Haberin Devamı
Gündüzü geceyi beraber geçirdiğim bir arkadaşımdı Can Tanrıyar...
O her gece gezerdi de, arada bir ben eşlik ederdim, öyle diyeyim...
Sonra aramıza karakedi girdi...
Uzun bir süre konuşmadık...
Bir ara düzelir gibi oldu, bu sefer yine başka bir olay araya girdi, tekrar “düşman kamplara” bölündük...
Öyle böyle değil, yıllarca gece gündüz beraber olduğum insandı Can...
Sonunda ayrı gayrı bitti, eski duygusallık ağır bastı ve kopukluk bitti...
Yakın arkadaşlıklar koptuğunda hiç konuşmuyor görüşmüyorsunuz, ancak barıştığınız, görüştüğünüz ilk seferde, sanki hiçbir şey olmamış gibi kaldığınız yerden devam ediyorsunuz...
Geçen gece Eylül Deniz‘in şiir kitabını aldım onu yolcu ederken, baktım Petek‘le Can yandaki masada arkadaşlarıyla sohbeti koyulaştırmışlar...
“Gel abi otur, hiçbir yere bırakmam...”
Can‘la böyle geceleri bilirim...
Gece 9-10 gibi başlar, sabah 5-6 gibi sona erer...
Baktım; Can eski Can, fakat Reha eski Reha değil...
Neyse oturdum sohbet gittikçe koyulaşıyor, Can SHOW TV‘deki sihirbazlıklarımızı anlattıkça anlatıyor Petek’e ve masadakilere...
Petek cin gibi kız, akıllı mı akıllı...
Böyle konuşmaları biliyorum, konu döner dolaşır bir süre sonra benim zirvede olduğum halde televizyon haberlerini niye bıraktığıma gelir düğümlenir...
Bu konuşmaların tehlikesini bildiğimden, durmaksızın başka mecralara sokmaya çalışırım sohbeti...
Fakat Can’ın “televizyon sihirbazlıkları” üzerine konuşmasını başka mecraya çevirmek mümkün değil...
Petek de Can’dan aldığı pasla, konuyu dönüyor dolaştırıyor “Televizyon haberlerini niye bıraktınız?..”a getiriyor...
Sonunda baktım olacak gibi değil...
“Bak sevgili Petek’ciğim” dedim,
“Akıllı ve güzel bir kadınsın... Kadınlar hayatı erkeklerden daha iyi okurlar... Bu masadaki erkeklere değil, sana söyleyeceğim, çünkü sen anlayacaksın biliyorum...”
Yüzüme dikkatli dikkatli bakmaya başladı...
“Günde 24 saat çalıştığım televizyon haberlerini bıraktığım tarihte günde iki paket sigara içerdim” dedim ve devam ettim:
“Artık tek bir nefes bile almıyorum sigaradan yıllardır...
Viskiydi şaraptı, meyhaneydi, gece kulübüydü derken, Can’la uzun eğlenceli geceler geçirirdik...
Yıllardır içki içmiyorum, geceleri orda burda duman altı, alkol üstü olmuyorum!..
Yaşamımda televizyon dışında hiçbir şey yoktu, günler ve geceler boyu sadece televizyonu, haberleri ve programları düşünürdüm...
Ne eşim, ne çocuğum kimsecikler bulunmuyordu yaşamımda...
Oysa bu süre zarfında üç tane dünya güzeli yavrum oldu...
Günde birbuçuk saat yürüyüş yapıyorum, içtiğim 10-12 kahvenin yerine, oksijen çekiyorum...
Yazılar yazıyorum, televizyon programları yapıyorum...
Şimdi, kariyer düşkünü bir erkek olarak değil, bir kadın olarak söyle bana...
Hangisi daha verimli bir yaşam görünüyor gözüne?..”
O yine ısrar etti televizyon haberlerine dönmemi...
Biraz daha lafladık, sohbet ettik, keyif yaptık...
Kalkmak için izin istediğimde Can Tanrıyar “Nereye gidiyorsun abi” diyordu...
Eskiden olduğu gibi hiç bırakmaya niyeti yoktu beni...
Petek’in desteğini aradım ve buldum.
“Çocuklar yarın geliyorlar saat sabah 9’da... Ancak 1.5 gün görebiliyorum onları bütün bir haftada... Geç kalıp yarın geç uyanmam mümkün değil kardeş...”
Can ısrar ediyordu...
Ancak Petek anladı...
Artık kalkmam gerekiyordu!..
KAŞINTI VE SİVRİSİNEK
Hayatta iki tip insan ve dolayısıyla iki tip de yazar vardır...
Birincisi “kaplan” gibidir, yırtıcıdır ve cepheden korakor savaşır...
Mertçe polemiğe girer, söyleyeceğini söyler, edeceği lafı eder, noktayı koyar...
Kazanır kazanmaz, ikna eder etmez, yener yenilir önemli değil...
Onların ne olduğunu bilirsiniz...
İkinci tip insanlar ve yazarlar sivrisinek gibidirler...
Durur durur, kendi kendine kaşınır, siz uyurken vızıldayıp ısırır...
Isırması onun sivrisinekliğini göstermesinden başka hiçbir şey ifade etmez...
Bıçakla makarna yiyip kendini gusto yazarı zannedenler bu tiptendir...
Gerçekte “had safhada ödleklikten muzdarip” tipler de sivrisinek gibi “küçük ısırıklarla” tatmin olmaya çalışırlar...
Büyük olmak aslında, büyük denizlerde yüzmesini ve gerekirse ölmesini bilecek derecede asil olmak demektir...
Oysa sivrisinekler bataklıkta ürerler...
Orada da tükenir ve giderler!..
ARDA’YI SATMAK AYIPTIR
Demokrasilerin görünmeyen etik kuralları var...
Bunlardan biri de yeni yönetime “Ülkeyi ya da kulübü yönetme hakkını vermek...”
Adnan Polat ve arkadaşlarını kongre üyeleri, “idari yönden aklamadılar...”
“Sizin yönetiminizi ibra etmiyoruz!..” dedi kongre üyeleri...
Bunun üzerine Polat mahkemeye gitti...
Mahkeme mali ve idari açıdan ibra biçimini geçerli görmedi, kararın yürütmesini durdurdu...
Kararın yürütmesinin durdurulması, mali kongre üyelerinin yönetimi “idari yönden ibra etmedikleri” gerçeğini değiştirmiyor...
Ve şimdi, esasen üyelerin çoğu tarafından, idari yönden başarısız bulunan Adnan Polat ve arkadaşları, seçimlerden hemen önce alelacele Galatasaray Kulübü‘nün futbol takımının en büyük asetini elden çıkarmaya hazırlanıyor...
Arda bir İspanyol kulübüne satılabilir...
Kiralanabilir veya satılmaya da bilir...
Bunun kararı Galatasaray’ı yönetecek olan yeni Başkan ve Yönetim Kurulu’nun...
Belki yeni gelen Başkan cebinden 100 milyon dolar çıkartacak ve ne pahasına olursa olsun Arda’yı satmayacak...
Belki bir başka kulübe kiralayacak ve kira geliriyle yetinip, ileride Arda’dan yararlanmayı düşünecek...
Belki de başka bir kulübe “daha yüksek fiyatlarla satmayı” deneyecek...
Her ne yaparsa yapsın Galatasaray’ın kaptanı üzerindeki tasarruf, Galatasaray kongresinde seçilecek ve Galatasaray’ı yönetecek yeni yönetimin olacak...
Adnan Polat ve arkadaşları, niye yangından mal kaçırırcasına Arda’yı satmaya çalışıyorlar?..
Kongre büyük olasılıkla 14 Mayıs‘ta yapılıyor...
15 gün bekleyip, Arda’nın satış insiyatifini seçilecek yeni yönetime vermek, etik açıdan daha demokratik, ahlaki açıdan daha ilkeli bir tavır değil mi?..
Arda’dan elde edilecek parayı acele bir yerlere mi yatırmak sözkonusu bilmiyorum...
Ancak seçilecek yeni yönetime ve Galatasaray’a ayıp edildiğini düşünüyorum...
Bir ayıp daha var Galatasaray’da önceki akşam yakın bir dostumun bana aktardığı...
Ünal Aysal, Galatasaray’a Başkan olmak üzere görüşmeler yapıyor...
Galatasaray’da yıllardır akil adamların istediği bir Başkan adayı vardı...
Galatasaray’ın eski ikinci başkanı Ali Dürüst...
Dürüst, bütün telkinleri bugüne kadar elinin tersiyle itti, “Herkes isterse olurum... Yoksa Galatasaray’da bir rekabete girmem” dedi...
Önceki gece gördüğüm Galatasaray yönetimlerinde görev yapan dostum, “Ünal Bey, Ali Dürüst’ü ikna edemedi...” dedi...
“Nasıl yani Ali Dürüst illa Başkan mı olmak istiyor?..” dedim...
“Hayır” dedi, “O ikinci başkanlığa razı geldi... Ünal bey, Hayrettin Kozak’a İkinci Başkan’lık sözü vermiş... Ali Dürüst’ün yönetici olarak girmesini istiyor...”
“Bana bu teklifi yapsaydı ayıp sayar ve masadan kalkardım...” dedim...
“O da öyle yaptı zaten...” dedi...
Futbol yöneticiliğinde kariyerist duygularım hiç olmadı...
Ancak istenmediğimi hissettiğim yerde de hiç durmadım...
Açıkça fikrim şudur:
Ali Dürüst gibi şu anda Galatasaray’ın harcı olacak Başkan pozisyonundaki bir yöneticiye, Galatasaray’da son görev yaptığı ikinci başkanlığı bile esirgemek, nazikçe “seni yönetimde istemiyoruz” demek...
Ünal Aysal‘ı nazik bir insan olarak gördüm...
Bu işlerde, insanları yalan yanlış ‘dolduran’ çok olur dikkatli olsun...
Kimsenin ikinci başkanlığına sözüm olmaz, ancak Ali Dürüst‘e yapılan ileride, kendisine döner...
Nereden bildiğimi sormasın, Beşiktaş‘tan biliyorum...
Üzerinden çok zaman geçti, söylemeyeyim yine muhatapları pazar günü üzülmesinler!..
Ancak, Ali Dürüst‘e ikinci başkanlığı vermemek demek, onu Başkan yapmak demektir...
Bu pazar günü bu gerçeğin bilincinde olmakta yarar var...
EYLÜL DENİZ’DEN; “SENDEN SONRA TUFAN...”
“Tatlı Reha,
Diğer yarını bulmak dileğiyle...” demiş yeni çıkan kitabının başına ve eklemiş o ünlü sözü:
“Hayat sen başka planlar yaparken,
Başına gelenlerdir...”
Sanıyorum Eylül diğer yarısını bulduğuna inanırken, “yarım kaldığına inanıyor” bugünlerde...
Yarım kalan bir aşk hikâyesinden inanılmaz şiirler çıkarmış...
Adı yaşadıkları gibi;
“Yarım...”
Senden Sonra Tufan diye bir şiiri var...
Bu pazar günü sevenler, sevmesini bilenler ve sevmiş olanlar için seçtim...
Keyfine varın bu güzel şiirin;
“Bir hevese bir sevda kurban edilirse sevdiğim
Hiçbir günahı bağışlatmazmış masumiyet
Usulsüz bir ayrılığın kurak soğuğunda kanıyorsa eğer ten
Gidenden başkasına geçit vermez!..
Ruh üzülünce beden ağlarmış derdin
Ruh ve beden üzülünce ölen kalbi söylemedin.
Sana olanca varlığımla battım.
Senden sonraydı sevdiğim
Gözlerimde unuttuğun bu sahipsiz utancı tek başıma
taşıyamadım.
Ve bedenimden geçti tüm mevsimlerin dehşeti
Sen hiç bilmedin
Yüzümden döktü yapraklarını güz
Rüzgara elletmedim.
Sevdiğim!!!
Tüm aşkların öcü için, alınmış can gibiyim.”

