Haberin Devamı
On yıl öncesinden nasıl yakalanacağını seziyor Usame Bin Ladin...
Adamlarından birinin konuşacağını ve kendisini ele vereceğini tahmin ediyor Ladin vasiyetini yazdığı mektupta...
Ta 2001 Aralık’ında, ikiz kulelere saldırı gerçekleştikten üç ay sonra kaleme alıyor vasiyetini Ladin ve “çocuklarının El-Kaide’ye üye olmamasını istiyor...”
Ne ilginç bir hayat bu...
Dünyanın en ünlü terör saldırısının arkasındaki isim, “çocuklarının örgüte üye olmasını istemiyor...”
Dört karısının bir daha evlenmemelerini vasiyet ediyor...
Hayatın gizli kodları, kişiliğin çözülememiş şifreleri hep buralarda düğümleniyor...
Usame Bin Ladin’in kişiliğindeki gizli kodlar El-Kaide’den daha ilginç geliyor bana...
Hayatın gizli kodları oralarda...
Dünyayı altüst eden tarihin en ünlü terör eylemini gerçekleştiren bir kişi “Bir Numara”sı olduğu terör hakkında ne düşünür ki, çocuklarının eylem yapan kendi örgütüne üye olmalarını arzulamaz...
11 Eylül olayından üç ay sonra 14 Aralık’ta “bir adamının konuşması sonucu yakalanacağını” sezdiğine göre, on yıl boyunca, kalın ve yüksek duvarlar arkasında, telefonsuz, bilgisayarsız izole bir yaşam süreceğini biliyordu sanırım Usame Bin Ladin...
Çok uzak hayatlardan biri olarak geliyor birçoğunuza Usame Bin Ladin‘in hayatı...
Oysa eşleriyle ve çocuklarıyla ilgili vasiyeti, Ladin’in de çok sıradan talepleri ve istekleri olduğunu gösteriyor...
Dün Amerikan Başkanı’nın, “operasyonun canlı yayınını Washington’da kurmay arkadaşlarıyla seyrederkenki görüntüsü” ortaya çıktığında şaşırdım...
Obama, eşofmanla bir köşeye çekilmiş, komutanın talimatlarını dinler bir havada fotoğraf veriyor...
Dünyayı yönetebilmek böyle bir tevazu gerektiriyor herhalde...
Yükseldikçe sadeleşmek denir ya;
İşte öyle birşey...
HINCAL ULUÇ’A ÜNİVERSİTE PROTESTOSU!..
Defne Joy Foster’la ilgili yazdıklarına ağır tepki gösterdim Hıncal Abi’nin...
Benim tepki göstermemle üniversite gençliğinin tepki göstermesi aynı olmayacak bunun da farkındayım...
Üniversiteye gelen bir konuşmacıyı “protesto etmek, düdük çalmak” hakkıdır elbet protestocu gençliğin...
Ancak bunların bir sınırı olmalı diye düşünüyorum...
Demokratik haklar, demokratik hakları gaspa yönelmemeli...
Hıncal Uluç’u protesto etmek bir demokratik haktır doğru...
Ancak Hıncal Uluç’u üniversitede dinlemek de demokratik bir hak...
Yazarları, çizerleri, yazılarını protesto ediyorum diye, konuşmalarını engellemek, geniş öğrenci kitlesinin onları dinleme, soru sorma ve tartışma hakkını elinden almak değil mi?..
Demokratik hakları engelleyen demokratik hak olmamalı...
Ne oldu şimdi?..
Hıncal Uluç orada konuşmadı ve gitti...
Bunun orada onu dinleyip, tartışmak ve sorgulamak isteyen öğrencilere ne faydası oldu?..
Gençliğin Hıncal Uluç’la birebir teması, tartışması, sorgulaması demokratik hak değil mi?..
Neresinden bakarsanız bakın, insanın içindeki “Konuşma, tartışma, mizah yapıp gülümseme isteğini yok ediyor...”
İnsanın içindeki keyfi alıyor...
Yazık!..
BAŞBAKAN’IN KONVOYUNA SALDIRI VE SEÇİMLER...
Dün Kastamonu’da, Başbakan’ın konvoyuna saldırılıyor, konvoyu açmaya çalışan trafik otosundaki trafik polisi şehit oluyor...
Saldırganlar kaçıyorlar, saldırı Başbakan’ın konvoyuna yapıldığı halde yakalanamıyorlar...
Sıradan bir terör saldırısı gibi görünüyor olay, ancak öyle değil...
Saldırı Başbakan’ın konvoyuna yönelik...
Yani hedef bizzat Başbakan’ın kendisi ya da çevresi...
Bu ülkede bir ay sonra seçimler var ve ülkenin Başbakanı’nın konvoyuna saldırı düzenliyorlar, sonra kayıplara karışabiliyorlar...
Neresinden bakarsanız bakın vahim bir tablo bu...
Geçmişte, sürekli seçim yapılmasını insanlar “ekonomik nedenlerle istemezlerdi...”
“Seçim ekonomisi uygulanıyor, gerçek ekonomik önlemler alınamayor” diye serzenişte bulunurlardı...
Son zamanlarda bu serzenişlernin yerini “kan dökülmesi” aldı...
Ne zaman “seçim dönemine girdik” lafları dolaşıyor ortada, kan kokusu sarıyor çevreyi...
İnanılmaz bir şekilde ortam gerginleşiyor... Her an kim nerede saldıracak, kim nerede, nasıl provokasyon yapacak hayat bunun üzerine şekilleniyor...
Bir ülkenin gelişmişliği, “Seçimler yapılacak” dendiğinde o ülkede karnaval mı olyor, suikast mi sorusunda kilitleniyor...
Türkiye ne yaparsa yapsın “seçimleri bir karnavala dönüştürmekten hayli uzakta...”
Suikastler, saldırılar ve kan kokusu insanın içini kemiriyor...
Böyle anlarda karnavallarla dolu, ironi, hiciv ve atışmalarla renkli demokratik bir seçim kampanyasını ne çok arzuluyor insan...
Suikastlerin konuşulduğu ve olduğu yerde demokrasiden söz edilemez...
İki kere iki dörttür bu konu...
Meclis’in çoğunluğunun el kaldırmasına gerek yok...
KARI KOCANIN ROMANTİK ÖPÜŞMESİ...
Prens William’ı, Kate Middleton’un Kraliyet düğünü esnasında dudağından öpmesinin fotoğrafları dünya medyasını kaplamış durumda...
23 yaşında evlenirken, bana sormuşlardı “Öpecek misin dudağından eşini nikah sonrası?..” diye...
“Evet” demiştim, “Niye öpmeyeyim?..”
Etraftan bakışlar biraz garip gelince, kendi kafamda bir orta yol bulmuştum...
Eşimi nikahtan sonra dudağından öptüm, ancak bu öpücük ihtiraslı bir aşk öpücüğünden çok, yanak yerine dudaktan kondurulan bir sevgi öpücüğü halini aldı...
Ne dudaktan öpmekten vazgeçmiştim...
Ne de ihritaslı bir aşk öpücü kondurarak, arsız bir tartışmanın fitilini ateşlemiştim...
Öperken biraz tezahürat oldu...
Ancak esas tezahürat kim kimin ayağına basacak noktasındaydı...
Galiba yemiştim ayağımın üzerine eşimin bastığı topuklu ayakkabıyı...
Ben de cevap vermeye çalışmıştım...
Oysa bilmiyorduk ki, düğünde kondurulan öpücükler veya basılan ayaklar değildir önemli olan...
O öpücükler ne kadar süreyle devam edecekler, ne kadar gerçek olarak sürecekler, bir gün gelip nihayete erecekler mi?..
Yıllardır açmadım albümümdeki evlilik fotoğraflarını...
Nedense bir burukluk kaplar içimi hep, gördüğümde o fotoğrafları...
Dilerim Prens’le Prenses bir gün burukluk yaşamazlar, düğün fotoğraflarından... Öpüşmeleri bir ömür sürer, bir törenden ziyade!..

