Homoseksüellere ne diyeceğiz Sayın Bakan?..

8 Nisan 2011

Adını bir “Bakan”dan daha fazlası olarak beynime yazdığımda, sigaraya karşı o ‘muhteşem’ savaşın içindeydi Recep Akdağ...Sigara gibi her tarafa nüfuz eden bir lobiye rest çekmek, duruşun arkasında durmak, oylar geliyor gidiyor aldırmamak “cesur” adamların işiydi...Sağlık Bakanı o “cesur” adamlardan biriydi...Dün o “cesur” diye düşündüğüm adamın sınırtanımaz cüretinin neler yapabileceğini gördüğümde korktum...Türkiye’nin sorunu “obezitedir” demiş Sağlık Bakanı; “Aslında bunlara ‘şişko’ demek lazım... Böyle dersek, farkındalığı sağlarız...”***“Şişko” diyerek, alaycı ve sarkastik bir tavırla insanları küçümseyerek, itibarsızlaştırıp, zavallılaştırarak, onları yola sokacağız... Çok “acı” ve söylenenleri rencide edecek bir söz...Bunun insanların obezliğini çözmek için kullanılacak bir “formül olduğunu söyleyen” bir Bakan...Ülkenin Sağlık Bakanı...Zamanında “korkusuz” işler yapan, “cesur” insanların “cesaretlerinin verdiği cüretkarlıkla” bugün geldikleri noktadan azap duyuyorum...Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın sözleri sarkastik, alaycı ve insanları küçümsemeye yönelik “azap verici” sözlerdir...***Çocuklar arasında kullanılan bir “aşağılama esprisini” bir Sağlık Bakanı’nın “obezitenin tedavi sürecinin parçası olarak görmesi” ciddi bir arıza belirtisidir... Bence Sağlık Bakanı’nın obeziteyi çözmek için “şişmanlara şişko deme” uygulamasını tartışmak yerine, insanları küçültücü ifadeleri kullanmayı marifet ve tedavi sanan egosu fazlaca şişmiş ruhları, nasıl rehabilite ederiz bunu düşünmemiz gerekir... O bir zamanların “cesur” sağlık bakanı, beyinlere soktuğu alaycı ve sarkastik tutumundan güç alarak “homoseksüellere de i... denmesinde” bir sakınca olmadığını da düşünmekte midir acaba?..“Cesur” olabilen bir insanın nasıl da “herşeyi bir anda berbat edebilecek potansiyeli ve sınır tanımazlığı” içinde barındırdığını gösteren dramatik bir ifade maalesef bu...***Her içki içene, onu içkiden caydırmak için “sarhoş ya da alkolik” dememiz lazım o zaman...Depresyon geçirenlere, psikolojik sorun yaşyanlara, o sorunların üstesinden gelebilmeleri ve sorunlarının farkına varabilmeleri için “delisin sen oğlum deli” demek de herhalde tıbbi bir tedavi yöntemi olacak bu durumda...Recep Akdağ, benimle yaşıt bir siyasetçi...Benim Ankara Koleji’nde okuduğum yıllarda, Ankara Atatürk Lisesi’nde okumuş...Çok yakın arkadaşlarım vardı o lisede ve iyi hatırlıyorum Atatürk Lisesi o yıllarda bir erkek lisesiydi...En yakın arkadaşlarım “Sınıfta 40-50 erkek öğrenci olarak, hiçbir kız öğrenci olmadan okuduklarını” söylerlerdi...Ankara Atatürk Lisesi’nin Deli Veli dedikleri bir müdürü vardı...Çocukları, doğduklarına doğacaklarına pişman ederek, disiplini sağlardı Sağlık Bakanı’nın okuduğu Ankara Atatürk Lisesi’nde... Saçları uzun olanların kafaları duvara çarpılırdı, üç numaraya vurulmadan önce...Belli ki Deli Veli, genç Recep Akdağ’ın girdiği dimağından çıkmamış henüz, kök salmış oralarda...Aşağılama yoluyla disiplin sağlama Deli Veli’nin metoduydu çünkü... 35 yıl sonra bir erkek lisesinin Deli Veli isimli müdürünün, yöntemleriyle “obezlere şişko diyerek” Türkiye’deki şişmanlık sorununu çözmeye çalışmanın başka bir izahı yok ne yazık ki!..Hey gidi Deli Veli hey!..*****YILLAR SONRA BİR VİSKİ GECESİ!..Sabah’tan Bülent Cankurt kardeşim “Abi Chivas Regal viskisinin bu yılki lansman gecesinin ev sahipliğini ben yapacağım... Gustosu güçlü 30 erkek davetli olacak... Senin gelmeni mutlaka istiyorum... Önereceğin kişileri de listeye alacağım...” deyince, bir an geçmişe daldım, sonra Bülent’e samimi ve sıcak bir ses tonuyla şöyle dedim:“Oğlum Bülent... Ben viski içmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki... Ne yapacağım yıllar sonra şimdi bir viski gecesinde?..”“Senin ruhun yeter abi” dedi Bülentcik, “Ne olur kırma beni...”***15-16 yaşlarındaydım...Daha viski içmemiştim Çetin Altan’ın “Viski” romanını okuduğumda... Yüzü olmayan bir politikacı konuşuyordu kitabın başında...Meydanda toplanmış izleyiciler “Allahtan bahset” diyorlardı politikacıya...“Allahtan bahset...”, “Allahtan bahset...”Sonra linç ediyorlardı o politikacıyı...Çetin Altan’ın “lüks otellerin Amerikan barlarında viski içerek sosyalist yaptığı için ağır eleştirildiği” yıllardı o yıllar...Ucuz, basit ve cahil bir klişe lümpen, yarı aydın, yarı burjuva daha doğrusu küçük burjuva akıl fukarası bir cenahta tekrarlanır dururdu:“Nasıl sosyalist bunlar... Viski içiyorlar... Bunlar sosyalist değil... Kapitalist, kapitalist...”***Bilinçaltıma, sosyalist bir aydının viski içmesine duyulan, “köylü bir öfke ve hasetin” siyasi kamuflajlara sarılarak, sosyalizme yönelik bir saldırının belaltı vuruşları haline getirilmesi, “öfke” olarak işlemişti...Belki de Çetin Altan’ın “viski” içmesine duyulan o belaltı saldırılara duyduğum gizli öfke, “buzlu ve bol sulu bir viskiyi”, içki olarak seçmemde belirleyici olmuştu...Yıllarca rakı, votka, cin, bira pek işim olmadı...İçtim mi “viski” içerdim...İçerken belki de geçmiş yaşamların belli belirsiz intikamını alırdım, hayattan ve feodaliteden...***6-7 yıl olmuştu viski içmeyeli...Sigarayı bıraktıktan sonra, aynı tadı aldığım viskiyi de bırakmıştım...Akciğerime kavuşurken, karaciğerime kavuşmayı da hayal etmiştim...Şimdi 6-7 yıl sonra Bülent Cankurt kardeşim ünlü Cipriani restoranda 30 erkekle viski gecesine davet ediyordu beni...Viski zamanında “burjuvazinin kültüründen ve imbiğinden” süzülmüş, ister burjuva, ister kapitalist, ister sosyalist, zor ve güçlü erkeklerin bar üstü içkisiydi...Masalarda şişe şişe Chivas Regal’ler duruyordu...Rizotto’lar, pastalar geliyor, muhteşem soslu balıklar servis ediliyordu...Cipriani’nin ünlü İngiliz “maitre d’hotel”i başıma dikildi ve sordu:“Viski mi içersiniz, şarap mı?...”“Su içerim” dedim, “büyük bir bardağa nane yaprağı ve limon dilimleri koyun... Üzerine buz ve soğuk su... Şarap kadehinde olursa sevinirim... Ancak biliyorum ki Cipriani’nin şarap kadehleri küçük... Normal uzun su bardağına bu kokteyli yapın... Merak etmeyin viski yerine geçecektir...” ***Viski’yi bıraktığım günden beri içtiğim içki naneli ve limon dilimlerine yatırılmış buzlu suydu...Adına İstanbul’daki bazı restoranlarda Reha’s diyorlardı...Güzel ve sıcak bir Chivas gecesiydi... Reha’s ile eşlik ettiğim onlara...Elbette senin şerefine sevgili Çetin Altan!..

Devamını Oku

Cennet ve cehennem...

7 Nisan 2011

Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlikte ölmüşlerdi.. Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar.Adam çok susamıştı...Biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular..Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir bahçe kapısı, ve onları karşılayan beyazlar içinde bir kadın..***Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu:“Affedersiniz..Burası neresi?” Kadın ona gülümsedi:“Burası Cennet, efendim” Adam bunun üzerine sevinçle “Harika...!!!” dedi.“Peki bana biraz su verebilir misiniz? Gerçekten çok susadım”....Kadın cevap verdi:“Tabii efendim, içeri girin... İçeride dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz..” Adam köpeğine döndü, “Hadi oğlum içeri giriyoruz” diyerek kapıya yürüdü.. Ancak kadın onu birden durdurdu:“Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez.. Hayvanları içeri almıyoruz...”***Bunun üzerine adam bir an durdu, düşündü ve geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam ters yönünde yürümeye koyuldular....Bir süre geçtikten sonra kendilerini bu kez tozlu çamurlu bir yolda buldular. Yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapıyla, yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı...Adam sordu:“Affedersiniz.... Bana biraz su verebilir misiniz?”Dede “içeri gel” dedi...“Kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var...”Adam sordu:“Peki arkadaşım da benimle gelip oradan içebilir mi?”Dede;“Tabii...” dedi.. “Çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kase bulacaksın...”***Bunun üzerine adam kapıdan girdi... Biraz yürüdükten sonra sağ tarafta çeşmeyi buldu.. Adam çeşmeden, köpek de oracıktaki kaseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler....Derken adam geri giderek girişte bekleyen dedeye sordu:“Su için çok teşekkür ederim... Peki burası neresi?..”Dede “Burası cennet” dedi. ***Bunu duyan adam şaşırdı“Ama nasıl olur?.. Az önce burası gibi kırık dökük olmayan muhteşem bir yere gittik ve orasının da Cennet olduğunu söylediler...”Dede “Şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?” dedi... “Ama orası Cehennem..” Adam iyice şaşırmıştı “Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz..?”Dede gülümsedi: “Kızmıyoruz... Çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları Cennet’ten uzak tutuyorlar....”***Mukadder Pamir, bildiğim ancak her okuduğumda “içimi ısıtan, kalbimi yumuşatan” bu öyküyü “dostlarıma” diye göndermiş...Dostlarından, aktarıla aktarıla bana ulaştı dün akşam saatlerinde... Geçenlerde Milliyet’in Ankara Temsilcisi “Nikah şahidim, şefim, bana içki içmesini öğreten gazeteci büyüğüm” Orhan Tokatlı‘nın rahmetli olduğu günlerde onla ilgili bir anıda yazmıştım...Cüneyt Arcayürek’in, Ankara Bürosu’na geldiği günlerde “Şef”i yarı yolda bırakmamanın karşılığında hayatın bana nasıl hediye verdiğini yazmıştım...Aradan yıllar geçmiş, gün gelmiş “Şef” yeniden aktif temsilci olmuş, benim Atina’ya Temsilci olarak gönderilmeme destek olmuştu... Böyle onlarca örnek var hayatımda...Yakın dostlarımı, bana iyilik yapanları hiç yarı yolda bırakmamaya çalıştım...Zinhar satmadım onları...***Rahmetli Ufuk Güldemir, ben Kanal D’deyken, SHOW TV’ye transferimde, önayak olmuştu...Günlerce önce onla başbaşa konuşmuş sonra, sonra patron Erol Aksoy’la imzayı atmıştık...Gün geldi, iki farklı televizyonda rakip genel yayın yönetmenleri olduk Ufuk’la...Rating savaşı veriliyordu ve Ufuk‘un yanındaki bazıları, “onu bana karşı doldurup yayın yaptırmaya çalışıyorlardı...”O günlerde çevremde gelip, “Abi biz de bir şey yapsak” diyen arkadaşlarıma şöyle söylediğimi hatırlıyorum:“Ufuk’a karşı hiçbir şey yapılmayacak bu televizyonun haber merkezinde... Ben olduğum sürece...” Öldükten sonra bugün mirası olan Yaban TV’yi yöneten en yakınındaki gazeteci Melih Meriç, “Abi” demişti, “Rahmetlinin yakınlarına verdiği en güvendiğim insanlar listesi var... Kimseyi üzmmek kırmak istemediğimizden bu listeyi açıklamıyoruz... Yalnız bil ki sen bu listenin en tepelerindesin...” ***Ne ki, “Hayatta iyilik yaptığıma inandığım en yakınlarımdan, çok büyük ihanetler gördüm...”Yaşam hep o ünlü sözü hatırlattı bana:“Ben o insanlara, bu kadar kötülüğü hak edecek hangi iyiliği yapmış olabilirim ki?..”Ancak sonunda hayatta hep iyilik kazandı...Kötülükler, kötülük yapanların ayağına dolandı, düğüm oldu hayatları...Sonunda bana Orhan Tokatlı’dan, Ufuk Güldemir’den yadigar miraslar, dostluk olarak kaldılar...***Sana iyilik yapan dostunu yarı yolda bırakma...Eğer dostsan, onun sevincine ortak ol ve başarısına gönülden alkış tut...Budur dostluk...Şöyle diyor bana kadar uzanan öykünün sonunda:“Dostlarınızı Yarı Yolda Bırakmayın...Bir dostun derdine herkes üzülebilir, bu çok kolaydır. Bir dostun başarısına sevinebilmek ise sağlam bir karakter gerektirir.. Dostluk;Kaybolduğun bir ormanda sana yol gösteren‘IŞIK’tır...Hayata değer bir yaşam, sevmeye değer bir aşk,dostluğa değer bir arkadaşlıktan asla vazgeçme.”***BANKA KARTI REKLAMLARDAKİ GİBİ ÇIKMAYINCA...Reklamı muhteşemdi Amerikan Express Card’ın...Genç bir çocuk beş yıldızlı bir otelin önünde bir Amerikan Express Card’ı buluyordu...Kartı sahibine verilmek üzere otelin resepsiyonuna gösterdiğinde, inanılmaz bir izzet ve ikram görüyordu...Resepsiyondan onu hemen lobiye alıyorlar, art arta ikramlar yapıyorlar...Amerian Express Card’ını vermeye çalışan züğürt genç bir süre sonra kartın hayatı mükemmelleştiren kolaylıklarıyla kendinden geçiyordu...Bir süre sonra kartın sahibi, onu almaya geldiğinde, kartın sahibini aramak üzere otele giren genç, kartı geri vermenin hüznünü yaşıyordu...Sıcacık, muhteşem bir reklamdı...Kart sahibine “ne kadar mükemmel bir karta sahip olduğunu” anlatıyor, kart sahibi olmayanlara ise bir an önce almalarını aşılıyordu...***Dün bu “muhteşem reklam” gözümün önüne geldi...Bir restoranda pantolon cebindeki kartımın kırılıp, ortadan ikiye bölündüğünü gördüm...Tıpkı reklam filmindeki adamın kartı kaybetmesi gibi ben de kartı pantolon cebinde kırıp, kullanılamaz hale getirmiştim...Ne ki, kart kullanılamaz hale geldikten sonra, benim hikayem reklam filmindeki adamın hikayesinden çok farklı bir mecraya sürüklendi...Kartın yenilenmesi için yapılan bir sürü telefondan sonra, kayıp kart servisinde çalışan Gizem isminde bir kız karşıma çıktı...Reklam filminde gördüğüm kolaylıkları gerçek zannediyordum:- “Kartım kırıldı... Çok kullandığım bir kart hemen yenilemenizi istiyorum...” dedim...- “Şubenize başvuracaksınız...” dedi...- “Ne şubesi hanımefendi... İsmimi vereceğim... Annemin kızlık soyadını soracaksınız güvenlik için... Doğum tarihi soracaksınız, falan filan... Sonra da kartın yenisi için işleme geçeceksiniz... Niye hayatımı yokuşa sürüyorsunuz ki?..”- “Numarasını vermeniz lazım... Şubesine başvurmanız lazım... Biz yetkili değiliz...” türünden laflar etti...Oysa aradığım yer “kayıp American Express Card servisi”ydi ve bir sürü talimatlar içeren teyp sesi dinledikten hanımefendiye ulaşmıştım...Burnumdan soluyarak telefonu kapattım...Hayat hiç de reklamlarda gördüğüm gibi değildi...O reklamı yapan “dahi reklamcılar” bu yaşananları yaşamıyordu veya, o serviste çalışan bir sürü eleman “reklamdaki ana fikri yaşamıyordu...”Birinden biri...Kesin olanı...Hayat reklamlardaki gibi değildi...“Keşke” dedim içimden “Reklamdaki gibi o kartı beş yıldızlı otelin önünde bulan züğürt ve sevimli genç olabilseydim... En azından gülümserdim kartın bana yaşattıklarından şimdi...”

Devamını Oku

Oksijensiz kalan vücutta kanser!..

6 Nisan 2011

Vücudun her yerine doğru bioenerjik frekansların gönderilerek, vücudun ritminin, hücre yapısının ve organların yeniden düzeltildiği ünlü “makine”ye girdiğimde dostum Ünal Uluer şöyle demişti:“Biliyorsun kanserli hücrelere yol açan, hücre bozulmalarının nedenlerinden biri hücrelerin oksijensiz kalması...Burada vücudun oksijen dolaşımını da sağlıyoruz...”Ben zaten oksijen ve nefes ilişkisini başka çalışmalarda öğrenmiştim...Hayatın en önemli mucizelerinden biri oksijen...Eğer açık havada, oksijeni ağız yoluyla derin nefeslerle alıyorsanız, “mucizenin” ilk ayağını gerçekleştiriyorsunuz...***Bu hafta kanser haftası...Tıp henüz kanseri tam anlamıyla çözemedi...Ya da çözemediği söyleniyor...Ancak çözülmüş olan bir sürü şey var kanserle ilgili...Bir kere, şekerin ve tuzun beyaz hale getirilirken rafine edilme şekli, hücrelerimizi ya öldürüyor ya da bozuyor...Bozulan hücreler bir süre sonra kanser olma riskini taşıyorlar...Rafine edilmiş şeker tuz gibi gıdalarla bozulmuş hücrelerin oksidan halde, oksijensiz kalmalarıyla, kanser dediğimiz illetin iki sacayağı tamamlanmış oluyor...Kanserin başka sacayakları yok mu?..Var...Ancak bunlar tüm tıp çevrelerince biliniyor ki artık kesin olarak kanser tetikleyici faktörler...***Peki diyeceksiniz ki, “Arkadaş madem bu konular neredeyse ispatlanmış durumda... Niye büyük kampanyalar yapılmıyor, halk bilinçlendirilmiyor?.. Bu ürünlerin satışı yasaklanmıyor?..”Yapılmıyor çünkü, sağlık sektörü, besin sanayi, ilaç firmaları milyarlaraca dolarlık bir endüstri, “çok etkili bir kampanya”nın yapılmasına izçin vermiyor...Milyarlarca dolarlık kazançlardan söz ediyoruz burada...Ve sadece Türkiye’de değil, Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da dünyanın tüm gelişmiş ülekelerinde “milyonlarca insanın ekmek yediği, milyarlarca dolarlık” endüstrilerden söz ediyorum...İçinde her türden besin sanayisi var, ekmek, süt, peynir, yoğurt, tavuk, konserve, şeker, tuz, tuzlu, pastane, meyhane ne ararsan var...Yetmedi, ilaç sanayisi var, koskoca bir sağlık sektörü var...Bitmedi, her çeşit soslar, milyarlarca dolarlık fast food dükkanlar, hamburgeciler, patates kızartması, tavuk kızartması, balık kızartmasını peynir ekmek gibi satanlar, pizzacılar, makarnacılar hepsi bu “kampanya”dan etkilenecekler...Bu kadar mı?..Hayır...Bunların reklamlarıyla yayın hayatlarına devam edebilen, medya sektörü reklamsız yani gelirsiz kalacak, bu kampanyalar yapılıp tüm dünyayı etkisi altına aldığında...O zaman Hıncal Abi’nin ünlü sözü söylenecek:“Bu kadar kişi ekmek yiyor bu işlerden... Ne yapacak onlar ekmeksiz mi kalacaklar?..”***Şimdi bir düşünün;Bu ülkede, kanser yaptığı tescillenmiş, onu geçtik, oksijensiz hücreler ölürken, resmin zehirli dumanınh ciğerlere gitmesi demek olan sigarının kapalı ortamlarda yasaklanmasını engellemek için neler yaptılar hatırlıyor musunuz?..Sigarayı etraf da içmesin diye yapılan kampanyayı “faşistlikle” suçlayanlar oldu bu ülkede...Sigarayı kapalı mekanda içmemeyi “irtica geliyor” diye yutturanlar oldu bu memlekette...Sigara lobileri, bütün ülkede harekete geçtiler...O zehirli dumanı insanların ciğerlerine enjekte edebilmek için, her türlü kirli propagandayı kullanmakta sakınca görmediler...Bildiğimiz dumanı, kapalı ortamda yasaklamakta bu kadar güçlük çeken bir otorite, nasıl şekerin, tuzun rafine edilmiş beyazını yasaklayabilsin?..Böyle bir şeyi yapmaya kalkanı “faşislik”ten geçtik “giyotin”ci ilan ederler, bu para hırsından gözü dönmeş lobiler... ***Oysa gerçekler, benim sizlere yazdığım gibiler...Nefesçisi, bio enerjicisi, NLP’cisi, meditasyoncusu bu gidişe dur demek için “yeni ve mucizevi bir hayatın” anahtarlarını insanlara sunmaya çabalıyorlar...Elbette “bu adlar altında faaliyet gösteren şaklabanlardan” söz etmiyorum...Bir mentalite değişikliğinden, bir yaşam guruluğundan, sağlıklı ve oksijen dolu beyinler ve hücrelerle dolu bir yaşamdan söz ediyorum...Yaklaşık 30 yıl “marka”ların, özelilkle de “Batı’da oluşturulmuş markaların” matah bir şey olduğunu zanneden, bir kültürden ve anlayıştan geliyorum ben...Önyargılarımı kırmak zamanımı aldı ve çok zordu gerçekten...Eskiden “mayonez, mantar ve jambonlu spageetti carbonara” diye afilli afilli yanıma yaktlaşan “şef”ler bana “Batı medeniyeti”nin birer simgesi gibi gelirlerdi...Şimdi söyledikleri o carbonaraya “geri kalmış”! muamelesi yapmaktayım ben...***YAŞAM BEYNİNİZDE ALGILADIĞINIZ ŞEYDİR!..Çocuklarıma nasıl vereceğimi henüz bilmiyorum, ancak bana zamanında bunlar verilmiş olsaydı “bir sürü gereksiz teferruattan kurtulurdum” onu biliyorum...Çocukken, önümde inanılmaz sürprizlerle ve gizemlerle dolu bir yaşamın olduğunu düşünürdüm...Ünlü sanatçıların, yazarların, siyasetçilerin hayatlarında karşılaştıkları olaylar, iniş ve çıkışlar beni sonsuz derecede cezbeder, hayatın iniş ve çıkışlarından derin anlamlar ve mutluluklar çıkartırdım...***Aslında “inanılmaz iniş ve çıkışlarla dolu bir hayat yaşadım ve yaşıyorum...”Hayatımla ilgili çok şey söylenebilir, ancak “rahat, tekdüze, sıkıntısız, belasız ve keyifsiz” olduğu söylenemez...Allah’ı var, belalardan da, mutluluklardan da, keyiflerden de, sıkıntılar, kalleşlikler, kirlilikler ve iftiralardan da fazlasıyla payımı aldım...Ancak aşklardan ve mutluluklardan da aldım ve alıyorum...Fark ettiğim şu ki, çocukluğumda ve gençliğimin ilk yıllarında büyük yazarların, sanatçıların, bilim adamı ve siyasetçilerin hayatlarından özendiğim ne varsa ben de onları yaşadım ve yaşıyorum...Galiba o olayları, o zikzakları, o iniş ve çıkışları, hayatın dramlarını, çöküntülerini ve zirvelerini hep birlikte yaşamayı bilinçaltımda seçtiğim için, bu olaylar benim başıma geldi...Aslında ben istedim bu olayları, yoksa olaylar orada durup beni beklemiyorlardı?..Herkes aslında bilinçaltından çağırdığı, kendi beyninde kurguladığı, duygularıyla yön verdiği hayatı yaşıyor...Aslında ortada “herkesin üzerinde mutabık kaldığı bir hayat” da yok...Herkes kendi beynine kendi flash’ladığı şeyleri kaydediyor...Beynimize gelen algılamalara biz “yaşadıklarımız” diyoruz...Oysa yaşadığın objektif bir şey yok...Beynin yaşadıklarını algılayış şekli var...Bu halimizle, kendi içimize dönük ve kendi dünyalarımızı yaşayan yaratıklarız biz...Bunları çocuklarıma nasıl aktaracağım bilmiyorum...Bana zamanında aktarılmış olsalardı, “gereksiz bir sürü terferuattan kurtulmuş olacaktım” onu biliyorum...Yine de bir zamanlar hayalini kurduğum “sanatçılar, düşünürler, yazarlar, çizerler” gibi yaşadığım için mutluyum...En azından kadınların ruhsal girdaplarının arasında derin altüstler yaşayarak, bir süre yolunu kaybeden ve iç huzurunu bir deniz kenarı kasabasında almaya çalışırken 8.5 filmini yapmaya hazırlanan Federico Fellini’yi hissedebiliyorum şimdi... Quantum’u çocukluktan bilseydim, Federico’yu anlayabilecektim, ancak hissedemeyecektim...Federico’yu 50 yıl sonra hissedebilmek, Quantumsuzluğun teselli armağanı bu züğürt için...

Devamını Oku

Tayyip Erdoğan 'Başkan'lığa değil, 4. kez 'Başbakan'lığa oynamalı!..

5 Nisan 2011

Farkındayım ki, kendi sözüne “bağlanmış” hissediyor Tayyip Erdoğan...O söz, “bir parti başkanı arka arkaya en fazla üç kez seçime girer” sözüdür...Dördüncü kez milletvekili seçimine bu lafından dolayı girmeyeceği için, “Cumhurbaşkan’lığını” arzuluyor...Protokoler bir Cumhurbaşkanı olmak istemediğinden “Başkanlık” sistemine sempatiyle bakıyor...***Bu söylediklerimin kendisi üzerinde bir etkisi olmayacak...Ancak ben Türkiye’nin bunu tartışmasını istiyorum...Şöyle ki;Tayyip Erdoğan “Amerika’daki gibi güçlendirilmiş bir Başkanlık yerine, 4. kez AKP’nin başında olarak Başbakan’lık için, mücadele ederse demokratik geleneklere daha uygun” davranmış olur...Dengeleri iyi oturtulmamış Başkan’lık sistemi, bu bölgede çok çabuk diktatörlüklere kayar...***Sivil toplum tam oturmamış, bölgesel yönetimler yok...Milletvekili seçimleri parti başkanlarının etkisinde...Merkezi otorite Amerika’dakine göre çok daha güçlü...Böyle bir sistemde “Başkan’lık” işleri iyice çıkmaza sokabilir...Tayyip Erdoğan, zamanında demokratik rotasyon olsun diye parti liderinin üç seçimden fazla partisinin başında seçimlere girmemesini söyledi...Ne ki hayat, Tayyip Erdoğan’ın söylediklerini aştı...***Tayyip Erdoğan yapılan iki genel seçimi de hiçbir şaibeye meydan bırakmayacak şekilde kazandı...Üçüncüsünü de kazanırsa; “cezalandıracak?..”Bir parti başkanı üç kez kendi partisini iktidara taşıyorsa, niye seçimlere girmekten kendisini men etsin ki?..Demokrasilerde, seçimlerde başarı kazanamayan liderlerin rotasyonu gereklidir ki yeniler gelsin, taze heyecanlar ve liderler, partilerini ve tabanlarını yeni umutlara taşısınlar...Üç kez demokratik seçimleri kazanmış bir liderin “hayır ben 3 defadan fazla girilmesini uygun görmüyorum” diyerek, seçimlere girmemesi, demokratik bir davranış modeli değil...Demokratik olan, dördüncü kez de seçimlere girmesi ve yapabiliyorsa AKP’yi yine birinci parti yapmasıdır...Yapamazsa ayrılmayı düşünür...***Bu ülkede Başbakanlık esas yetkinin ve gücün olduğu yer...Bunu demokratik genel seçimlerde şaibesiz bir biçimde kazanmak, ayıp değil, günah değil...Sonuçta kazanıyorsa halk istiyor demektir...Demokratik olarak Başbakan seçildiği sisteme “tahdit”ler (sınırlar) koyup, “Başkan”lığa gitmek, çok mantıklı değil...Başkanlık sistemi demokrasi ve dengeler açısından birçok sakıncayı da getirebilir Türkiye’de...Tayyip Erdoğan, diktatorya tartışmalarını gündeme taşıyacak Başkan’lık sistemi yerine, 4. kez Başbakan olmayı düşünse, daha iyi eder...*****FENERBAHÇE Mİ, TRABZONSPOR MU?..2010-2011 sezonunun son yedi haftasına geldik...Yarışta Fenerbahçe’yle Trabzonspor kaldı sayılır...İpi Fenerbahçe mi Trabzonspor mu göğüsleyecek?..Herkes gönlünün istediğini söylüyor...Galatasaray ve Beşiktaş’lıların büyük çoğunluğu Trabzonspor’un şampiyon olmasını istiyor...Bursaspor camiasının bütünü için bir şey söyleyemem, ancak benim tanıdığım birçok Bursa’lı, takımları şampiyon olamazsa, Fenerbahçe’nin şampiyon olmasını arzuluyor...Onların da Trabzonspor’la “Anadolu Büyüğü Kim” rekabeti var...***Ben Beşiktaş’lıyım...Anne tarafım Trabzon’lu...Trabzon’un Başkanı Sadri Şener, Ankara’da benim büyüdüğüm evin yıllar sonra kiracısıydı...Bir de böyle bir ilişkim var, her gördüğümde Trabzon’lu hemşehrisi ve ev sahibi olan annemin hatırını sorar...Beşiktaş’lılığımdan ve yarım kan Trabzon’lu olmaktan, benim de Trabzon’un şampiyon olmasını isteyeceğim söylenebilir...Ancak ben aklın ve mantığın gereği olarak Fenerbahçe’nin şampiyon olacağını söylüyorum...***Hayır tersten “totem” falan yapmıyorum...Totem yapmamı gerektirecek bir durum yok...Fener olmuş Trabzon olmuş, bunun için totem yapacak halim yok...Galatasaray ve Beşiktaş, esasen Fenerbahçe’nin şampiyon olmamasını, “Kendi takımlarının başarısızlığını örtmek için” istemiyorlar...Fener’in şampiyonluğunda, onların başarısızlığı daha fazla göze gelecek onun için, yokuşa sürüyorlar...Ben yönetici değilim ki, Fenerbahçe’nin şampiyonluğundan, kendi başarısızlığıma paye çıkartayım...***Yani...Fenerbahçe’nin iki puan geride olmasına rağmen, şampiyonluğa çok daha yakın olduğunu söylemek, aklın ve mantığın gereği...Neden böyle;Bir kere Fenerbahçe son yıllardaki şampiyonluk mücadelelerinde iki kez direkten döndü...Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar...***Fenerbahçe camia olarak şampiyonluğa daha hazır bir psikolojide...İki kez direkten döndüler...Son direkten dönüşlerine Trabzonspor neden oldu...Onlara karşı daha bir bileyliler... Trabzon çok uzun yıllardır şampiyon olamıyor, şampiyonluk potasında mücadele etmiyor...Bu yıl Şenol Güneş‘le kazandıkları başarı müthiş...Ancak “şampiyon olma fikrine tam alışabildikleri söylenemez...”Stres olup, hata yapma riskleri çok yüksek...***Fenerbahçe, Bursaspor maçında iki puan kaybetti kaybetmesine...Ancak Fener-Bursa maçını izleyenler, futboldan anlıyorlarsa şunu gördüler...Bu Fenerbahçe her maçını şampiyon havasında oynuyor...Bursaspor maçının galibiyetle bitmemesi, mucizedir...Son 20 dakikada o maçı Fenerbahçe’nin alması normal sonuçtu...Top oynatmadı, sahasından çıkartmadı Bursaspor’u...Üstelik sahasından çıkartmadığı Bursaspor geçen yılın şampiyonu, bu yıl da şampiyonluk şansı hala varolan çok dişli ve güçlü bir takım...***Emre sakat ve bu Fenerbahçe için büyük kayıp...Ancak Emre geldi mi, Fenerbahçe’de kanatlar işledi mi, bu takımı tutmak çok zor...Bana Fenerbahçe kolay kolay puan kaybeder gibi gelmiyor...Buna karşın Trabzon inanılmaz bir direnç gösteriyor yarışı sürdürmek için...Berabere giden maçları son 10 dakikada lehine çeviriyor haftalardır...Herkes “Bu hafta puan kaybedecekler” derken, yine kaybetmiyor tek farkla yürüyor hedefe doğru...Ancak bir konu var ki, iki takım arasında belirgin bir fark olarak ortada durmakta...Trabzon hata yapmak istemezcesine oynuyor ve şimdilik hata yapmıyor...Fenerbahçe şampiyon takım havasında oynuyor ve hata yapıp puan kaybetse de o hava bozulmuyor...

Devamını Oku

Nasıl bir hayatın olsun istersin?..

3 Nisan 2011

Yaşam koçlarından biri, geçen haftaların birinde bir soru sordu bana:-”Elinde her türlü güç olsa nasıl bir hayatın olsun istersin?.. Gözünün önüne getirebilir misin?.. Bunu benimle paylaşmak ister misin?..” Üzerinde bu kadar çalıştığım konularda, ani ve beklenmedik gelen bu soru şaşırttı beni...Düşünmeye başladım...Yaşam koçu dostum “Bana söylemek istemiyorsan önemi yok” dedi...“Sana söylemekle ilgisi yok... Hayatta herşeyi yapabilecek gücüm olsa nasıl bir hayata sahip olurdun sorusu karşısında gözümün önüne hemen bir hayat gelmiyor... Parça parça ve kolayından resim çıkmıyor...”***Bana bakıyordu...Benim ise o sırada beynimde arka arkaya şimşekler çakıyordu...Bundan 10 yıl önce bana bu soruyu sorsa, düşünecek ve hayal edecek binlerce şeyim olurdu... Düşünmek ve hayal edeceğim şeyleri söylemek saatlerce sürerdi...Şimdi, hayal edecek ve söyleyecek çok fazla şey bulamıyordum...***Hayal edebilmek demek, dünyaları değiştirecek güce sahip olabilmek demekti ve onun için, ilham gerekiyordu...Bana yıllar yılı “yapılamaz denilen şeyleri yaptırtan”, olmaz denen şeyleri oldurtan, imkansızı imkanlı yapan şey “ilham”dı...İçimden fışkıran, ruhumun derinliklerinden kaynak alan, beynimi, kalbimi ve vücudumu saran o mucizevi duygu “ilham”dı beni tetikleyen...Hiçbir güç bendeki o “ilham”ı alamaz sanırdım yıllar önce...Kim ne yaparsa yapsın içimdeki ilham gitmez diye düşünürdüm... ***Sabah gazetesine yazı yazıyordum...Çok duyarlı ve besbelli beni iyi incelemiş bir kadın gazeteci benimle röportaj yapmaya geldi...Geçmişin renkli anekdotlarından “güzel bir röportaj” çıkarmayı hedefliyordu...Bense “Üzerime bir tül örtülmüş” gibiydim...Sessiz ve diaframdan konuşuyordum... “Bir gün size bir soru sorulmuştu” dedi kadın gazeteci;“Ne yapıyorsunuz da ratinglerde hep zirvede kalıyorsunuz?.. diye sormuşlardı size...Ne cevap vermiştiniz hatırlıyor musunuz?..”“Hayır” dedim...“Ben ratingim diye cevap vermiştiniz...” dedi gazeteci, “bir insan hangi özgüvenle bunu söyleyebilir?..”***Utanmıştım...Kadın gazeteci doğru hatırlıyordu...Gerçekten bu sözü söylemiştim ve söylediğim o an o sırada gözümün önündeydi...“Ben ratingim...”Hangi duygu ve ne söyletmişti bana sözü?..Bir kibir mi?..Hayır kibirli olamayacak kadar yaşama ürkerek bakardım ben... Bir zafer anının önüne geçilemeyen sarhoşluğu mu?..Hayır, o sözü söylediğimde adrenalin yükselmesine yol açacak anlık bir zafer sarhoşluğum yoktu ve çok sakindim bunu söylerken...Öyleyse neydi “ben ratingim” diyecek kadar patlayan bir özgüven...“İlham”dı onun adı, “ilham...”Ruhumun derinliklerindeki kaynaklardan gürül gürül akan, yaşamımı anlamlandıran, amaçlandıran, varlığımın nedenselliğini bilincime taşıyan “ilham”dı bana o sözü söylettiren...***Sonra bir gün hiç beklemediğim bir anda o “ilham” gitti...Ben gittiğini bile farketmedim...Bir anda yaptığım işlere yabancılaşmaya başladım...“Ben bu işleri nasıl yapıyormuşum” duygusu gelip içime yerleşmeye başladı...Yerleştikçe hayretim artıyor, hayretim arttıkça kendi yaptıklarıma yabancılaşmam çoğalıyordu...Gazetecilikte bana yönelik operasyonlar yapıldı yapılmasına...O gizli ve derin operasyonların, bu “ilham”ın gitmesine neden olduğu düşünülebilirdi...Oysa o operasyonlar neden olmamıştı benim “ilham”ımın gitmesine... Bende o “ilham” gittiği için bana o operasyonlar yapılabilmişti...Hiç tahmin etmediğim bir yerde, hiç tahmin etmediğim bir insandan “hayatın bütün çerçevesini yıkıp geçen bir kırılma yaşamıştım” ben...O kırılma, bana can veren hayat iksirimi “ilham”ımı alıp götürmüştü benden...***2000 yılının yılbaşına yakın günlerinden biriydi...Hayatı anlamlandıran “çerçeveyi” kaybettiğim, bir olaydı...Ancak ben o olayın, hayatımda bu denli derin bir iz bıraktığını anlamamıştım...Geçmiş gitmiş sanmıştım... Ne ki hayattaki mutluluk ve mutsuzluklarımız, olaylara verdiğimiz anlamlarla bağlantılıdır...Olaylara verdiğimiz anlamlar değişmedikçe mutluluklar ve mutsuzluklar değişmez...İletişim sihirbazlığının temel kurallarından biridir bu...***Bir diğeri de “ilham”dır...“İlham”ınız üzerindeki örtüyü kaldırmazsanız, ilhamınıza kavuşmazsanız, hayatta “tutku”yu yaşayamazsınız...Tutkuyu yaşayamadığınızda, hayatınız anlamlı olmaz...Anlamsızlık sıkıntı ve huzursuzluk verir...“Hayatta her şeyin olsa neyin nasıl olmasını istersin?..” diye sorduklarında çok da fazla bir şey söyleyemezsiniz...Elbette “Dünyayı gezerim... Yer içer keyfime bakarım...” türü çöp düşüncelerden ve belirsiz zevk ve hedeflerden söz etmiyorum...***Hani araba çarpar ve “insan” hafızasını yitirir...Ne yapsalar etseler “hafıza yerine gelmez, geçmiş olayları hatırlamaz...”Bir gün bir yerde başka bir şiddetli “çarpma” meydana gelir, insanın hayatında...Bir de bakarsınız ki yıllardır hafızası kayıp olan o insan bir anda herşeyi hatırlamaya başlamış...Aynı tipte bir şiddetli çarpma, hafızayı geri getirmiş...Benim “ilham”ım da böyle bir olay sonunda yeniden geliverdi...Bir başka “şiddetli çarpma” kaybolan ilhamımı yerine getirdi...On yıldan fazla bir zaman geçmiş üzerinden...O on yıl içinde, iç huzurun sesini duyduğum köşe yazılarına başladım...Hayatımın en büyük mutluluğu olan üç tane dünyalar güzeli yavru sahibi oldum...Bugün onlarla oyunlar oynayacağız, birbirimize sarılacağız, güleceğiz, kahkahalar atacağız...Dedeleri ve babaanneleriyle birlikte...***“İlham”ımı kaybettiğim yıllar bana dünyanın en anlamlı hediyelerini verdiler...Üç tane dünya güzeli yavru...İlham’ımı kaybettiren olaya ve kişiye teşekkür ederim...Elbette “ilham”ımı yeniden bulduran kişi ve olaya da...

Devamını Oku

Adnan Polat’ın hikayesi İsmet İnönü’ye benziyor

2 Nisan 2011

Reha Muhtar’la bu haftaki sohbetimizde mali olarak ibra edilmesine karşın idari olarak aklanamayan Galatasaray Başkanı Adnan Polat’ı ve Galatasaray’ı konuştuk. Polat’ı çok eski tanıyan Reha Muhtar’dan çarpıcı yorumlar ve analizler geldi. * Galatasaray’da futbol camiası adına bir ilk yaşandı. Adnan Polat ve ekibi mali açıdan ibra edilirken, idari açıdan edilmedi. Bu durumda tüzük gereği yönetim kurulu istifa edip bir ay içinde seçim kararı almak zorunda. Nasıl değerlendiriyorsunuz Adnan Polat ve Galatasaray yönetimindeki bu durumu? Galatasaray’da yaşanan olay Türkiye’de bir “ilk”tir... Ve Türk futbol dünyasında bir “demokrasi devrimi”dir...* Nasıl yani “demokrasi devrimi?”Bugüne kadar hiç “ibra edilemeyen yönetim” olmadı kulüplerde... Çünkü “ibra etmediğiniz zaman yönetimi” kulüp mali bilançolarıyla ve gelir gider bütün hesaplarıyla mahkemeye düşüyor. Hiçbir genel kurul üyesi de karşısındakini hırsızlık ya da usulsüzlükle suçlamak istemediği için, Mali Genel Kurul’da “ibra etmeme” yaşanmıyor, kulüp yönetimleri de “iyi yönetemedikleri durumlarda bile” hiçbir şey olmamış gibi göreve devam edebiliyorlardı. Oysa “Galatasaray Mali Kongre üyeleri, mali açıdan yönetimi ibra edip, idari açıdan yönetimi ibra etmeyerek büyük bir demokrasi dersi verdiler. Aslında bu demokrasi devrimini başlatan kişi Adnan Polat’tır...* Nasıl Adnan Polat? Kendine karşı mı demokrasi devrimi yaptı Adnan Polat?Evet... Çünkü tüzüğü değiştiren ve “ibra”yı mali ibra ve idari ibra diye ikiye ayıran kişi Adnan Polat. Yaptığı değişiklik bir demokrasi devrimiydi. O demokrasi devrimi de kendisini vurdu. Adnan Polat’ın durumu İsmet İnönü’ye benziyor... Türkiye’de “çok partili demokratik hayatı ve seçimleri” İsmet İnönü getirdi. İnönü “demokratik devrim” niteliği taşıyan, kendi getirdiği değişimin sonunda ilk demokratik “genel seçimlerde kaybetti ve iktidardan düştü...” Adnan Polat’ın adı, Adnan Menderes’ten gelir. Babası Adnan Menderes’in yanında çalışıyordu... Adnan Polat’a Adnan adını, Menderes’i yaşatmak uğruna koydu İbrahim Polat. Ne ki, Adnan Polat’ın “demokratik kaderi İsmet İnönü’ye benzedi...” * Adnan Polat uzun zamandır süren baskılara rağmen neden bu zamana kadar istifa kararı almadı? Adnan Polat’ı çok ünlü bir politikacının etkilediğini duydum. O politikacının ismi bende mahfuz. Galatasaray’da da zaman zaman çok etkili olmuş bir isim. Adnan Polat’a şöyle diyor: “Sakın rüzgara kapılıp istifa etme... Durulur bu işler... Siyaset böyle bir şeydir...”Polat da esasen durulacağını düşünüyor onun için istifa etmiyor...Adnan Polat hayatın hırslarına doydu ve hayatın keyiflerine daldı* Galatasaray’ı, camiasını, futbolcusunu, tribününü en iyi bilen birkaç yöneticiden biri Adnan Polat... Siz çok eski tanıyorsunuz Adnan Polat’ı. Neydi iş bitiren, cevval bir yönetici olan Polat’ı zamanla tribünlere, camiaya hakim olamayan duruma getiren? Niye istediğini yapamadı Adnan Polat?...Adnan Polat bugüne kadar hiçbir şey yapmadıysa “Yönetim becerileriyle Galatasaray’a 3 şampiyonluk kazandırdı...”Hangi şampiyonluklar olduğunu söylememeyim. Yönetim becerisi dediğim, saha dışında “lobicilik ve markajda yetenekli” olmak demek.Böyle bir yöneticinin son yıllarda başarısız olması, Galatasaray için üzücüdür. Sevgili dostumda eski hırs, eski azim kalmadı. Hayattan talep eden Adnan Polat’ın yerine, hayatını yaşamak isteyen Adnan Polat aldı. Adnan Polat hayatın hırslarına doydu. Hayatın keyiflerine daldı. Bu işler keyifleri kaldırmıyor. Bir kulübün Başkanı olmak demek, o kulübün ve camianın bütün mücadelesini sırtlamak demek. Üstünde bu yükü taşıyacak sırtın çok güçlü olması gerek...* Adnan Polat çok başarılı bir yönetici olmasına rağmen, başkanlığı döneminde Galatasaray en çok yenilgiyi aldı. Yöneticilik ve başkanlığın çok ayrı meziyetler gerektirdiğini bir kez daha görmüyor muyuz bu örnekte de?Bu boş bir klişe. Adnan’da mesele içinizdeki ilhamdır. Eğer bir zamanlar size büyük başarılar getiren, motivasyon sağlayan, ruhunuzu tetikleyen “ilham”ınızı kaybetmişseniz, başarılı olamazsınız. Bir zamanlar onda olan ilham artık yok Adnan Polat dostumda...Mesele “İlham”da, Başkan’lıkta değil.* Bundan sonra ne olur sizce Adnan Polat ve Galatasaray cephesindeki durum? Galatasaray daha iyi olur... Topun yere değdiği, daha fazla aşağı gidemeyeceği yerde Galatasaray. Bundan sonra top zıplayacak, havalanacak... Her halükarda yeni bir başlangıç ve yeni bir ufuk çıkacak ortaya. Camia tazelenecek. Ünal Aysal’ın taze para kokması Galatasaray’ı canlandıracak.* Bu kalıcı bir başarıyı getirir mi?Hayırlısı, bakalım... O müneccimlerin ilgi alanına giriyor...İlk demokratik seçimde düştü “İnönü ‘demokratik devrim’ niteliği taşıyan, kendi getirdiği değişimin sonunda ilk demokratik genel seçimlerde kaybetti ve iktidardan düştü...”

Devamını Oku

'Kadın'sız İbrahim Tatlıses öyküsü!..

2 Nisan 2011

Boşuna konuşmuyor Abdullah Öcalan...Yılmaz Güney yıllar önce Abdullah Öcalan’a ‘yerime sahte bir Kürt sanatçıyı hazırlıyorlar...’ demiş... Bu sanatçı da İbrahim Tatlıses‘miş...Abdullah Öcalan, üzerinden 30 yıl geçtikten sonra bu konuşmayı gündeme getiriyor... Elbette onun gibi bir kişilik, tesadüfi laflar etmeyecek...Direkt mesaj var içinde...İbrahim Tatlıses’in, Tayyip Erdoğan tarafından AKP’den aday yapılacak olmasına yönelik mesajlar onlar...Zaten şöyle devam ediyor avukatlarıyla konuşmasında Abdullah Öcalan:“Konser başına 150 bin lira, 200 bin lira, 250 bin lira alıyor... Bu kadar para türkü söylemek için alınmaz... Para kazanmak için yapılır... Türkü söylemek istiyorsan sanat, kültür komiteleriyle konuşur söylersin...”***İbrahim Tatlıses’i gayet bilinçli bir söylemle “Kürt oylarından uzaklaştırmak istiyor” Abdullah Öcalan...İbrahim Tatlıses’e silahlı saldırı olduğunda, bu suikastin, PKK tarafından yapılıp yapılmadığı ciddi bir soru işaretiydi polis ve hatta Tayyip Erdoğan için...Hatırlarsanız, Tayyip Erdoğan dört kez hastaneyi arayıp İbrahim Tatlıses’in sağlık durumunu öğrenmeye çalışmıştı...Bir Başbakan’ın; Tatlıses gibi bir sanatçının sağlık durumuyla ilgilenmesi elbette doğal, ancak 4-5 kez araması ve nasıl olduğunu sorması, “geleceğe matuf bir siyasi planın” da göstergesi...***Nitekim Tayyip Erdoğan’dı açıklayan, İbrahim Tatlıses’in kendisine gönderdiği mesajı...“Partinizden aday olayım veya olmayayım önemli değil... Ben ve etrafımdaki dostlarım sizin delikanlı tavrınızı seviyoruz...”İbrahim Tatlıses belki de ilk aşamada AKP tarafından aday gösterilmeyecekti, ancak vurulduktan sonra etrafında oluşan inanılmaz sevgi çemberi Tatlıses’i yeniden hayata döndürdü ve eski günlerindeki popülaritesine getirdi...Şu an itibariyle İbrahim Tatlıses “Silahlı saldırıdan beyninin ortasından kurşun geçmesine karşın kurtulabilmiş mağdur bir sanatçı...”Üstelik yılların İbrahim’i o ve ölümle burun buruna geldiğinde, kanıksanan İbrahim yeniden beyinlere flash’landı...***Şimdi Abdullah Öcalan’ın Yılmaz Güney’e atfen, “yerime sahte bir Kürt sanatçı hazırlıyorlar... İbrahim’i...” demesi, bu polülaritenin AKP’ye kaymasını önlemeye yönelik...Elbette politika bu...İbrahim Tatlıses de soyunduğuna göre, “psikolojik baskıların ortasında” kalacaktır...Durumunu daha fazla güçleştirmek istemediğim için adını vermek istemediğim bir Kürt sanatçı dostum vardı...Arada derede ne baskılar yediğini ben çok yakından biliyorum...Nasıl korumalarla dolaşmak zorunda kaldığını...***Sivil itaatsizlik, ileri demokrasi, “Kürt sorununda özgürlük arayışları”, eşit ve özgür birliktelik...Ne güzel ve ne anlamlı sloganlar bunlar!!!Ne ki burası Ortadoğu?..Bu sözcükler ve sloganlar çoğu zaman güzel kamuflajlardır...Şiddet, suikast, pusu, baskı, zulüm bu topraklarda her düzeyde kol gezer...Kim vurdu acaba İbrahim Tatlıses’i?..*****İSMİNİ ADNAN MENDERES’TEN ALDI... KADERİ İSMET İNÖNÜ’YE BENZEDİ... ADNAN POLAT’IN İLGİNÇ HAYATI... AZ SONRA...Bu hafta Eylem bana yakından tanıdığım Adnan Polat’ı sordu Pazar Vatan’daki röportaj için...Tanıdığım Adnan Polat’la ilgili röportajın sorularını yanıtlarken, iş öyle yerlere gitti ki, sonunda ben de söylemiş olduklarıma şaşırdım...Fakat bire bir doğruydu söylediklerim...Adını Adnan Menderes’ten alıyor Adnan Polat...Babası Adnan Menderes’in yanında çalışıyor...Ancak kaderi, Adnan Menderes’e değil, en büyük rakibi İsmet İnönü’ye benziyor...***Şaşırtıcı bir benzerlik bu...Yarın Pazar Vatan’da Rehu Muhtar’la Şehir Kulübü köşesinde, gizemli benzerlikleri ve ilginç bir hayat öyküsünü okuyacaksınız...Neme lazım...Kendi söylediklerimin promosunu kendim yapayım dedim...SHOW TV yıllarında da böyle yapardık biz...Deli gibi bir ekip vardı...Kimsenin yapamayacağı haberleri, röportajları, rüşvetleri, skandalları bulur çıkartırdı...Bunca güzel haberin, harcanan onca emeğin “tanıtımsız heba olmasına” razı gelmezdi gönlüm...***Promo yapın tanıtım mükemmel olsun derdim...Haberin promosonun tanıtımının, haberin kendisi kadar güzel olmasını isterdim...Uğraşır didinirdi çocuklar...Ortaya insanı heyecanlandıracak, gerçekten emeğin hakkını verecek promolor hazırlarlardı...“Promoyu yayın şefliğine verin” derdim, “akşama kadar ara ara girsinler...”Bir saat sonra çocuklar gelirlerdi, “Abi, kanalın akşamki dizilerinin tanıtımı varmış... Akşama kadar ancak iki kez girebileceklermiş...”***Yerimde duramazdım...“Haber” demek, hele hele çarpıcı bir habere imza atmak demek, her şey demekti gözümde...Gözümün önüne Milliyet gazetesinde 9 sütuna manşet olduğum günler gelirdi...O çocukların da, “manşet olmayı en az benim kadar hak ettiklerini” düşünürdüm...Ancak televizyon kanalını sadece “haber”den ibaret yapmanın olanağı yoktu...Dizi olacaktı, yarışma olacaktı, eğlence olacaktı ki televizyon para kazansın işler dönsün...Sonunda kendi çözümümü kendim bulmuş, kendi kendime formülü yürürlüğe sokmuştum...Saat başı iki dakikalık “ara haber”lerimiz vardı... Bütün “haber programları gibi” ara haberlerin sorumluluğu da bendeydi...“Her saat başı ara haberlerin sonuna akşama yayınlanacak özel haberin promosunu girmeye başlamıştım...”Böylece en azından 6-7 kez “akşamki heyecanlı haber”in promosunu izleyici görürdü...***Kendi göbeğimizi kendimiz kesmeye başlamıştık yani...Gerçi bir süre sonra “Saat başı değil de, 2-3 saatte bir ara haberleri yayınlasak” yollu teklifler de gelmedi değil...Neyse...Olabildiğince kendi göbeğimizi kendimiz kestik...Şimdi SHOW Haber’deki ekip her biri bir yerde...Başka başka televizyonların başında...Ben yalnızım...Yine ne olur ne olmaz...Ben kendi göbeğimi kendim keseyim!..Şöyle;“Adnan Polat’ın hayatındaki ilginç tesadüf...Adnan adını, Adnan Menderes’ten esinlenerek aldı...Kaderi İsmet İnönü’ye benzedi...Tesadüfün böylesi ve hayatın kendisi...Yarın Pazar Vatan’da...Şehir Kulübü köşesinde...Azzz sonra!..”

Devamını Oku

'İmamın ordusu...'

1 Nisan 2011

Dün akşam saatlerinde Milliyet’in internet sitesi 50 bin kişinin “İmam’ın Ordusu” kitabını indirdiğini yazıyordu...Kitabın “üzerindeki notlarla düzeltilmiş hali mi, yoksa düzeltilmemiş hali mi” bilmiyorum...Önemi de yok zaten...İnternet çağında bütün değerler kökten bir değişime uğruyor...***Hayat bireyselleşiyor...Demokratikleşiyor...Yaşam tarzları, hayatın okunuşları yeni bir hal alıyor...Bir “örgüt bağlantısı mı var” bu kitapta bilmiyorum...“Paragrafların üzerindeki notları kimler yazmış” kim bilir?..Bunları savcılar bulabilir, mahkeme saptayabilir...Sonra da gerçekler neyse söylenir...Ancak adı ister kitap olsun, ister doküman bir çalışma bu muameleye tabi tutulursa birkaç saatte 50 bin kişi tarafından indirilir...***Bazen birileri özellikle mi böyle yapıyor diye düşünüyorum... Büyük hedefler saklanabilsinler, gizlenebilsinler diye mi hedef şaşırtılıyor anlamıyorum...Yoksa “gizli bir güç savaşı bizim aklımızın üzerinden mi oynanıyor” çözemiyorum...Ben de herkes gibi “İmam’ın Ordusu”nu okumaya başladım...İnternetten okuyarak suç mu işliyorum bilmiyorum...Okuduğum hakkında görüş bildirmem suç mu onu da kestiremiyorum...***Her şey altüst oldu bu ülkede...Kim olduğunu az buçuk tahmin ettiğim, ancak kesinkes ne yaptıklarını kestiremediğim, gizli güçler, çok gergin bir savaşın içindeler...Her şey, herkes, her değer kullanılıyor bu savaşın içinde...Bir parti lideri, “bir kadınla sevişme sonrası çekilmiş görünen bir seks kasetine” muhatap oluyor...Öyle bir yerden montajlanmış ki kaset, “sevişmenin hard porno görüntüleri de bende” diye adeta bas bas bağırıyor...***Sonra bir başka genç kadın, o parti liderine gidiyor...“Bana taciz etti bu adam” diye bütün zirve noktalarını yana yakıla telefonla arıyor...Bu yetmiyor “büyük balık”a yönelik bir operasyona girişmek istiyor genç kadın...“Bana teçhizat sağlayın” diye ana muhalefet liderine gidiyor...Bu konuşmalar “yayınlanıyorlar...”Yayınlananlar bunlar, ancak yayınlanmayanlarda ne var onu kimse bilmiyor?..Gerçek yayınlananlardan mı ibaret yoksa yayınlanmayanlar başka bir gerçeği mi anlatmaktalar...***Sonra bir kitap çalışması “örgüt dokümanıdır bu” denerek toplatılıyor...Bu çalışmayı yapanlar içeri alınıyorlar...Bütün bunların ardından bu işlerin başındaki savcı terfi ettirilerek görevden alınıyor...Nasıl bir savaş bu?..Bu savaşın bize sunulan “kırıntılarından” gerçeğe ulaşmak mümkün mü?..Kimler üzerimizde tepinmekteler?..Her kırıntının üzerinden gerçeği ve demokrasiyi arama sevdası, sinirlerimizi harap etti...Labirentin içinde, umutsuzca peynire ulaşmaya çalışan ve sürekli duvara tosluyan bir taşvan gibiyiz hepimiz...Yukarıdan labirente, tavşana ve peynire bakanlar ne kadar eğleniyorlar kim bilir şimdi?..***Ulaşmak istediğimiz “peynir” ne kadar küçük ve basit halbuki...Sadece kimsenin kimseye dokunmadığı bir ülkede yaşamak istiyoruz...Hepsi hepsi istediğimizi söyleyebildiğimiz, dilediğimizi yaşayabildiğimiz bir tarzımız olsun diye arzuluyoruz...Biz kimsenin yaşam biçimine karışmayalım, kimse de bizim yaşam biçimimize karışmasın diye hevesleniyoruz...Özgürce konuşalım, keyifle hayatı paylaşalım, çalışalım, üretelim, para kazanalım ve mutlulukla harcayalım istiyoruz... Aslında peynir bile değil istediğimiz labirentin sonunda...Sadece temiz ve derin bir nefes almak istiyoruz...Güneşe bakarak ve yaşadığımızı hissedercesine...*****SAMANYOLU TV’DEKİ ERKENKONDU DİZİSİ!..İki haftadır gazete tiraj raporlarında Vatan gazetesinin haftalık kaç sattığını göremiyorum... Dikkatsizlik sonucu Vatan’ı atlamışlar belli ki...Tiraj raporu yayınlayan birçok internet sitesine giriyorum, hiçbirinde Vatan’ın satış rakamları yok...Sonunda eski haber müdürüm kardeşlerimden birine mesaj attım...“Vatan’ın ne kadar sattığını yayınlamıyorsunuz... Muhtemelen tiraj raporunu sizden veya tek bir siteden alan bütün siteler aynı eskiklikle yayınlıyorlar... Durumu sitenizde düzeltirseniz, satış raporlarını eksiksiz mükellef olarak okuyabileceğim... Hem sizden hem de tüm sitelerden...”***Açıkçası gün içinde her siteye düşen haber, bir süre sonra bir başka sitede yayınlanınca, ben de ipin ucunu kaçırdım...Önceki akşam “Gazeteciler” sitesinde görüp, üzerine analiz yazdığım “Samanyolu TV’de Erkenkondu dizisi savcı Zekeriya Öz’ün görevden alınacağını nereden biliyordu?..” yazısında haberin münhasıran bu sitede yayınlandığını farketmedim...Farketmeyince de “Gazeteciler” sitesinin ismini vermedim...Öğlene doğru ağır salvolarıyla karşılaşınca durumu idrak ettim...Bilseydim haber “münhasıran” kendilerinindir, elbette ki gururla sitelerinin adını yazardım...Beni tanıyanlar ne emek ne de başka türden hiçbir hırsızlık, dolandırıcılık, çürük, çarık işlerle ilgili olmadığımı bilirler... ***Erkenkondu haberinin orijini Gazeteciler sitesinindir...Ne yazık ki, sitedekiler beni eleştirirken; yok ben “Samanyolu TV’yi izler miymişim?.. Ben kendimi rating kralı olarak görür, onları küçük görürmüşüm!..” türü yalan yanlış “çürük” ifadeler kullanmışlar...Gazeteciler sitesindeki arkadaşlara hatırlatmalıyım ki, “Çürük” işlerle benim hiç alakam olmaz...Samanyolu TV de Kanal 7 de, Yeni Şafak gazetesi de, Vakit mevkutesi de, “makbul”den sayıldıkları bugünlerde değil, “ötekileştirildikleri ve mağdur oldukları” o günlerde benim nazarımda, hiç öteki beriki muamelesi görmediler... ***Show Haber’in bugünkü gibi yerlerde sürünmediği, Türkiye’nin televizyon rekorunu kırdığı efsane günlerde SHOW Haber merkezindeki bütün arkadaşlarımla Kanal 7’de çıktığımız programda “yaptığımız haberlerin karakutusunu, birbirimizle dalga geçerek anlatmaktan çekinmemiştik...” Samanyolu TV’ye Beşiktaş yöneticisi olarak çıkıp, İhsan Kalkavan’la Beşiktaş’ı paylaşırken aklıma hiç “Benim burada ne işim var?..” sorusu gelmemişti...Başkalarına ukalalık taslama, küçük görme, snobluk yapma bende olmaz...“Çürük ve puslu” işler bize uğramaz arkadaşlar vel hasıl-ı kelam!..Umarım size de misafirliğe gelmemişlerdir...

Devamını Oku