Kendini güçlü ve çok kudretli görenler, “insanları ve hayatları emirlerine amade” zannedenler, gerçekte ne kadar pamuk ipliğine bağlı bir yaşamın ortasında olduklarını farkettiler mi acaba dün Bedri Baykam‘ın bıçaklandıktan sonraki görüntülerini izlerken?..“Çabuuk” diye bağırıyor Bedri Baykam, “Hastaneye götürün beni” diye haykırıyor...Etrafta kimsecikler Bedri Baykam’ın çığlıklarına oralı bile olmuyor...***Bedri kimsenin kendisiyle ilgilenmediğini görünce, “Ölüyoruuum, yardım edin” diye bağırıp, arabalara binmeye çalışıyor...Bir özel arabanın şoförünü görüyorum o sırada...Bedri arabanın arkasına binmeye çalışıyor, ölüyorum diye haykırırken...Adam hiçbir şey olmamışcasına istifini bozmuyor...Sonunda ünlü ressam, yazar, televizyonların şöhretli tartışmacısı Bedri Baykam, ölmekte olduğunu anlatabilmek için, pantolonunun altından gömleğini sıyırıyor ve bıçaklandığı yeri açarak, gelene geçene kanlı bölgeyi göstermeye çalışıyor...“Ben ölüyorum... Ben gerçekten bıçaklandım...” diye ispatlayabilmek için...***En sonunda o kadar bağırmadan sonra bir adam hafiften ilgilenir gibi oluyor ünlü ressamla...Yine de Bedri’nin kendinden başka kendisiyle ilgilenen yok...Kendi başına bir taksi çeviriyor...Arka koltuğuna kendi kendine kimsenin yardımı olmadan oturuyor...Büyük olasılıkla taksinin içinde de hangi hastanenin acil servisine gideceğini taksiciye kendisi söylüyor...Bıçaklanma bile bu ülkede ilgi çekmiyor...Ya da ilgi çekiyor fakat yardımı hak etmiyor!..***Bedri Baykam, o büyük tartışmaların içine girerken, “tarihe kalacağını düşünen kelimeler ederken!”, hiç düşünmüş müdür acaba bir bıçaklanma anında bile, sokaklarda yapayalnızdır...Onu alıp bir ambülansa taşıyacak insanları bile dakikalarca bulamayacak, cadde ortasında bir o yana bir bu yana savrularak haykıracaktır:“Ölüyorum bee... Birisi beni hastaneye götürsün...”Söylediğimiz sözlerin, yazdığımız yazıların tarihe kalacağını, tarihin o şaşmaz büyük terazisinde “hakettiği” yeri bulacağına inanırız hep...Bir saldırı anını ise pek düşünmeyiz...Düşünsek de, “filmlerde” gördüğümüz suikast sahneleri flaşlanır beynimizin arka “lob”unda...Bir suikast noktasının, polis arabaları, tepe lambalarının yanıp söndüğü ambülanslar, siren sesi ve patlayan flaşlardan oluşan görüntüsü kaydedilmiştir beynimizin görüntü kaydeden arka lobunda...***Oysa hayat o anda, sinema filmlerinin yarattığı şizofrenik yanılsamanın çok ötesinde, çıplak bir yalnızlık ve soğuk bir suikastin, kendi vücudunun kanıyla seni başbaşa bıraktığı bir hesaplaşmadır... Üçbeş metre ötemde silahın arka arkaya saydırıldığını duyduğumda henüz 19 yaşındaydım... Kızılay’ın göbeğinde, İzmir Caddesi’nin ortasında...Yine “siyasi” bir şeylerin ortasındaydım ve kimin kime saydırdığını anlayamamıştım...Sadece ölümün soğuk nefesini hissetmiştim...Ankara güneşli bir öğleden sonra yaşıyordu...Kızılay cıvıl cıvıldı...Silahlar patladığında ben niye bu silahlı dünyaların, kıyısında veya köşesindeyim diye düşünmüştüm... ***Bedri Baykam’ın o yalnız haykırışlarını, ölümden uzak durma arayışlarını, kimseciklerin ilgilenmediği soğuk dakikalarda, vücudundan akmakta olan sıcak kanın içinde yarattığı “ölüm” korkusunu çok iyi anlıyorum...“Ne ölümden korkmak ayıp...Ne de düşünmek ölümü...” demişti Nazım Hikmet, Karlıkayın Ormanı’ndan geçerken...Belki de o ilk gençlik yıllarına inat;Oya ve Bora‘nın söylediği Sevmek Zamanı parçasını çok sevmiştim...Televizyon programı yaptığım ilk yıllarda hep o parçanın üzerine görüntüler döşer, metinler yazardım...“Biz dünyayı çok sevdik...Ölüm bizden uzak olsun...Aşık olduk yüreklendik...Kader bizden yana dursun...”***Yıllar geçti ve ne yazık ki hiçbir şey değişmedi, bu dünyalarda...Ölüm yine kol geziyor etrafta...Bıçaklanan Bedri bağırmakta:“Ölüyorum... Yardım edin...”LEYLA ZANA, HATİP DİCLE KARARI... BU NASIL DEMOKRASİ?..Hangi eski mahkumiyetlerinin, milletvekili seçilmelerine engel olduğunu bilmiyorum ve bilmek istemiyorum...Güneydoğu’da demokrasinin “şiddetle” kol kola gittiğinin yani aslında gitmediğinin de farkındayım...İbrahim Tatlıses niye AKP adaylığından vazgeçip bağımsız aday oldu?..Hatip Dicle, Leyla Zana, Gültan Kışanak dahil 12 bağımsız milletvekili adayı niye giremiyorlar seçimlere?..Bunca badireden, bunca darbeden, bunca baskıdan sonra hala niye “demokrasi ve özgürlükleri” yerli yerine oturtacak bir düzen kuramıyoruz bu ülkede?..HHHArtık mahkumiyetler yerine beraatlerin...Baskılar yerine hürriyetlerin...Yasaklar yerine özgürlüklerin...Darbeler yerine demokrasinin...Geçmişin yükleri yerine, geleceğin özgür hafifliğinin bu ülkede hakim olacağı günleri göremeyecek miyiz?..Biz ne zaman varolmanın dayanılmaz hafifliğini hissedebileceğiz?..Ne zaman yaşadığımızı, birey olduğumuzu, istediğimiz gibi konuşup, kimseleri vurmadan öldürmeden istediğimiz gibi yaşayabileceğimizi farkedeceğiz?..BİR KADINI BAŞKA BİR ERKEKLE ALDATMAK...Ayşe Özyılmazer, “Geçmiş sevgililerim içinde beni kadınlarla da erkeklerle de aldatan oldu...” diyor;“Pek de farketmedi... Ha erkekle olmuş, ha kadınla... İkisi de aynı...”Birkaç yıl önce Bebek’te oturup çevredekilerle uzun sohbetler yaptığım günlerde Saba Tümer‘e sormuştum.“Bir kadın sevgilisinin kendisini bir başka kadınla aldatmasına mı, yoksa bir başka erkekle aldatmasına mı karşı daha tahammülsüzdür?..” Saba benim eski ekip arkadaşımdı...Yakındı ve samimiydi bana karşı...“Hiç farketmez, Reha Bey...” demişti, “Bir kadın için erkeğinin biseksüel olup, bir erkekle onu aldatmasıyla, heteroseksüel olup kadınla aldatması arasında hiç fark yoktur...”“Nasıl olur” demiştim... “Erkekle aldatması daha meçhul ve çekilmez bir durum değil mi kadın için?..”“Hayır” demişti Saba ve devam etmişti:“Hatta bir adım daha ileri gidebilirim... Bazı kadınlar için sevgilisinin erkekle aldatması, kadınla aldatmasından daha kolay kabul edilebilir bir durum... Çünkü erkekle aldattı mı kadın kendini küçülmüş hissetmiyor... Bir başka erkek kadının rakibi değil ki... Oysa bir başka kadın, olunca kadın kendini daha bir yetersiz hissedebiliyor...”HHHBu soruyu erkeklere sormaya gerek yok...Muhtemelen sevgililerinin bir başka kadınla ilişkisini “aldatma” olarak bile görmeyecek bir dolu erkek var etrafta...Ben aldatmayı çok daha başka bir boyutta görüyorum...İnsanın kendisini sevgilisine gerçekte olmadığı bir biçimde göstermesinin adı bence aldatma...Aldattığınız şey kendinizi doğru göstermediğiniz şey aslında...Kendinizi doğru göstermişseniz, kadınla olmuşunuz, erkekle olmuşunuz bu üzülünecek bir durum, ancak “aldatılmış” bir durum değil...Aldatan önce kendine karşı “yalan” söyleyendir çünkü!..
Dün aslında yapabileceğini bildiğim, ancak pek de kondurmak istemediğim sözleri sarfetmiş köşesinde Ahmet Çakar... Ara başlıklar halinde soruyor...“Sen kimsin Reha Muhtar?.. Muhtar’a göre Bülent Uygun konuşacak...Her türlü şeyi söyleyecek...Sonra telefonu kapatacak...Ardından da Ahmet Çakar ve Erman Toroğlu konuşacaklar...Sen kimsin Reha Muhtar?.....Tekrar söylüyorum sen kimsin Reha Muhtar?..Sen kim oluyorsun da aslanı kediye boğdurmaya çalışıyorsun?..”***“Sen kimsin?..Sen kim oluyorsun?..”Bu leş sözleri, bu Hergele Maydanı’ndaki yeni yetme bıçkınların kafa atmak üzere kavgaya başlamadan ettikleri lafları, en yakın dostlarından birine kamuya açık gazete köşesinde edenkişi bir “doktor”dur...Sadece kendisi değil, onu yetiştiren rahmetli babası da bir doktordur...Bir insanın en yakın dostlarından birini “arcayacağım”derken kendi kendini ele vermesi ne acı bir tesadüf...***Şu geldiğin noktaya hiç aynadan bakıyor musun Ahmet Çakar?..Sen kimsin Reha Muhtar diye sorduğun adam, “5 kurşun yediğin gün, ameliyathanede uyandıktan sonra doktordan kendi ailenin arkasından yoğun bakım odasına girmesini ilk istediğin adam...Sen kimsin Reha Muhtar dediğin adam;Seni vuracaklarını ima ettikleri günlerde, yazıhane yazıhane dolaşıp, “sakın bir olay olmasın diye kişisel tüm dostluk kredilerini son santimine kadar kadim dostlarına kullanıp başına birşey gelmesin diye çabalayan adam!..”***Sen kimsin Reha Muhtar dediğin adam;Sabaha karşı saat 02.30’larda sana “dümdüz giden” tribünlerin, liderlerini toplayıp Etiler’de bir kafede sabahın ilk ışıklarına kadar aranızı bulmaya çalışan adam!..Sen kimsin Reha Muhtar dediğin adam, “soru soracağım” derken programda galiz küfürlerle kavga edip canlı yayını terkettiğin, Fenerbahçe’nin eski Başkanı’yla aran düzelsin diye, eski Başkanı arabasından çıkartıp kendi arabasına alan ve seninle konuşturmaya çalışan adam!.. ***Sen kimsin Reha Muhtar dediğin adam; seni vurdurtmuş olabileceği ihtimalini düşündüğün eski bir Federasyon Başkanı’nı odasına davet edip “beni sen mi vurdurdun” diye ona soru sormanı sağlayan buluşmanın düzenleyecisi ve tanığı olan adam Ahmet Çakar?..***Sen kimsin Reha Muhtar dediğin adam;Beşiktaş’a sonra Başkan olacak o günkü yöneticiye, ağza alınmayacak lafları canlı yayında eden seni, Swiss Otel’de o yönetcilerle buluşturup aranı bulmaya çalışan adam...Sen kimsin Reha Muhtar dediğin adam;Galatasaray’ın şimdi rahmetli olmuş Başkanı’na ettiğin sözlere, onun seni hiçbir zaman affetmeyeceğini söylemesine karşın, senin göründüğün gibi bir adam olmadığını dakikalarca anlatmaya çalışmış bir adam...***Sen kimsin Reha Muhtar dediğin adam?..Daha geçen hafta hızını alamayıp “İçine etmişim Batı’ya açılan pencerenin” dediğin programın ertesi günü, seni infiale sürükleyen nedenleri ve gerekçeleri sözünü kesmeksizin dinlemiş ve küçük Batuhan’ın hayatını korumak uğruna sana arka çıkmış, senin dilemediğin özrü “senin yaptıklarından dolayı kendi adına Galatasaray Başkanı’ndan özür dilemiş adam...”***Sen kimsin Reha Muhtar dediğin adam;Bülent Uygun’un Eskişehirspor’unun, Fenerbahçe’ye karşı “yumuşak” oynadığı iddialarına karşı “Önce onu dinleyelim müdahale etmeyelim... Sonra sizi konuşturacağım... İstediğiniz kadar konuşun 3 saat buradasınız... Ancak Bülent Uygun’la karşılıklı tartışmaya girmeyin...” diyen adam... Onun için yaşanan bunca olaydan sonra utanmadan diyorsun ki;“Sen kim oluyorsun Reha Muhtar?..”***Bu sözü söylerken, hiç utanıyor musun acaba?..Evime geldiğinde ellerini ve yanaklarını öptüğün annemden babamdan?..Evinde beni beraberce misafir ettiğin karından, kayınpederinden?..Kurşun yemiş saatlerinde hastane odasında ayılmanı beklerken, kader birliği ettiğim annenden, kızkardeşinden?..En önemlisi de kendinden?..Hiç utanmayı düşünüyor musun Ahmet Çakar?..*****ERMAN TOROĞLU’NA!..Sevgili Erman Toroğlu; Nedir seni bu kadar sinirlendiren bilmiyorum...Sen sansürlemeyi aklımın ucundan geçirmedim ki bana sinirlenesin...Üstelik benim böyle bir hakkım da yok... Onu kim yapmaya çalıştı; sen biliyorsun veya bilmiyorsun...Ancak benim olmadığımı biliyorsun...***Ne ki bilmediğin başka şeyler var...Seni bu sene çalıştığın kanalda da göndermek isteyenler oldu...Hem de en yakın çevrende...Ancak böyle bir şeyi zinhar kabul etmeyeceğimi söyledim...Bunu söyleyenlerle günlerce ilişkimi kestim, konuşmadım...Hiçbir yorumcunun ben olduğum sürece Son Kale’den ayrılamayacağını kesin bir dille “senden kurtulmak isteyenlere” ilettim...Bunların hiçbirini de bugüne kadar sana söylemeye bile ihtiyaç hissetmedim... Elbette böyle davranacaktım...Sana bunu söylemeyi bile “ayıp” saydım...***Seni konuşturmadım iddiası doğru değil...Ben kafa göz yarmanızı istemedim...Bülent Uygun, günlerdir üstüne gelindiği için sinirliydi, senin ve Ahmet Çakar’ın sözlerinden ateşlenebilirdi...Önüne geçemeyeceğim olaylar çıkabilirdi...Senden veya Ahmet Çakar’dan...Bunu riske etmek yayını riske etmekti...Ben gazeteci-moderatör olarak soracak konuşturacaktım...Siz de yorumcu olarak üzerine saatlerce yorumlayacak, konuşabilecektiniz...Canlı yayında daha geçen hafta “bir kulübün Batı’ya açılan penceresinin içine edilmekten bahsedildi...”Bir Kulüp Başkanı’nın belli belirsiz Moskova gecelerinden dem vurulup, büyük olaylar çıkınca aniden çark edildi...San Kale’de bu tür riskleri alamazdım...Mesele bundan ibaret...***Yayını kesmeme gelince...madem ki beyan ettiğiniz üzre konuşmayacaksınız...Küseceksiniz...Tek kelime etmeyeceksiniz...Bu programın yorumcuları siz olduğunuza göre...Bu yorumcular da konuşmayacaklarını deklare ettiklerine göre;Bana da düşen...Yayını bitirip iyi akşamlar demektir...Hayatta duruşum hiç değişmez...Kimseye ukalalık etmem...Kimsenin ukalalığını da yemem...İyi Geceler Türkiye...Her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsan!..
STAR televizyonunun Uzan’ların elinde olduğu son seneydi... Elbette biz o zaman Star televizyonunun Uzan’ların elindeki son yılı olduğunu bilmiyorduk... Şimdi ortalıkta büyük “vatansever” olarak geçinen o günlerin tetikçilerinden biri olmayı reddedip, namusumla “Benden televizyonda iş yapan program istiyorsanız, size yeni bir proje yapayım... Kanalın iyi bir televizyon programı olur... Ben de namusumla haberleri yapmamış olurum...” dedim...2003’ün Şubat ayında bir ay eve kapanıp, “Hayatım Roman” diye bir program üzerinde çalıştım...İlk programda Ferdi Tayfur’un hayatını konu olacaktım...Üç bölümlük program dramalarla süsleniyor, stüdyodaki konuklardan bu gizemli ünlünün kim olduğunun bulunması isteniyordu...Loş bir odada ünlüyü sesini değiştirerek yayında tutuyorduk...***Program çok tuttu üç bölümün üzerine iki bölüm daha ekledik...İşin parasında değildim...Dramacıların parası için kavga ediyor, kendi paramı sözkonusu bile etmiyordum...Beş program yayınlandıktan sonra yaz geldi ve Faruk Bayhan “yeni yıldaki en önemli projemiz bu olacak... Yaza tatil verelim bu programa...” dedi...Yazın Uzan’lara yönelik operasyonlar yapıldı ve Star televizyonunda artık böyle kapsamlı prodüksiyonlar yapacak para kalmadı...O televizyon programları için, o anda almadığım paralar da TMSF’ye kaldı, ödenmedi gitti... Üzerindeen yıllar geçti, Faruk Bayhan yeni bir televizyon kuruyordu...Kanal 1 televizyonuna benden yıllar önce yarım kalan o projemizi istedi:“Hayatım Roman...”Birincisini iki bölüm çektiğimiz dramanın, sonra benim ikiz çocuklarıma sahip olacağım hayatımın öykülerinden, dramalarından biri olacağını o günlerde elbette bilmiyordum...***İkinci drama konum ise Şafak Pavey‘di...Yıllar önce benim yanımda TRT’de Ateş Hattı programında çalışmıştı...“İsviçre’ye gideceğim...” demişti, sevdiği gencin arkasından...“Gitme” demiştim, “Kal burada... Televizyoncu olursun... Orada hamburgercide çalışacaksın yıllarca...”Dinlemedi bile...Sonra evlendiği genci seviyordu ve aşk sınır tanımazdı...Bastı gitti...Bir süre sonra o tren kazası oldu...Gitti derken, öteki dünyadan geri getirdi doktorlar onu neredeyse iki parça...***Gayrettepe’deki Maci restoranda buluşmuş “Pizza ve İtalyan yemekleri eşliğinde çoğunu bildiğim hayat hikayesini dramayı kaleme alacak olan senariste anlatmaya başlamıştı...”Şafak’ın hikayesini bitiremeden, yarım kaldı o proje...Üniversiteden okul arkadaşım olan dramacının, bitmek tükenmek bilmez para talepleri karşısında sıkıldım “kendimi bir ekip çalışmasının elemanı olmaktan çok kullanılacak bir metaa” olarak görüldüğümü fark edip o kendi içime kapanmalara döndüm...Sıtkım sıyrılmıştı ve beş kuruş para talep etmeden, Faruk Bayhan’ı arayıp, “Durduralım bu programı...” dedim...Şafak’ın öyküsünü dramalaştıramadan kesmiştim programı...Yarım kalan öyküsü içimde ukte olarak kaldı...Geçenlerde onu “Reha Abiii” diye bağırırken gördüğümde, İçimden “iyi ki” demiştim, “Şafak’ı gördüm ve Şafak’la olan öykümüz yarım kalmadı...” Birleşmiş Milletler’de çalışıyordu Cenevre’de...Şimdi CHP’den milletvekili adayı...Şafak milletvekili olmaya hazırlanıyor...Dün o güzel gülen resminin bulunduğu Google’a girdim...Şafak Pavey (Diplomat) yazıyordu...Bizim kız büyümüş de diplomat olmuştu...İstanbul birinci Bölge 5. sırada...Olabilirse milletvekili olacak...Yetiştirdiğim çocuklar televizyonlarda genel müdür oldular...Umarım sırada bir de milletvekili vardır...Yetiştirdiği bir de milletvekili olsun bari bu garibin...***MAHSUN MAHSUN GÜLÜMSEYEN MUSTAFA VE ZONGULDAK ADAYI HABERAL...“Hayat siyasi değil insanidir” dedim ben her zaman... İyi insanları sevdim, iyi insanların dostluğunu önemsedim...İyi insanlara “çok kötü şeyler olmasın” diye elimden geldiğince destek olmaya çalıştım...Ergenekon Davası önemli bir dava...Ciddi iddialar, suçlamalar var...Buna karşın Ergenekon davasında hukukun geç işlemesi sonucu yıllardır içerde mağdur durumda kalan tutuklular var...Her birinin tutukluluktan kaynaklanan mağduriyeti gözönüne serilmeliydi...Buna karşın Ergenekon davasındaki suçlamaların ciddiyeti de gözardı edilmemeliydi...***Bıçak sırtı bir durumdu...Ancak “kalbimi için için sızlatan bir sızı” vardı ki, o sızı Ergenekon’dan da öteydi...Mustafa Balbay benim tanıdığım, dost gördüğüm bir meslektaşımdı...Mustafa Balbay’ın suçsuz çıkması için dua ediyordum, ancak bir taraftan da “tutuklu kalmaması için” elimden geldiğince çabalıyordum...Mahkemeyi etkilemeden, ancak dostuma el vermekten imtina etmeden...***Çünkü insanlık dostluktur...İnsan dostuna, “mahsun mahsun gülümseyen arkadaşı Mustafa’ya” birşey yaptığında yapabildiğinde kendini bir parça tatmin olmuş hisseder...Bir işe yaradığını farkeder...Dostluk ve arkadaşlık insanlıktır...Cennet ve cehennem hikayesinde geçenlerde anlattığım gibi, “yanındaki dostunu düşünmeyen insanın” cennette yeri yoktur...Onun gerçek mekanı cehennemdir...***Siyaset falan iyi hoş da insan önce “iyi” olmalı...Ben insanları “iyi insanlar” ve “kötü insanlar” olarak ikiye ayırırım...İyi insanlardansanız suç da işleseniz “iyi insansınız”dır... İyi olma özelliğiniz değişmez...Kötü insansanız, ne kadar iyi bir siyasi yolda olduğunuzu söylerseniz söyleyin, “kötü insan olma” özelliğiniz değişmez...Kötü olanlar, iyi olan yolları da kötü yaparlar...***Mehmet Haberal’ı pek tanımam...Ancak herkes, doktor olarak binlerce insanın hayatını kurtardığını anlatırlar...Yaptığınız iyilikler size iyilik olarak dönüyor...Yaptığınız kötülükler de kötülük olarak...O kadar Ergenekon tutuklusu arasında Mustafa Balbay’la Mehmet Haberal’ın CHP milletvekili adayı olması tesadüf değil...Yalnız bir şey var...Mehmet Haberal’ı Zonguldak’tan aday gösterdi CHP yönetimi...Ecevit’in Zonguldak’ından yani...O Ecevit ki Haberal’ın Başkent hastanesinden çıktığında “pek iyi değildi, çıktıktan ve eve gittikten sonra durumu iyileşti...”Belki tesadüftü bilemiyorum ancak bu konuda bir şaibe hafızalarda mevcut kaldı...Haberal’ın Zonguldak’tan aday gösterilmesi “şaka gibi...”***İBRAHİM TATLISES’İN İSMİNİ TAYYİP ERDOĞAN ÇİZMEDİ!..Bazı gazeteler, “İbrahim Tatlıses AKP’den adaylığını koydu... Ancak Tayyip Erdoğan Tatlıses’in adaylığını çizdi...” diye yazdılar dün...Gerçek öyle değil...İbrahim Tatlıses milletvekili olmak için AKP’ye başvurdu...Önceleri ne olacağı pek belli değildi...Sonra Tatlıses “kaleşnikofla” silahlı saldırıya uğradı... “Kaleşnikof”la niye silahlı saldırıya uğradı bilinmez...***Ancak Tatlıses bu saldırıdan sonra, tedavi için Almanya’ya gitti ve AKP’den milletvekili adaylığı konusunda pek “ısrarcı” olmadı...İlk günlerde onun sağlığını merak eden ve günde dört kez hastaneyi arayan Tayyip Erdoğan da, bu silahlı saldırıdan sonra, olayı belli bir miktar soğumaya bıraktı...Tatlıses Urfa’dan bağımsız millevetkili adayı olarak seçime giriyor...AKP’den listeye girmemesinin nedeni, Tayyip Erdoğan’ın isminin üstünü çizmesi değil...Sanıyorum karşılıklı bir görüş birliği sonucunda “bağımsız adaylık” gündeme geldi...Tayyip Erdoğan, İbrahim Tatlıses’in isminin üstünü çizmedi...Kayıtlara yanlış geçirmeyelim...
Onbeş aşındaydım...Bütün bir ilkokul, ortaokul ve lisenin ikinci yılının sonlarına kadar, hayatta en yakın dediğim arkadaşım Cihan’dı...Karşı apartmanın en üst katında otururlardı...Benden bir yaş büyüktü, bir sınıf öndeydi ve benim gibi o da Kolej’e gidiyordu...İlk misketi onunla oynamıştık...İlk kukalı saklambaçı onunla oynamıştık...İlk futbol maçımızda aynı takımda birlikte oynamıştık... İlk sinemaya da ailelerimizden ayrı onunla gitmiştik... Ailesi sıkı, kendisi mezbut bir çocuktu...Belliydi ki annemler, bu mazbut ve ailesi otoriter çocukla arkadaşlık etmemi özellikle istiyorlardı... Bu yolla beni daha rahat kontrol altında tutacaklardı...***Cihan’ın benden bir yaş küçük kız kardeşi vardı... Onu aile daha çok sıkardı...Annesi beni ikinci oğlu, oğluyla kızı arasındaki en yakın arkadaşları olarak severdi...Cihan’la herşeyi paylaşırdık...Kolej’deki hayatı...İlk gençliğe ve erkekliğe adım atmamızı...İlk sinemaları... İlk romansları...İlk aşkları... İlk maçları...İlk kızlarla flört maceralarını...***Benim kardeşim yoktu...Cihan’ın kızkardeş olduğu için, kardeşiyle paylaşacak fazla bir şeyi yoktu...İkimiz birbirimiz için kardeş gibi olmuştuk...Onbeş yaşımı sürerken, mahalleye dışardan gelen bir solcu, devrimci, çocuğun, bir süre sonra Cihan’la benim ayrılmamazın nedeni olacağını o günlerde hiç bilmiyordum...“Olgun, devrimci ve solcu” çocuk mahalleye geleli beri, ben de yavaş yavaş solcu ve devrimci dünyalardan etkilenmeye başlamıştım...Türkiye’de gençliğin her taraftan politize olduğu yıllardı o yıllar...Her hafta, Tandoğan Meydanı’nda sonlanan mitingler yapılır, sloganlar atılır, “Kahrolsun ve Yaşasın”la başlayan antlar içilirdi...Kızılay’daki Zafer Meydanı ve Atatürk büstü, kalkan yumruklar eşliğinde içilen andların son durağıydı...***O günlerde pek militan sayılmazdım...Ancak mitinglerde birikisinde “Kahrolsun faşizm” yazan pankartlardan taşıdığım olmuştu...Ben bunu taşırken, Cihan’ların alt komşusu olan bir Adalet Partisi milletvekilinin Fen Fakültesi’nde dekan olan karısı beni görmüştü...Gözleri faldaşı gibi açılmıştı...“Kahrolsun Faşizm” pankartını taşıyan bu genç Reha değil miydi?..”Hani annesinin babasının üzerine titrediği, Kolej’de okuttuğu, üst komşuları Cihan’ın en yakın arkadaşı, kendi kızının da servis arkadaşı Reha!..Olacak iş değildi...“Komünistler ve anarşistler görüyor musunuz ta nerelere kadar yayılmışlardı!!!”“Ülke elden gidiyordu... Komünizm geliyordu!..”Fakülte dekanı kadının ağzında bakla ıslanmamış, aynı gün Cihan’ın annesiyle babasına beni şikayete gitmişti...“Oğlunuzu Reha’yla arkadaşlık ettirmeyin... O komünist olmuş...”***15 yaşındaydım ve hiçbir şeyden haberim yoktu... Cihan’a “hadi sinemeya gidelim” diyordum...“Ben gelemem” diyordu...“Hadi maç yapalım” diyordum...“Ben yapamam” diyordu...“Tunalı Hilmi Caddesinde volta atalım” diyordum, “annem izin vermiyor” diyordu...Olacak iş değildi, ne ki “beni Cihan’la görüştürmeyeceklerini” aklıma getiremiyordum...Ben 15 yaşında “devrimcilik rüzgarlarından biraz etkilenmiş” bir çocuktum...Benimle niye görüştürmesinler di ki Cihan’ı... Olamazdı böyle bir şey...Bir gün nasıl olduysa Cihan’la ben aynı aynada bir futbol maçının içinde bulmuştuk kendimizi...Annesi büyük bir hışımla tül perdeleri açtı ve evlerinin penceresini ardına kadar açarak oğlunu çağırdı...“Cihaaan!.. Çabuk eve gel!..” O gün mahallenin bütün çocukları bitmemiş maçın ortasında koşa koşa eve giden Cihan’ın arkasından bakakalmışlardı...Besbelliydi artık...Cihan’ı bizimle görüştürmeyeceklerdi...Hayatımın ilk arkadaşı, benden bir hiç uğruna kopmuştu... Onu, hiçbir günahım olmadığı, sırf biraz solcu olduğum için ailesi benden koparmış, Cihan da bu kopartılmaya hiç ses çıkarmamıştı... Hayatımın ilk önemli hayal kırıklıklarından biriydi onbeş yaşında yaşadıklarım... Arkadaşlarımı “suçları ve günahları yoksa” hiçbir şekilde yarı yolda bırakmamaya o zaman and içmiştim...*****ARKADAŞIM FATİH VE ALMAYACAĞIM PARA!..Geçen Pazartesi gecesi Son Kale programında ilginç olaylar oldu ve dostum dediğim Ahmet Çakar’ın o satırlarından, program boyunca yanında durduğum Erman Toroğlu’nun o ifadelerinden sonra, programdan “vazgeçmeye” karar verdim...Bir türlü “Veda” edecektim programa...Öyle bir enerjiyle bir televizyon programı yapmak istemiyordum...Ne kadar rating alırsa alsın...Ne kadar para kazandtırırsa kazandırsın...İki gün önce de bu düşüncelerimi anlatan bir yazı yazdım...***Herşey içimden geldiği gibiydi, ruhumun sesini dinlemekteydim...Geresiz bulduğum polemiklere, anlamsız bulduğuk kavgaları, arkamda bırakıyordum...Ancak bir gece; iki gece, üç gece bir türlü “bir şeyi” armada bsırakamıyordum...Beni birşey rehatsız ediyordu...Bir türlü o rahatsızlığın yok edemiyordum...Dün sabah minik çocuklarım geldiğinde, içimdeki bu rahatsızlık yüzünden onları bile doya doya sevemeyince, durumu anladım...Herşey tamamdı, vedaya hazırlanıyordum...Ancak Kanaltürk’ün en tepe yöneticisi olan ve 11 yaşından beri okul ve mahalle arkadaşım olan Fatih Karaca aklıma geldikçe, bir türlü rahat rahat yürüyüp gidemiyordum...***Fatih, bu televizyon yönetiuciliği macerasında, ilk günden beri benimle çalışmak istemişti...Ne ben ona bir yamuk yapmıştım ne de o bana...Hiç istemediği bir durumla karşı karşıya kalmış, suçu günahı olmadığı bir olayda, byük bir krizin göbeğine düşmüştü...Ben yürüyüp gittimde “veda” ettiğimde kendimi anlatabilecektim...Ancak Fatih düştüğümü bu istenmeyen durumu ne kendisine ne başkasına anlatamayacaktı...Hayatta Mandela’nın söylediği çok doğruydu...“Bir şeyden vazgeçebilmek, kendini özgürleştirebilmek” demekti bu doğruydu...Ahmet Çakar’ın patronajı harekete geçirmeye yönelik satırlarına “Arkadaşı Reha Muhtar”ın yanıtları da olması gerektiği gibiydi...Ancak Ahmet Çakar’a anlatmaya kalktığım arkadaşlığı “Ben 40 yıllık arkadaşım Fatih Karaca’yı hiçe sayarak mı uygulayacaktım?..”35 yıl önce en yakın arkadaşım krarşısında duyduğum hayal kırıklığını, Fatih bana karşı duymayacak mıydı?..Demeyecek miydi, “Telefonda ona ‘benim için 6-7 hafta sabret ne olur dedim” beni dinlemedi ve gitti...”O bana bunu yapsaydı, davranışında ne kadar haklı olduğunu bilsem de, içimden bir şey kopup gitmez miydi?..Giderdi...***Gideceği için, arkadaşımı 6 hafta için satmayacağım için, onu yarı yolda, ya da istemediği bir durumda bırakmayacağım için, bitmekte olan sezonun sonuna kadar devam edeceğim...Dün “40 yıllık dostum ve arkadaşım” dediği Reha Muhtar’ın onun için onun yanında kaldığını göstereceğim... Ancak bir tek şartla...Son Kale programına çıkmak Fatih Karaca’ya bir arkkadaşlık borcumdur...Bu 6 ya da 7 program için tek bir kuruş para almayacağım...Arkadaşlık para için yapılmaz...Bu profesyönel bir karar değil...Arkadaşlık için verilmiş bir karar...Bir kuruş para almayacağım, sezon sonuna kadar...Bir dostluk ve gönül tezahürüdür...Ne rating ne de para için bu Pazartesi bu programı yapmam demiştim...Okuyucuma, izleyicime sözümü bozmam...İzleyicinin sezon sonuna kadar programı izleme hakkına saygı duyarak...Küssem de, küsüp gitme şımarıklığına düşmeyerek...Kamunun izleme hakkına saygı göstererek...Ancak bunlar karşılığında, tek bir kuruş para almayarak...Görevimi sürdüreceğim...Son Kale’nin yarın “sosyal sorumluluk projesi çerçevesinde, para almayacak moderatörü olarak” bulunacağım..PROGRAM PARALARIMI ENGELLİ SPORCULARA ÖDEMELERİNİ İSTİYORUM!..Sezon sonuna kadar altı ya da yedi program var... Bu programların paralarını, sadece almamak insanların haber alma hakkına saygı göstermlek, iş ahlakı ve arkadaşlık sorumluluğu gereği almamak yetmez diye düşündüm...Madem ki, Erman Toroğlu ve Ahmet Çakar’ın “kavga etmelerini” istemediğim bir tartışmayı engellemeye çalıştığım için bu tartışma çıktı...O zaman bu olay “hayırlara vesile olmalıdır...”Prdogramlar karşılığı almayacağım paraların hepsini, Kanaltürk yönetiminin, “engelli sporculara, tekerlekli sandalya ve aletler alabilmeleri” için bu parayı engelli sporcular vakfına vermeli...Türkiye Engelliler Spor ve Eğitim Vakfı(Teysev), engelli insanrlarımızın ihtiyaçları olan aletleri sağlayarak, onların spor yapmalarına uğraşıyor...Bu kadar kutsal bir uğraş için mücadele eden derneğe vereceğim, Toroğlu ve Çakar tartışması sonunda almaktan vazgeçtiğim program paralarını...***Hiç olmazsa incir çekirdeğini doldumayan bu boş tartışma, anlamlı bir hizmete vesile olur...Birkaç engelli sporcumuz, o program paralarından belki bir tekerlekli sandalyenin, belki de bir protez bacağın sahibi olur...İncir çekirdeğini doldurmayan tartışma, belki bir protez bacak olup, engelli bir insanın ruhunu doldurur...Dün bu kararı verdiğimden beri, Mina ile Poyraz’a daha bir sıkı sarılmaktayım...Onların gözlerinde de bir değişklik var sanki...Gözlerinin içiyle gülüyorlar gibi geliyor dün sabahtan beri bana...*****
Oniki yıl önceydi...Show Haber ratingleri kasıp kavuruyordu...Kanalda Genel Müdür Murat Saygı, yapacağı star transferler öncesi bana telefon ederdi:-”Akşama İbrahim Tatlıses’le buluşacağız... Bize bir dizi yapmasını istiyoruz... Sen de gel... Haberlerin bitiminde başlayacak diziye, haberden dolayı yüksek ratingle gireceklerini, sen söylersen bize daha kolay gelmesini sağlarız...” derdi...Starlarla transfer buluşmalarına beni de götürmek adettendi...Bir gün Program Müdürü Meliha Varol telefonla beni aradı...-”Reha Bey, birazdan Uğur Yücel gelecek... Onunla çok güzel bir televizyon projesi yapmak istiyoruz... Haberlerden hemen sonra başlayacak... Ancak onu ikna edemiyoruz... Siz o geldiğinde bana bir uğramış gibi yapsanız da, onu ratinglerin yüksekliğiyle ikna etsek...”“Peki Meliha...” dedim “Yaparız...” ***Yarım saat sonra Meliha’nın bir üst kattaki küçücük camekan kaplı odasına girdim...Kırlaşmış saçları dağılmış derin bakan, ancak fazla konuşmayan bir adam vardı karşımda...Genelde Meliha Varol’un karşısında en sempatik halleriyle oturan sanatçılar gibi değildi...Huzursuz ve biraz mutsuz duruyordu Uğur Yücel...“Reha Bey...” dedi Meliha gülerek, “Uğur Yücel’i ikna edemiyoruz... Sizin ratingleriniz yüksek... Onu bu kanalda, nasıl bir ratingin beklediğini bizzat siz anlatsanız...”Uğur Yücel’le konuşmaya başladım başlamasına, ancak hemen farkettim ki Uğur Yücel fiziken orada olsa da, ruhen orada değil...***Biraz konuştuktan sonra ne söyleyecek diye bekledim...“Ben” dedi, “Kendimi o havada hissetmiyorum... Heyecanlanmıyorum...”Bunları söylerken darmadağınık saçlarını parmaklarıyla iyice karıştırdı...Çok şaşırmıştım...Ona iyi bir para teklif ediliyordu...Rating alacağı da hemen hemen kesindi...Yayın desteği verilecekti...O ise uzaklara bakıyor, derin derin, heyecansız bir tonda bu işin pek de olamayacağını izah etmeye çalışıyordu bize...Hiç üstelemedim...Ancak odadan çıktığımda içimden şöyle geçirdim:“Adama bak ya... Her şey var... Hala ‘İçimden gelmiyor... Beni heyecanlandırmıyor...’ diyor...”***Bu olayı belki Uğur Yücel unuttu, ancak ben hiç unutmadım...Bir insanın hayatta her şey verilirken “vazgeçebilme iradesinin yarattığı gücü” orada farkettim...Görüşme yaptığım onlarca sanatçıyı unuttum, Uğur Yücel’in o tavrını bir türlü unutamadım...O gün onu anlayabilmiş miydim sanmıyorum...Ancak şok olmuştum onun farkındayım...***Pazartesi gecesinden bu yana, televizyonda yaşadığımız bir olay gündeme oturdu...Bir televizyon programındaki “yaklaşım farkından” çıkan sorun, gazete köşelerinde ve tüm internet sitelerinde büyük bir tartışmaya dönüştü...Ben köşemde ilk gün özelilkle yazmadım bu konuyu...Ancak arkadaşlarım bunu gazete köşelerine taşıyınca, ben de kendimi anlatmak zorunda hissettim...Neyse...Tartışma oldu...Bitti mi bitmedi mi bilmiyorum, ancak dün öğle saatlerinde kanalın spor direktörü Serhat telefon etti, “Abi buluşalım... Pazartesi programında ne yapacağımıza karar verelim...” diye...Kanal yönetimi elbette programın kaldığı yerden devam etmesini arzuluyor...Başta patronlar Akın ve Tekin İpek kardeşler olmak üzere; Fatih Karaca ve Ayhan kardeşlerim muhteşem bir olgunluk, parmak ısırtacak bir kriz yönetimi başarısı gösterdiler...Son duyduğumda, hep beraber bir öğle yemeği düzenlemeyi düşünüyorlardı...***Öyle yemeği olacaksa elbette gideceğim...Ne ki dün ben taa Uğur Yücel’le o küçücük odada 12 yıl önceki karşılaşmamıza giden uzun bir “içsel yolculuğa çıktım...”Nelson Mandela Güney Afrika’daki ırkçı rejime karşı, yaklaşık 30 yıl hapiste kalmaya nasıl katlandığını soranlara şu yanıtı vermişti:“Beni hapse atanların elinden, dışarda yaşayabilme özgürlüğümden vazgeçebileceğimi gösterdim... Onların en önem verdiği şeyden vazgeçebildiğiniz zaman, ellerindeki en büyük silahı alırsınız... Ve siz o zaman kendi içinizde gerçekten özgürleşirsiniz... Özgürleşebilmek için vazgeçmeyi bilmeniz gerekir...”***Uğur Yücel’den Nelson Mandela’ya uzanan içsel yolculuğumun virajlarında şu düşünceler aktı beynimden:“Televizyon programındaki yaklaşım farkımız neydi Erman Toroğlu ve Ahmet Çakar’la... Ben onların Bülent Uygun’la kavgaya varabilecek tartışmalarını istemiyordum... Bu riski almak istemediğim için, soruları ben sorayım, o cevaplandırdıktan sonra, yorumcular kendi aralarında tartışsınlar istiyordum...”Televizyon programlarında konuklarla zorunlu hallerde arada bir tartışsanız da esas olanın, “kesinlikle kavga etmek olmadığını” ona evinize gelmiş bir misafir gibi davranarak, ondan bilgi almak gerektiğine inanıyordum... Tartışmayı programın kendi yorumcuları yapmalıydı...Televizyona çıkan konuk “hizaya sokulmak için televizyona çıkmıyordu...”***Böyle düşündüğüm için, görüş farklılığı yaşamış, olay büyümüştü...Şimdi herkesin ilgisi programın üzerindeydi...Herkes “son raundda ne olacak” diye ellerini ovuşturmuş bekliyordu...Pazartesi gecesi yayınlanacak Son Kale’de...Reha Muhtar ne yapacaktı?..Ahmet Çakar nasıl davranacaktı?..Erman Toroğlu hangisine gider yapacaktı?..Ercan Saatçi’nin tavrı bu olaylara ne olacaktı?..Bir boks maçını izlemeyi bekler gibi bekleyecekti seyirci...Ratingler tavan yapacaktı...Herkes iyi kötü bu programı konuuşacaktı...Herhangi bir televizyoncunun arayıp da bulamadığı bir fırsat karşısındaydı...***Pazartesi geceki programın ertesi günü öğle saatlerinde çok güvendiğim bir kadın dostumla sohbet ediyordum:“Programı reklam arasından sonra nasıl kesebildin?..” diye sordu...“Eski Reha Muhtar olsa o programı kesmezdi... Çünkü aranızdaki tartışma saatlerce sürer, ratingler de hiç düşmezdi... Herkes beklenti içindeydi... Ancak sen ratinglerden vazgeçtin ve programı kestin... O anda programın tavan yapacak ratingden, göreceği ilgiden, herkesin konuşacağı bir tartışmadan vazgeçebilmek çok büyük bir güç...” dedi...Sonra döndü bir daha sordu:“Eskiden olsa o programı keser miydin, yoksa devamını sağlar mıydın?..”Geçmişe daldım gittim o soru gelince...Uğur Yücel’le Meliha’nın küçücük odasındaki sohbetimiz gözümün önüne geldi...“Adama bak yaa...” demiştim, “Her şey var... ‘Ben heyecanlanmıyorum...’ diyor...”***“Geçmişteki Reha Muhtar o programa devam ederdi...” dedim... “Şimdiki etmiyor... Çünkü incir çekirdeğini doldurmayacak daha çok egoların savaşacağı bir tartışma beni heyecanlandırmıyor...”Dün Ahmet Çakar’a ve Erman Toroğlu’na yazdığım notlardan ve yazılardan sonra, içimde gerçekten ikisine karşı da en ufak bir kırgınlık yok...Belki bugün, belki yarın belki de çok kısa bir süre sonra yemekler yiyeceğiz onlarla...Güleceğiz eğleneceğiz...Fakat ben, o çok rating alacak tartışmayı yapmayacağım bu Pazartesi gecesi...Erman’la Ahmet nasıl olsa Cumartesi ve Pazar geceleri programlarını yaparlar...Onların bir kaybı olmaz...Bana gelince...Ben “vazgeçtiğim” için zaten bir kaybım yok...Ne diyordu hapiste geçen yıllarda nasıl sabrettiğini soranlara Nelson Mandela:“Eğer bir şeyden vazgeçebiliyorsanız, onun sizi tutsak etmesinin de önüne geçersiniz... Evrenin en büyük özgürlüğü o vazgeçilmezden vazgeçip, gerçek özgürlüğe ulaşmaktır...”
Pazar günü gazetevatan.com‘da gördüğümde, “Aman Allahım hemen harekete geçmem lazım...” dedim “Teyzem Latife kitabı, inanılmaz ifşaatlarla dolu... Bir gecede kitabı bitirip, Mustafa Kemal’i Latife Hanım’ı ve Atatürk’ün Fikriye’den biyolojik oğlu olduğu artık kesine yakın ifade edilen Abdurrahim Tuncak’ın hayatını yeni baştan gözden geçireyim...” dedim...***Sanıyorum ki, Mehmet Sadık Öke’nin, tarihçi Fatih Bayhan’la yazdığı ve çok önemli ifşaatlarda bulunduğu, “Teyzem Latife” kitabı, ertesi günkü gazetelerde büyük olay olacak, herkes birşeyler yazacak...Rahatsız oluyorum ki, pazartesi benim yazı günüm olmadığından ben, bu yeni kitapla ilgili çarpıcı sözleri, analizleri okuyucularıma geç aktaracağım...Zavallı ben... Türkiye’nin medyası ya da matbuatıyla ilgili ne kadar safım ben hâlâ...***Söylendiği gibi 8 yaşındayken değil, kendini bildi bileli, Zübeyde Hanım tarafından Akaretler’deki evde yetiştirildiğini söyleyen, Abdurrahim Tuncak, Atatürk’le Latife evlendiğinde, Latife’nin babasının isteğiyle İzmir’e alınıyor... Orada kalıyor...Ne zaman ki Atatürk’le Latife ayrılıyorlar, Abdurrahim Tuncak tekrar dönüyor...“Teyzem Latife” kitabında bütün bulgular Abdurrahim Tuncak‘ın Atatürk’ün Fikriye ile olan birlikteliğinden olan biyolojik oğlu olduğu üzerinde düğümleniyor...***Bu kadar ifşaatı içeren bir kitap Latife Hanım’ın öz yeğeni tarafından yazılmış, piyasaya çıkmış...Bu olayı tarihçilere sormayacak mısınız?..Gerçeklere bir adım daha yaklaşıp, tarihi yerli yerine oturtmaya çalışmayacak mısınız?..Doğruysa Atatürk’ün Fikriye’den bir oğlunun olması, Latife Hanım’la bu gerçeğin gölgesinde evlenmiş olması, bir magazin malzemesi midir yoksa tarihi aydınlatacak önemli bir bulgu mudur?..Ülkeyi kuran ve kurtarıcı olarak bellenen önderinin biyolojik çocuğunun olup olmadığını merak dahi etmeyen, bu yönde yazılmış kitapları, en özel kitkapları bile manşete çekip gerçeği sorgulamayan bir “medya” gerçekten bir medya mıdır?..Ya da Türkiye’deki basına gerçek anlamda bir “matbuat” denebilir mi?..***Hiçbir zaman, Türkiye’deki medyayı yönetenlerle “Aynı düşünmedim... Aynı olayları önemsemedim?.. Aynı olayları önemsiz görmedim...” Yıllarca önemsediğimiz olayları “magazin” diye ucuzlatmaya, itibarsızlaştırmaya çalıştılar...Gerçeklerin üstünü örten, anlamsız güç ve iktidar kavgalarının vasatlıkları ve grilikleriyle dolu hayatı “haber” diye gösterdiler...Onun için televizyon haberleri izlenmedi...Onun için gazeteleri okunmadı ve satmadı...İnsanları magazin yapmakla suçlarken, magazin programlarının yapmadığı reytingi, haber programlarının magazin yaparak nasıl aldığı sorusunun cevabını düşünemediler bile...***Şu kadar gazetecinin ve medya ordusunun içinde, Atatürk‘ün biyolojik oğlu olduğu söylenen Abdurrahim Tuncak’la hayattayken tek röportajı da, onların yıllar yılı magazinci buldukları, akılları sıra küçümsemeye çalıştıkları Mete Akyol yaptı iyi mi?..Atatürk’ün Latife Hanım‘la evlenmeden önce, Fikriye’den olan öz oğlundan bahsediliyor...Çocuğun Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım tarafından bebekliğinden itibaren Akaretler’deki evde bakıldığı iddia ediliyor...Abdurrahim Tuncak, Atatürk’e benzerliğiyle, insanları hayrete düşürüyor...Bizim medya, “CHP’de kim liste dışı kalmış”, sadece onu manşetlerde tartışıyor...Liste dışı kalan sizlersiniz arkadaşlar, hâlâ farkında değil misiniz?..*****YAŞAMIN ŞİFRESİNİ BULDUĞUNUZ AN!..Pazar sabahı 7’de kalktık...Oyunlar oynadık, kahvaltı yaptık...Öğlen Mina’yla Poyraz’ın uyku saati geldi, uyumaya çıktılar...Ayşe Nazlı’ya kolay kolay yürüyüş veya spor yaptıramıyorum...Spor için o kadar muhteşem bir vücudu varken, yapacağı her sporda mucizeler yaratabilecekken, o bilgisayar ve televizyon manyağı olmuş durumda...***Her pazar en azından öğle yürüyüşü yapıyoruz onunla, ancak baktım bu pazar mutlaka bir sinemaya gitmek istiyor...Bebekler yattı, arabaya atladığımız gibi Kanyon’a gittik...Pazar sabahı 12 suları ve film arıyoruz...Düzenim değiştiği için, aylardan beri vizyona yeni giren filmleri haftası haftasına izleyemiyorum...Cinebonus’taki çocuğa “Nathalie Portman’ın filmi oynuyor mu hâlâ?..” diye sordum...Çocuk “4 hafta önce kalktı vizyondan o film” dedi...Ayşe Nazlı, Alacakaranlık Kuşağı türü bir film istiyor, ancak onun istediği film geç başlıyor, bizse sinemaya gireceğiz, filmi izleyip, alelacele birşeyler atıştırıp, eve döneceğiz...İki saat hep birlikte olup sonra, üç çocuğumu iki ayrı eve yolcu edeceğim...***Cinebonus gişesinde görevli çocuk, “Yaşam Şifresi filmine girin... Cuma günü geldi... Çok güzel bir film...” dedi...“Sen gördün mü?..” dedim...“Hayır” dedi, “Biz yeni gelen filmleri birinci haftanın ortasında izliyoruz... Bu film evvelsi günü vizyona girdi...”Yaşamımın düzeni değişti...Üç çocuğuma hafta sonları kendi başıma bakmak, kendi iletişimimi kendim sağlamak durumundayım şimdi...Gazete yazıları ve televizyondaki spor programlarına, ek yeni yaşam tarzı çalışmalarını ekledim...Quantum, NLP, nefes, bioenerji makinesi, meditasyon, hipnoz seansları, günlük uzun yürüyüşler, yoga seansları üzerine çalışmalar derken, Digitürk’teki filmlerden, maçlardan ve okumalar yaptığım kitaplardan fırsat bulup, vizyona giren filmleri izleyemiyorum son zamanlarda...Gireceğimiz, Yaşam Şifresi (Source Code) isimli filmle ilgili hiçbir önbilgim yok...İki arada bir derede zar zor yarattığım iki saatlik süreyi de “beş para etmez bir filmle” harcamak istemiyorum...Tanrı böyle durumlarda size yardım ediyor...Evrenin güçleri sizin yanınızda hareket ediyor...Filmin yarısında ara verilince, Ayşe Nazlı’ya döndüm, “Yavrum bu film daha şimdi başlamadı mı?..” deyiverdim...O kadar tempolu, zamanın nasıl geçtiğini farketmediğiniz bir film “Yaşam Şifresi...”***Afganistan’da savaşan bir yüzbaşı, öldüğünden habersiz, bir süre sonra patlayacak Şikago banliyo treninin içinde bir başka yolcunun kimliğinde buluveriyor kendini... Karşısında sımsıcak güzellikte muhteşem bir kadın var...Yüzbaşı aslında ölmüş...Onu Hava Kuvvetleri, terörist faaliyetleri durdurabilmek için “Yaşam Kodu” isimli bir bigisayar programıyla, o saldırıda ölecek bir bedenin içinde 8 dakika önce olay yerine gönderiyor...Amaç bombayı kimin koyduğunu yüzbaşıya buldurtmak ve sonrasındaki eylemlerin önüne geçmek...Ölmeden önce, babasıyla sert bir tartışma yaşamış olan yüzbaşının ise tek bir dileği var...“Babasıyla telefonla konuşabilmek...”Yaşam Şifresi makinesini yapanlar, buna izin vermiylorlar, çünkü yüzbaşı fiilen ölmüştür...Sadece bir başkasının bedeninde yaşayabilmektedir...O da ancak bombalama eylemlerini durdurabilmek amacıyla...***İçinde quantum var, zeka var, akıl oyunu var ve bilimin yeni açıldığı pencereler var...Müthiş bir tempo ve duygusal insani motifler eşliğinde...Tek isteği babasıyla konuşmak olan binbaşı, sonlara doğru bir şey daha talep ediyor...Onu Sean zanneden ve trende karşısında oturan dünyalar güzeli sımsıcak Christina’yı ölmeden kurtarabilmek...Zamanı ve hayatı tersine çevirebilmek...Yaşam kodu, bizzat insanlığın yaşam sihri oluyor bir süre sonra...Babayla oğulun konuşma sahnelerinde ağlamazsanız bu filmde, “Issız Adam’da ağlamışsınız” ne fayda!..
Gündüzü geceyi beraber geçirdiğim bir arkadaşımdı Can Tanrıyar... O her gece gezerdi de, arada bir ben eşlik ederdim, öyle diyeyim...Sonra aramıza karakedi girdi...Uzun bir süre konuşmadık...Bir ara düzelir gibi oldu, bu sefer yine başka bir olay araya girdi, tekrar “düşman kamplara” bölündük...Öyle böyle değil, yıllarca gece gündüz beraber olduğum insandı Can...Sonunda ayrı gayrı bitti, eski duygusallık ağır bastı ve kopukluk bitti...***Yakın arkadaşlıklar koptuğunda hiç konuşmuyor görüşmüyorsunuz, ancak barıştığınız, görüştüğünüz ilk seferde, sanki hiçbir şey olmamış gibi kaldığınız yerden devam ediyorsunuz...Geçen gece Eylül Deniz‘in şiir kitabını aldım onu yolcu ederken, baktım Petek‘le Can yandaki masada arkadaşlarıyla sohbeti koyulaştırmışlar...“Gel abi otur, hiçbir yere bırakmam...”Can‘la böyle geceleri bilirim...Gece 9-10 gibi başlar, sabah 5-6 gibi sona erer...Baktım; Can eski Can, fakat Reha eski Reha değil...Neyse oturdum sohbet gittikçe koyulaşıyor, Can SHOW TV‘deki sihirbazlıklarımızı anlattıkça anlatıyor Petek’e ve masadakilere...***Petek cin gibi kız, akıllı mı akıllı...Böyle konuşmaları biliyorum, konu döner dolaşır bir süre sonra benim zirvede olduğum halde televizyon haberlerini niye bıraktığıma gelir düğümlenir...Bu konuşmaların tehlikesini bildiğimden, durmaksızın başka mecralara sokmaya çalışırım sohbeti...Fakat Can’ın “televizyon sihirbazlıkları” üzerine konuşmasını başka mecraya çevirmek mümkün değil...Petek de Can’dan aldığı pasla, konuyu dönüyor dolaştırıyor “Televizyon haberlerini niye bıraktınız?..”a getiriyor...Sonunda baktım olacak gibi değil...“Bak sevgili Petek’ciğim” dedim, “Akıllı ve güzel bir kadınsın... Kadınlar hayatı erkeklerden daha iyi okurlar... Bu masadaki erkeklere değil, sana söyleyeceğim, çünkü sen anlayacaksın biliyorum...”***Yüzüme dikkatli dikkatli bakmaya başladı...“Günde 24 saat çalıştığım televizyon haberlerini bıraktığım tarihte günde iki paket sigara içerdim” dedim ve devam ettim:“Artık tek bir nefes bile almıyorum sigaradan yıllardır... Viskiydi şaraptı, meyhaneydi, gece kulübüydü derken, Can’la uzun eğlenceli geceler geçirirdik...Yıllardır içki içmiyorum, geceleri orda burda duman altı, alkol üstü olmuyorum!..Yaşamımda televizyon dışında hiçbir şey yoktu, günler ve geceler boyu sadece televizyonu, haberleri ve programları düşünürdüm...Ne eşim, ne çocuğum kimsecikler bulunmuyordu yaşamımda...Oysa bu süre zarfında üç tane dünya güzeli yavrum oldu...Günde birbuçuk saat yürüyüş yapıyorum, içtiğim 10-12 kahvenin yerine, oksijen çekiyorum...Yazılar yazıyorum, televizyon programları yapıyorum...Şimdi, kariyer düşkünü bir erkek olarak değil, bir kadın olarak söyle bana...Hangisi daha verimli bir yaşam görünüyor gözüne?..”***O yine ısrar etti televizyon haberlerine dönmemi...Biraz daha lafladık, sohbet ettik, keyif yaptık...Kalkmak için izin istediğimde Can Tanrıyar “Nereye gidiyorsun abi” diyordu...Eskiden olduğu gibi hiç bırakmaya niyeti yoktu beni...Petek’in desteğini aradım ve buldum.“Çocuklar yarın geliyorlar saat sabah 9’da... Ancak 1.5 gün görebiliyorum onları bütün bir haftada... Geç kalıp yarın geç uyanmam mümkün değil kardeş...” Can ısrar ediyordu...Ancak Petek anladı...Artık kalkmam gerekiyordu!..*****KAŞINTI VE SİVRİSİNEKHayatta iki tip insan ve dolayısıyla iki tip de yazar vardır... Birincisi “kaplan” gibidir, yırtıcıdır ve cepheden korakor savaşır...Mertçe polemiğe girer, söyleyeceğini söyler, edeceği lafı eder, noktayı koyar...Kazanır kazanmaz, ikna eder etmez, yener yenilir önemli değil...Onların ne olduğunu bilirsiniz...***İkinci tip insanlar ve yazarlar sivrisinek gibidirler...Durur durur, kendi kendine kaşınır, siz uyurken vızıldayıp ısırır...Isırması onun sivrisinekliğini göstermesinden başka hiçbir şey ifade etmez...Bıçakla makarna yiyip kendini gusto yazarı zannedenler bu tiptendir...Gerçekte “had safhada ödleklikten muzdarip” tipler de sivrisinek gibi “küçük ısırıklarla” tatmin olmaya çalışırlar...Büyük olmak aslında, büyük denizlerde yüzmesini ve gerekirse ölmesini bilecek derecede asil olmak demektir...Oysa sivrisinekler bataklıkta ürerler...Orada da tükenir ve giderler!..*****ARDA’YI SATMAK AYIPTIRDemokrasilerin görünmeyen etik kuralları var... Bunlardan biri de yeni yönetime “Ülkeyi ya da kulübü yönetme hakkını vermek...”Adnan Polat ve arkadaşlarını kongre üyeleri, “idari yönden aklamadılar...”“Sizin yönetiminizi ibra etmiyoruz!..” dedi kongre üyeleri...Bunun üzerine Polat mahkemeye gitti...Mahkeme mali ve idari açıdan ibra biçimini geçerli görmedi, kararın yürütmesini durdurdu...Kararın yürütmesinin durdurulması, mali kongre üyelerinin yönetimi “idari yönden ibra etmedikleri” gerçeğini değiştirmiyor...Ve şimdi, esasen üyelerin çoğu tarafından, idari yönden başarısız bulunan Adnan Polat ve arkadaşları, seçimlerden hemen önce alelacele Galatasaray Kulübü‘nün futbol takımının en büyük asetini elden çıkarmaya hazırlanıyor...***Arda bir İspanyol kulübüne satılabilir...Kiralanabilir veya satılmaya da bilir...Bunun kararı Galatasaray’ı yönetecek olan yeni Başkan ve Yönetim Kurulu’nun...Belki yeni gelen Başkan cebinden 100 milyon dolar çıkartacak ve ne pahasına olursa olsun Arda’yı satmayacak...Belki bir başka kulübe kiralayacak ve kira geliriyle yetinip, ileride Arda’dan yararlanmayı düşünecek...Belki de başka bir kulübe “daha yüksek fiyatlarla satmayı” deneyecek...Her ne yaparsa yapsın Galatasaray’ın kaptanı üzerindeki tasarruf, Galatasaray kongresinde seçilecek ve Galatasaray’ı yönetecek yeni yönetimin olacak...***Adnan Polat ve arkadaşları, niye yangından mal kaçırırcasına Arda’yı satmaya çalışıyorlar?..Kongre büyük olasılıkla 14 Mayıs‘ta yapılıyor...15 gün bekleyip, Arda’nın satış insiyatifini seçilecek yeni yönetime vermek, etik açıdan daha demokratik, ahlaki açıdan daha ilkeli bir tavır değil mi?..Arda’dan elde edilecek parayı acele bir yerlere mi yatırmak sözkonusu bilmiyorum...Ancak seçilecek yeni yönetime ve Galatasaray’a ayıp edildiğini düşünüyorum...***Bir ayıp daha var Galatasaray’da önceki akşam yakın bir dostumun bana aktardığı...Ünal Aysal, Galatasaray’a Başkan olmak üzere görüşmeler yapıyor... Galatasaray’da yıllardır akil adamların istediği bir Başkan adayı vardı...Galatasaray’ın eski ikinci başkanı Ali Dürüst...Dürüst, bütün telkinleri bugüne kadar elinin tersiyle itti, “Herkes isterse olurum... Yoksa Galatasaray’da bir rekabete girmem” dedi...Önceki gece gördüğüm Galatasaray yönetimlerinde görev yapan dostum, “Ünal Bey, Ali Dürüst’ü ikna edemedi...” dedi...“Nasıl yani Ali Dürüst illa Başkan mı olmak istiyor?..” dedim...“Hayır” dedi, “O ikinci başkanlığa razı geldi... Ünal bey, Hayrettin Kozak’a İkinci Başkan’lık sözü vermiş... Ali Dürüst’ün yönetici olarak girmesini istiyor...”“Bana bu teklifi yapsaydı ayıp sayar ve masadan kalkardım...” dedim...“O da öyle yaptı zaten...” dedi...***Futbol yöneticiliğinde kariyerist duygularım hiç olmadı... Ancak istenmediğimi hissettiğim yerde de hiç durmadım...Açıkça fikrim şudur:Ali Dürüst gibi şu anda Galatasaray’ın harcı olacak Başkan pozisyonundaki bir yöneticiye, Galatasaray’da son görev yaptığı ikinci başkanlığı bile esirgemek, nazikçe “seni yönetimde istemiyoruz” demek...Ünal Aysal‘ı nazik bir insan olarak gördüm...Bu işlerde, insanları yalan yanlış ‘dolduran’ çok olur dikkatli olsun...Kimsenin ikinci başkanlığına sözüm olmaz, ancak Ali Dürüst‘e yapılan ileride, kendisine döner...Nereden bildiğimi sormasın, Beşiktaş‘tan biliyorum...Üzerinden çok zaman geçti, söylemeyeyim yine muhatapları pazar günü üzülmesinler!..Ancak, Ali Dürüst‘e ikinci başkanlığı vermemek demek, onu Başkan yapmak demektir...Bu pazar günü bu gerçeğin bilincinde olmakta yarar var...*****EYLÜL DENİZ’DEN; “SENDEN SONRA TUFAN...”“Tatlı Reha, Diğer yarını bulmak dileğiyle...” demiş yeni çıkan kitabının başına ve eklemiş o ünlü sözü:“Hayat sen başka planlar yaparken, Başına gelenlerdir...”Sanıyorum Eylül diğer yarısını bulduğuna inanırken, “yarım kaldığına inanıyor” bugünlerde...Yarım kalan bir aşk hikâyesinden inanılmaz şiirler çıkarmış...Adı yaşadıkları gibi; “Yarım...”***Senden Sonra Tufan diye bir şiiri var...Bu pazar günü sevenler, sevmesini bilenler ve sevmiş olanlar için seçtim...Keyfine varın bu güzel şiirin;***“Bir hevese bir sevda kurban edilirse sevdiğimHiçbir günahı bağışlatmazmış masumiyetUsulsüz bir ayrılığın kurak soğuğunda kanıyorsa eğer tenGidenden başkasına geçit vermez!..Ruh üzülünce beden ağlarmış derdinRuh ve beden üzülünce ölen kalbi söylemedin.Sana olanca varlığımla battım.Senden sonraydı sevdiğimGözlerimde unuttuğun bu sahipsiz utancı tek başıma taşıyamadım.Ve bedenimden geçti tüm mevsimlerin dehşetiSen hiç bilmedinYüzümden döktü yapraklarını güzRüzgara elletmedim.Sevdiğim!!!Tüm aşkların öcü için, alınmış can gibiyim.”
Annem çocukluk ve gençlik yıllarında sanki çok ders çalışırsam matah birşey olacakmışım gibi, üzerimde devamlı “ders çalış” biçiminde psikolojik baskı uygulardı... O çalış dedikçe bana iyice çalışmazdım... Gittikçe psikolojik baskıya karşı, yöntemler geliştirmiştim...Onun söylediği saatlerde ders çalışmıyor, kafama estiğini yapıyor, sonra gecenin geç bir saatinde masa ışığını yakıp, sessizliğin sükuneti ve derinliğinde okumalar yapıyordum...Daha lisedeyken, yarımdan birden önce yatağa yatmamaya başlamıştım...***Sabahları saat 7’de, uykumu almamış, zar zor yataktan kaldırıyorlardı beni...Güne lanet okuyordum... Keyfini yaşayamıyordum, güneşi hissedemiyordum...Gecenin sükuneti ve sessizliğinde yaptığım okumalar, annemin psikolojik baskısında okul dönüşü ders çalışmaktan, kesinkes daha iyi geliyordu ruhuma...İlk gençlik alışkanlığı, üniversitede ve sonrasında artarak devam etti...Üniversitede gece ikilere kadar kalmalar ve çalışmalar başladı...TRT‘de pazartesi geceleri Ateş Hattı‘nı yaptığım yıllarda, bütün Ateş Hattı ekibi, pazar gecesi pazartesi sabahına kadar, eski yönetim kurulu odası olan geniş odada çalışırdık...Sabaha karşı dörtte beşte birileri koltuklara sızar kalırdı...***Ben 5’te 6’da eve gider öğlen dönerdim TRT‘ye...Gece yaşamanın, gece üretmenin, yaratmanın daha “sanatsal olduğuna” kanaat getirmiştim...Bütün büyük yaratıcılar, gece çalışmaz, gece yaşamazlar mıydı?..Devlet memuru muyduk ki biz sabahın köründe çalışmaya başlayacaktık?..Yaratıcıydık biz, monoton işte çalışan herhangi biri değil!!!***Hayat kendi kafanızda yarattığınız formüllere inanıp, o formüllerden tetiklenen şizofreniyi yaşama biçimidir genelde...“Sigara içmezsem kafamı toparlayamıyorum...”“Sabahları bir kahve içmezsem uyanmam mümkün değil...”“Ben sabahları değil, geceleri yaşarım...”“Kahvenin yanında sigara içmezsem, kahveyi içemem...”“Biraz içmezsen, yaratacılığını ortaya koyamazsın...”“Yemekten sonra köpüklü bir kahveyi höpürdetmezsen, yemeyi bitirmiş sayılmazsın...”***Bunları kendimiz söyledik, kendimizi inandırdık, inandırdığımız şeye, etraftan örnekler yaratıp teoriler geliştirdik...O teorilerden pratikler, o pratiklerden de evrensel yasalara hükmettik...Bu NLP denilen iletişim mucizesinin profesyonel sertifikasını alacağım Metin Çınaroğlu kardeşimle çalışıyorum ya...Aniden benim bu gece çalışmalarını “sabaha” kaydırmaya karar verdik...***Uzun zamandır içki içmiyorum, sigara içmiyorum, gece geç saatlere kadar oralara buralara takılmıyorum...Peki niye o zaman, yoğun çalışmalarımı “sabahın gün ışığıyla birlikte, güneşi vücudumun hücrelerinde hissederek, yoğun çalışmayı gerçekleştirmiyorum...”Ne durduruyor beni?..Sabah günün bütün güzelliğini hissedecek biçimde erken kalkıyorum...Neden bir çocukluk “kaçış”ının psikolojik baskısını etkisini yaşam boyu üzerimde taşıyayım ki?..“Yazıyı akşamın karanlığında yazmak, beni daha fazla konsantre ediyor...” Böyle bir şey yok...Sabah üstelik daha keyifli yazıyorum ve melankolik olmuyorum...***51 yaşındayım...Bir çocukluk baskısının 35 yıldır üzerime sinmiş, psikolojik etkisini üzerimden atmaya çalışıyorum şimdi...Bana “çocuklar konusunda neden bu kadar duyarlısınız?..” yolunda sorular soruluyor zaman zaman...Çok da travmatik olmayan “ders çalış” baskısının, 35 yıl, bir çocuğu “geceleri yaşatmaya sevk ettiği” bir insanlık bilmecesinde, şimdi yapılanların o çocuklara nelere mal olduğunu biliyor muyuz acaba?..***Sınavda cevap şifresi var mıydı yok muydu?..Hiç bilmiyorum... Ne ki bildiğim önemli bir gerçek var...Bir milyondan fazla gencin hayatı boyunca yaşayacağı bir paranoyayı çoktan tetiklediniz bile...Yazıklar olsun size!..*****EVLİLİK KAÇAMAK YAPMAYA ENGEL Mİ?..Yeterince “provokatif bir başlık”la, “Evlilik Kaçamak Yapmaya Engel mi?..” başlığıyla vermiş Hürriyet internet sitesi, yeni vizyona giren Last Night (Son Gece) filmini... Cazibeli bir star olan Eva Mendes oynuyor filmde...Genç bir evli çiftin hikâyesi bu...Koca, kendisinden hoşlanan meslektaşıyla iş seyahatine çıkıyor...Kadın meslektaşının kendisini ayartmasına direnirken, karısı eski sevgilisine rastlıyor...Kocası seyahatten bir gün erken eve dönüyor ve film bu minval üzerinde, karışık bir aşk hikâyesi, “Duygularınızın önüne geçebilecek kadar güçlü müsünüz” gibi damar soruları sorarak yürüyor...***Evlilik ilişkisinde üçüncü kişiyle aldatma, çağımızın en önemli gerçekliklerinden biri...Elbette Hollywood bu konuyu enine boyuna beyazperdeye taşıyor...Bir kadının kocasını aldatmasını konu alan Richard Gere‘in “sevgiliyi öldürmesiyle” biten “Sadakatsiz” filminden beri, bu temayı işleyen bütün filmlerin asgari bir gişe garantisi var...Son Gece filminin tanıtım repliklerinde “evli kadının, kocasıyla sevgilisi arasında kaldığının” işaretleri var ancak bu konuya ne kadar farklı yaklaştığı şüpheli...Çünkü “aldatma” konusu bilinen klişelerin ötesinde bir “farklı pencere” açmıyorsa hayatlarımıza, film sıradan bir gişeyle, sıradan bir film olmanın ötesine geçemez...***“Aldatma”, söylenenle yapılan arasındaki farktan gelen bir eylem...Aldatılan kişi, aslında aldatılma eyleminden çok, “Yalan söylenmesinden, gerçeğin başka türlü sunulmasından, aptal yerine konmuş olmasından” duyduğu tepkiden dolayı aldatılmaya şiddetli reaksiyon gösteriyor...“Aldatılma”nın travmatik boyutu, “farklı bildiğin bir gerçeği, sana değişik sunulan bir durumun” öyle olmadığını hissetmekle tetiklenir... Kendisi olanlar, kendisi gibi yaşayanlar, düşündükleriyle yaptıkları arasında fark olmamasını “bir vicdan meselesi” haline getirebilen insanlar, en azından karşısındakini “yalan söyleyerek aldatmıyorlar...”***Aldatmanın “gerçeği farklı gösterme ve karşısındakini aptal yerine koyma” biçiminde görünen “ikincil etkisi” birincil etkisinden daha yüksek...Last Night (Son Gece) filmindeki aldatma potansiyeli, bir ilişkinin kendi doğal akışında bir başkasına ilgi duyma meselesinin boyutlarında...Oysa “yıkıcı” sonuçlar doğuran aldatma, “Aldatma yokmuş gibi gösterilerek, içten pazarlıklı, hesaplı, kitaplı ve hayatı yalan üzerine kuran aldatma eyleminin adı...”Orada aldatanın bir hesabı, aldatılanın ise kurban olma durumu var çünkü...Yoksa kimin gönlü nereye kaymış?..Bu sadece âşık olduğunuz, bağlandığınız kişiyi kaybetmeye dönük bir durum yaratacağından, “aldatmanın kurnazca kullanılması” kapsamına girmiyor...Bu filmlerin yapıldığı hikâyelere konu olan Batı’da Aldatma ilişkisi genelde “kullanılma”yı da kapsamadığından, bir aşk ilişkisinin “romansı” şeklinde işleniyor...Ötekisi esasen “polisiye filmlerin” konusu çünkü!..