlık adamları musallat ettik ömrümüze, bundandır böyle dibe vuruşumuz.” İşte bazen insan görse bile verilen zararı, “O” her şeyse hayatında, tutmaya devam ederse tabiri caizse dibe vurdurmuyor mu?Hangi frekans boyundaki kişilerle beraber olursan, o dalgaları yayarsın karşı tarafa. Evrenin dalga boyunu yakalamak için, yüksek frekans yayan insanlarla olmak gerekir. O zaman evrenin ritmini yakalarsın. Düşük frekanslı kişiler seni de aşağı çekerler. Hangi frekansı yayarsan, o frekanstakiler seni bulur...* Siz de pek çok veda yaşadınız, en zor gelen ya da en çok veda etmek zorunda olduğunuzu uzun süre hissedemediğiniz hangisiydi?.. Zor gelen veda değil, alışkanlıkların sona ermesi... Alışkanlıklar uzunsa değiştirmesi zaman alır. Sen Yengeç burcu olduğun için fazla dramatize ediyorsun.Dramatizasyondan besleniyorsun. Ben artık o “çöp düşüncelerden” uzaklaşmayı yeğliyorum...* Hani Can Yücel “Bağlanmayacaksın” şiirinde diyor ya; “Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...”Bağlanmadan sevebilmek yani ucundan tutarak işi, sevgiliyi, hayatı... Bu ne kadar mümkün, ne kadar doğru sizce?Can Yücel Usta hayatın sırrını keşfetmeye koyulmuş. Büyük ölçüde de formülü bulmuş. Kimseye sahip değilsin, kimseye sahip olmaya da çalışma.Verbe avoir (sahip olmak) ile verbe etre (olmak) arasındaki farktır hayatın şifresi. Sahip olmaktan olmaya geçtikçe, insanoğlu bilgeleşir... Cennet sahip olunan yerde değil, var olunan yerdedir... * İnsanın hayatta aslında hiç bir şeye tamamen sahip olamayacağını kabul etmesi çok zor değil mi?..Niye?.. Sen birinin sana tümüyle sahip olmasını kabul ediyor musun ki, birinin sana bütünüyle tabi olmasını isteyesin? Sen bir başkasının her dediğini, koşulsuz yapar mısın?* Kendimize verdiğimiz değerden vazgeçmemek en önemli olan diyebilir miyiz? Çünkü kendimize değer verdiğimizde zaten hayatımıza ona göre işler, ona göre aşklar, ona göre insanlar sokmuyor muyuz? Kendine değer veriyorsan başkasına da verirsin. Kendine değer verip, başkasına değer vermemek ve onu köleleştirmek etik değil. Zaten mümkün de değil. Senin sorularını gördükçe, ne kadar farklı düşündüğümü anlıyorum. İlaç gibi bu sorular benim için. Bütün hatalı düşüncelere ayna tutuyorlar. Kendilerini başkalarının düşüncelerinin, duygularının sahibi olarak görenler, medeniyeti ve insanlığı mahvedenler... Onların gelişmiş göründüğüne aldanmayın. Onlar insanlığın “ilkel”likten henüz kurtulamadığının günümüzdeki örnekleridir.

Devamını Oku

Prenses Diana mutludur şimdi!..

30 Nisan 2011

Babası havayollarında harekat memuru...Annesi eski bir hostes gelinin...Prenses Diana’nın oğlu Prens William sanki küçük yaşta kaybettiği annesini ararcasına, orta halli bir İngiliz ailesinin güzel kızıyla evlendi...1982 doğumlu genç bir kadın olan Kate Middleton’la evlendiği Westminister Kilisesi, annesi Lady Diana’nın babasıyla evlendiği kilise...***Orta halli hava yolları harekat memuru bir baba ile, hostes bir annenin kızı olan Kate Middleton halk tarafından “yeni külkedisi” olarak çok seviliyor...Prens William da öyle...Prenses Diana’nın ölümünün hemen ertesindeki günlerde, Kraliçe Elizabeth’in, nasıl zikzaklar çizdiğini, aristokrasinin donukluğuyla, halkın sıcaklığı arasında nasıl gidip geldiğini, annesine neleri paylaştığını yarı belgesel bir filmden izlemiştim...Kraliçe, Prenses Diana’yı yok etmeye çalıştıkça, halk onu bağrına basıyordu... Şimdi Prens William’a yönelik sempatinin altında anne Prenses Diana’nın izleri vardır...***Oğlu da, yedi göbekten bir asilin kızıyla değil, orta halli bbir İngiliz’in kızıyla evlenmekte...Yeni Prenses “mavi kanlı asillerden” gelmiyor...İngiliz’ler Krallıktan vazgeçmiyorlar...Ancak Krallık artık halkındır...Kate Middleton’a baktığında Kraliçe Elizabeth ne hissetti bilmiyorum, ancak yukarılarda bir yerlerde Prenses Diana’nın ruhunun mutlu olduğundan eminim...*****HANGİ PARTİ NE KADAR OY ALACAK?..Şu anda benim tahminlerime en yakın sonuçları İKSara araştırma şirketi dün açıkladı...Son kamuoyu yoklamasına göre AKP yüzde 46.4 gözüküyor...CHP yüzde 30.3...MHP ise yüzde 13.5...Seçim araştırması yapmıyorum...Ancak bütün konuşmalarımda Kemal Kılıçdaroğlu’nun “dürüst”imajının tuttuğunu görüyordum...Bu algı, CHP’nin oylarını yüzde 30’a tırmandırdı...Dün İKSara’nın araştırmasında Kılıçdaroğlu’nun adı söylendiğinde seçmenlerin aklına ilk gelen sözcüğün ne olduğu soruldu...“Dürüstlük” birinci sırada...“Bilmiyorum” ikinci, “Güvenilmez”,“Gandi”,“İyi” Üç dört ve beşinci sıralarda... ***Kılıçdaroğlu’yla ilgili sonra akla gelenler ise şöyle:“Halk”“Lider”“Muhalefet”“Samimiyet”“Umut”***Aynı soru Tayyip Erdoğan için de soruldu kamuoyu yoklamasında...Tayyip Erdoğan’da ilk akla gelen özellik;“Lider” özelliği...Nereye giderseniz gidin, Tayyip Erdoğan ile ilgili “Lider” lafını duyuyorsunuz zaten...Sonrası şöyle sıralanıyor:“Güvenilmez”“Dürüst”“Başbakan”“İyi” “Güvenilir”“Din”“Mükemmel”“Yorumsuz”“Akıllı”***İki lider için de “Güvenilmez” yanıtı karşıtlarınca verilmiş, burası doğal...Tayyip Erdoğan’la ilgili 10 yorumdan 8’i olumlu...“Dürüst, Başbakan, iyi, güvenilir, mükemmel, akıllı...” Ancak bir cevap var ki Başbakan bunun üzerinde özelilkle durmalı...Başbakan hakkında aklınıza ne geliyor sorusuna sıkça verilen cevaplardan biri “yorumsuz” cevabıdır...Bence “yorumsuz” cevabının tek bir anlamı var...Cevaplamaya korkuyorum...Öyle ya...Herşeyi söyleyebileceğin bir konumda “yorumsuz” demek ne demek?..Tayyip Erdoğan bu cevabın üzerinde düşünmeli ve bu cevapları yok etmeye çalışmalı...***Çünkü bu sonuçlar yüzde 30’luk bir CHP ana muhalefetini, barajı rahat aşmış bir MHP muhalefetini getirmekle beraber,tek başına bir AKP iktidarını da haber veriyor...İnsanlar iktidarı sevebilirler...İnsanlar iktidarı sevmeyebilirler...Ancak insanlar bu konuyu sorduklarında “yorumsuz” cevabı vermemeliler...Türkiye’ye yakışmaz...

Devamını Oku

Hiciv; İşte mucizen bu Levent usta!..

29 Nisan 2011

İnanılmaz yazıyor Levent Kırca Aydınlık gazetesinde... Anekdotlar, yaşanmışlıklar ve dupduru akan bir üslup...Yazı gitmiyor sanki akıyor... Nasıl mutlu olduğumu anlatamam... Televizyonlarda yaptığı son paradolerinden birini izlemiştim internette...İnternetin çok kötü bir özelliği var; olayın en canalıcı ve keskin yerini alıyor...Algı bütün bir parodinin çok sert olduğu gibi bir izlenim veriyor...***Oysa Levent Kırca bir hiciv ve mizah ustası...Siyasileri, ünlüleri, liderleri, kendi yarattığı tiplemeleri, karakterleri hicvedecek...O hicivlerde o inanılmaz zekasını konuşturacak... Son parodinin izlediğim bölümü, “çok sert kaçmıştı...”Oysa “Usta”nın çok iyi bildiği gibi, bir olayın “komiği ve hicvi” ne kadar yüksekse, sertliği o derece düşüktür...Daha doğrusu hicvetme ne kadar güçlüyse, kişiliğe yönelik kırıcı olma özelliği o derece azalır...Dün Aydınlık’taki yazısında, hastanede “Tayyip’e ve penisiline alerjim var” yazılı bilekliklerle yattığını anlattığı bölüm, gülmekten gözümde yaş bırakmadı... Şoförüne hasta yatağında yaptığı “öldü” numarası ve şoförün tepkisi, ancak Levent Kırca gibi usta bir mizahçının kaleminden çıkabilirdi...***Mizah insanı güldüren, güldürürken de muhatabına yönelik gerginliği, tepkiyi ve siniri boşaltan bir sanat türü...Demirel’e en fazla tepki duyduğum gençlik günlerinde Devekuşu Kabare’de Zeki Alasya’nın öyle bir Süleyman Demirel tiplemesi vardı ki, dakikalarca seyreder hiç bitmesin isterdim...Demirel’i Metin Akpınar’la oynayan Zeki Alasya’dan izlerken, hem tepkilerimi kahkahalar şeklinde dışavurur, hem de gülerken bir taraftan Demirel’e karşı insanileşirdim...Mizahın ve sanatın gücü buydu sanırım...İçimde sıkışan duyguların, karşımdaki estetikle açığa çıkması ve bir ırmak olup akması...***AKP iktidarının “mizah”a karşı, töleranslı olduğu söylenemez...Çok “derin ve ani refleksler” geliştirmişler, mizaha karşı ve bu çok açık ki sanatçıları rahatsız ediyor...Ancak madalyonun bir de başka yüzü var...Kutuplaşma (Polarizasyon) öyle bir hal aldı ki ülkede, mizah da sanki “kabalaştı ve sloganlaştı” biraz...Sanki “nasıl da kol gibi geçirdim ama” dercesine, replikler çıkıyor zaman zaman ağızlardan...Oysa beni “nasıl da geçirdim ama”dan çok, “gözümden yaşlar akarcasına güldüren” mizah keyiflendiriyor...Ustalara laf söylemek bana düşmez...Ne ki Levent Kırca’nın önceki günkü yazısı Usta’nın bütün gücüyle yeniden ince mizaha döndüğünün göstergesi...Bir de herkes ayağını denk alsın, mizahçılığı bir yana, “inanılmaz bir yazar” geliyor...Zor günlerimde, yanımda bulduğum dostlarımdan biridir Levent Kırca...Oya Başar’la ikinci evliliğini yaparken, hanım tarafının nikah şahidiydim...Sanıyorum kendi şahidi Mehmet Barlas’la da barışmasının zamanı geldi ve geçiyor...İçtikleri su ayrı gitmeyen, bir mizah ustası sanatçıyla, sanatsever bir yazar eğer “siyaseten” küsmüşlerse, sanıyorum bu ülkede çözülmesi gereken bir siyaset ve üslup sorunu vardır...*****KANAL İSTANBUL YUNANİSTAN’DAKİ KORİNT KANALI...Kanal İstanbul projesi gündeme geldiğinden beri, dünyadaki kanallar ve bu arada Yunanistan’daki Korint kanalı gündeme geldi...Ege Denizi’nden 400 kilometre fazla dolaşarak Mora yarımadasının altından Adriyatik’e ulaşmak yerine, 6.5 kilometrelik Korint kanalını yapan Yunanistan 1890’dan beri bu kanalı kullanıyor...Eski teknolojiyle yapılmış, eski bir kanal ve ancak küçük ve orta boy gemileri alabiliyor...Ancak Atina’ya giden her turisti mutlaka başkente 70-80 kilometre mesafedeki Korint Kanalı’na götürürler, hatıra fotoğrafı çektirtir, hediyelik eşya satan dükkanlardan alışveriş ettirirler... Korint’in sağladığı yararı bilen birisi olarak Kanal İstanbul’un sakıncalar giderildiğinde neler sağlayabileceğini kolayca tahmin edebiliyorum...Projeler sahibi olan siyasi partilere avantaj sağlasalar da, sonunda esas galip gelecek olan ülkedir...Projeler siyasi partilerin olabilir, ancak gerçekleşmiş olanları ülkelerindir...*****MEHMET ALİ BİRAND’A...Mehmet Ali Ağca’yla saatlerce görüşen sensin ben değil...Ben Mehmet Ali Ağca’yı tanımıyorum bile...Senin görüşmenin sonunda senin kendisinden imzalı fotoğraf istediğini söylüyor televizyonda Ağca... Buna benim yapabileceğim birşey yok...Yazının sonunda sorular sorarak sana kendini temize çıkarma fırsatı veriyorum...Bunu da anlamayıp hakaret ediyorsun...Seninle ilgili, “gerçekler, vicdan ve insanlık arasında” doğru bir yerde durmaya çalışıyorum...Çok zor bir iş olduğundan emin olabilirsin...

Devamını Oku